ÖLÜM HAK, MİRAS HELÂL
İSMET ÖZEL
.

Hayrın Türk topraklarından her ne şekilde olursa olsun sadır olacağı ümidine bağlanmışsak sadece altı asır devam edişinden kendimize bir gurur payı çıkardığımız Osmanlı devletinin değil, 37 yıllık cumhuriyet idaresinin ölümünü de tabiî karşılamayı öğrenmemiz gerekiyor. Meseleye önce şu açıdan bakalım: Hiçbir zaman dilimi kendini mutlaklaştıramaz. İnsanlık davası hiçbir çağda takılıp kalmadı. Buna bir gelişme ve evrim dememiz ne kadar yerindedir; bunu tamı tamına bilmiyorum ve fakat gözümüzün önünde nesiller nesillerin, devirler devirlerin, çevrimler çevrimlerin yerini alıyor. Kapitalizmin macerasına bir göz attığımda nakit paranın kullanımından daha değiştirici bir unsur olmadığı kanaatindeyim. Bu bakımdan Türklerin Abbasi saltanatı sırasında tarih sahnesine çıkmaları ayrıca bir önem arz ediyor. Dikkatimizi Müslümanların kapitalist birikime zıt giden tavırlarından ayırmamalıyız. Türkler paranın birikimine değer vermeyerek Türk oldular. Bütün olan bitenin gayri-Müslim beşeri unsurların Müslüman gözündeki necasetleriyle bir alâkası var. Modernleşmenin ciddi bir mesafe kat ettiği zamanda bile Avrupa şehirlerindeki evlerde ne helâ, ne de yıkanmak için bir mahal vardı. Avrupalılar asalet unvanı taşısalar bile kakalarını lazımlığa yapar ve pencereden sokağa dökerlerdi. Bu yüzden Avrupa’da bütün şehirler manen olduğu kadar maddeten de pis kokuyordu.

Osmanlı tebaası olan gayri-Müslim kimselerin maddî menfaat söz konusu olduğunda insanların nasıl canavarlaştığını müstemlekeci Avrupa’dan öğrendikleri gerçeği de meseleye bakış açımızın diğerini belirliyor. Halli imkânsız gibi görünen mesele ahlâkın temelinde neyin yattığı meselesinden ibarettir. Allah’ın rahmetinin Allah’ın gazabını aştığına inanan insanlar bir bütün teşkil ediyor mu? Cihad ancak böyle bir birlik tesis edildikten sonra yürürlüğe girebilir. Dünyadaki Müslümanların tek vücut olduğu fikri ile hayat bulanları nerede bulacağız? Teslim olmuşlar birliği ihtiyaç bahanesiyle her kötülüğe kapı aralayan güruh karşısında varlığını ispat etmezse fesat çığ gibi büyümeğe devam edecektir. Türkler arasında tarih içinde sivrilmiş zevatın tamamı pozitivizme bir yerini kaptırmış kimselerdir. Onlardan hayır beklemeksizin tarihle doğru bir ilişkiyi nasıl kuracağız? Bu sualin cevabını bulmada Ernesto Che Guevara’nın bir sözünden yardım alabiliriz: “Gerçekçi ol, imkânsızı iste!”

Türkler olarak Sakarya Meydan Muharebesi’ni kazanmamız imkânsız görünüyordu. Hıristiyanların XX. asrının ilk çeyreğine muharebe gücü sıfırlanmış bir toplum olarak girdik. (Tarih olarak hep Hıristiyanların zaman tespitine yer verişim sizi meraka düşürmesin. Arap aylarına olduğu kadar yöremize mahsus adlandırmalara uzak tutularak yetiştirildim. Eğer varsa cehdimiz kendimize ait olana geri dönmek yolundadır.) Muharebe gücümüzün sıfırlandığı görüntüsünden yılmadık, Kur’an-ı Kerîm’den yardım istedik ve orada milâdın 1921inci yılında Allah’tan imkânsızı isteme üstünlüğü gösterdik. Sadece Allah’a ibadet eden, istediğini sadece Allah’tan isteyen bir millet olmanın işaretlerini verdik. Şimdi nerede o millet? Cumhuriyet kimsesizlerin kimsesi olma siyasetine hiç yanaşmadı. Kur’an devletini kurtaranlar evlerine döndüler; ama onların evleri de zalim ve fâsıkların yani kapitalizmin işgaline uğramıştı. Yıllar yılı ilân ettiği taban fiyatları sebebiyle iktidarda kalmağı başaranları gördük. Oysa bugün Türk topraklarında millet vasfı kazanmağa çabalayan bir topluluk görünürlerde değil. Medeniyetin ne olduğunu merak eden ve medenileştikçe neler kaybettiğimizi sorgulayan da yok.

Bir milleti alnı açık, başı dik tutan sorgulama kabiliyetinden başkası değildir. Bu yüzden şerefli sayılma derdine düşmüş Avrupa “aydınlanma felsefesi”ne sıkı sıkıya sarılıyor. Çünkü aydınlanma gerek aristokrasiyi ve gerekse ruhban sınıfını kıyasıya sorguluyordu. Bugünün Avrupası böyle bir vasfı kendinde görmüyor. Yığınları salta durdurmak için uydurduğu ve II. Cihan Harbi sonunda Amerikalaşma özentisi olarak dışa vuran kültür-benzeri ürünler de alay konusu edilecek seviyeye indi. Türklerin kendilerine gelmesi bir tek milletin yararlanacağı bir olay olmayacak. Millet vakıası ile bir milletin tarih sahnesine çıkışını yerine oturtmamız gerekiyor. Ruslar Tolstoy veya Borodin sayesinde tarih sahnesine çıkmadı. Tarih, sahnesini Rusya’ya önce Napolyon ve bilahare Hitler ordularını püskürtmeleri sebebiyle açtı. Bugün Rusya’nın Asya topraklarında ilerlemesini durduran Rus-Japon savaşını meraklı tarihçilerden başkası dikkate almıyor bile.   

Türk topraklarının Batı medeniyetiyle alış verişi hem Ruslardan ve hem de Japonlardan farklıdır. Küfrün tek bir millet olduğunu bir an bile akıldan çıkarmayalım. Türkler olarak kendimize gelmemizin yolunu yazımızı geri almamız açacaktır. Eğer Müslüman isek yazımız dar-ül harp ile aramızdaki en belirgin çizgidir. Tarih bu çizgiyi yok sayanlara merhamet etmeyecektir. Türkler kendi yazılarıyla okuyup yazma yeteneğine tekrar kavuştuklarında yerküre üzerindeki değişiklikler bütün kâfirleri hayrete düşürecektir. Bakalım o günleri görmek kime nasip olacak?

İsmet Özel, 14 Rebiülahir 1444 (9 Kasım 2022)


İkaz: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi yasaktır. Ancak kaynak gösterilmesi (İstiklâl Marşı Derneği internet portalinde yer aldığının ifade edilmesi) ve bu sayfaya doğrudan aktif bağlantı verilmesi şartıyla yazının kısa bir bölümü iktibas edilebilir. Eser sahibinin tayin ettiği usule bağlı kalmak suretiyle bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı Kanun hükümlerine tabidir.