ZAMANI ZAMANA YAYMAK
İSMET ÖZEL
.

Görüyoruz ki, halk dili bir insanın uzun yaşaması hadisesine müspet bir yer tanımış. Bir kimsenin yetmiş yaşını aştığı öğrenildiğinde bunun o kimseye has bir başarı olduğu faraziyesiyle o kimseye daha da uzun ömür dilemek âdet olmuştur. Fakat dilekte bulunan kişi yaşadığı günler içinde şeytanın ordusuna dâhil olmadıysa hemen bulunduğu dilekten dolayı kendini sorgulama noktasına uğrayacaktır. Uzun yaşamak kimine mükâfat gibi görünebilir, kimine ceza… Ceza sadece hayatın acılar içinde geçmesi olmayabilir. Uzun yaşayan her kimse sevdiği nice kişinin ölümüne şahitlik etmiştir. Hatıralar çoğu kez bize işkence eder.  

Hilkatte kusur yoktur. Yaratılışın yanlışlıkla malul olmadığını kavrayacak kadar uzun yaşamamız lehimizedir. İlk fırsatta içimizdeki çocuğu öldürmeli, haramı değil, helâli seçtiğimizi ortaya koymalıyız. Bu suretle hepimiz Leibniz’in yaptığı gibi mümkün dünyaların en iyisinde yaşadığımızı kabul edebiliriz. Bu kabulümüz eğer tercihimizi haramdan yana yapmış isek, yani imandan nasibimizi alamadıysak dünyayı cennet gibi görmemize sebep olabilir. Oysa dünya Müslim veya gayri-Müslim herkes için en azından bir sürgün yeridir. Mü’min Âdem ile Havva’nın kovulmuş olmasalar bile cennetten çıkarılarak dünyaya gönderildiğine inanır. Doğduğumuz anda karşımıza dünya bütün sakatlığıyla çıkar. Sakatlığı fark eden bir sorumluluk altına girer. Mü’mini dünyada yerinden edilmiş her şeyi yerine oturtma görevi bekler. Kıyamet gelecek ve fakat andığım görevin tamamlandığı gün gelmeyecektir.

Beşeriyete mensup canlılar kelime-i şahadet getirerek Müslümanlar arasına katılırlar. İmana kavuşmak ise bir nasip işidir. Allah bu hediyeyi tercihini helâlden yana yapmış kişiler içinden bazılarına verir. Bu bazıları kıyametin koptuğunu gözleriyle gördükleri halde ellerindeki son hurma fidanını dikenlerdir. Müslümanlık bir lütuf olduğu kadar bir imkândır. İslâm’ın imkânlarından istifade etmeği bilenler imana yaklaşma gücünü ellerinde tutar. Müslümanların başına geçmiş kişiye “emîrü’l-Müslim’in” denmez, “emîrü’l-Mü’minin” denir. Halife sırat-ı müstakimin, doğru yolun muhafızlığını kılıç zoruyla dahi olsa üstlenme mevkiindeki kişidir. Türk toplumunun dünya olaylarına hastalıklı bakışı III. Selim saltanatı sırasında devletin menfaatlerinin İslâm ilkelerinin önüne konulmasıyla baş gösterdi.

Sözünü ettiğim hastalık temas ettiği her şeyi kucakladı. Batılılar Niccolò Machiavelli’nin (1469-1527) Osmanlı yönetim mekanizmasının sırrına ermesi yüzünden Osmanlı tehdidini Batının hizmetkârı haline getirdi. Osmanlı yönetimi merkezin himayesi sayesinde ayakta durabiliyordu. Ulemanın Türk toplumu üzerindeki etkisi mutlaktı. Ulemanın gücünü dengelemek gayesiyle Saray kısa zamanda merkeze yapışık bir mektepli zümresi türetti. Dolayısıyla Batılı güçler sarayı ele geçirerek Osmanlı toplumunu oyuncakları haline getirecekleri zannına kapıldı. İşlerin bu istikamette yolunda gittiği güvenine kavuştukları sırada Türklerin Çanakkale zaferi bu zannı yerle bir etti. Çanakkale zaferi o günlerde çok güçlü olduklarına inanılan Britanya ve Fransız donanmalarının Türklerin müsaadesi olmadan Türk boğazlarından geçemeyecekleri gerçeğini dost düşman herkese öğretti. Türklerin Çanakkale zaferinden ders çıkarmayı bilen Türklerin kendileri değil, yine Batılılar oldu. Türkler dünya siyasetinin elimine edilmesi gereken değil, istifade edilmesi gereken unsuru gibi görüldüler. Türkleri canlarını dişlerine takacak duruma düşürmek Batılıların korkusu oldu.

Türkler kimlerdir? Batı dünyası karşısında İslâm’dan soyutlanmış bir Türk istiyor. Böylece ellerine tarih sahnesine çıkamamış bir Türk geçecek. Tarih sahnesine çıkmamış Türk’e varılınca tarihin kartları yeniden karılacak. Descartes’tan sonra tarihin kartları bilimin elinde karılmıştı. Tarihin kartlarını karma işini bilim teknologiye mi bırakacak? Eğer öyle olursa “vasıf sahibi olmak” kavramı da dilimizden sakıt olacak. Vasıflardır hepimizi dine ısındıran. Dine vasıflara sığınır gibi sığınırız. Demek ki, vakit gözleri ufka dikme vaktidir. Ufukta takvadan daha değerli bir şey göremeyeceksiniz. Takva sakınma demektir. Biz Müslümanlar ağzımıza bir yiyeceği veya içeceği götürdüğümüzde besmele çekeriz. Bu demektir ki bir Müslümanın Allah’ın kâinatta tesis ettiği düzene itirazı yoktur. Bir şey yiyor veya içiyorsam bunu Allah’la savaşmak için değil, kulluğumu yerine getirmek, belimi dik tutmak için yapıyorum. Bilgelik, vasıf sahibi olmak burada başlar.

İsmet Özel, 28 Ramazan 1447 (18 Mart 2026)


İkaz: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi yasaktır. Ancak kaynak gösterilmesi (İstiklâl Marşı Derneği internet portalinde yer aldığının ifade edilmesi) ve bu sayfaya doğrudan aktif bağlantı verilmesi şartıyla yazının kısa bir bölümü iktibas edilebilir. Eser sahibinin tayin ettiği usule bağlı kalmak suretiyle bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı Kanun hükümlerine tabidir.