ASRİLİK, MODERNLEŞME, ÇAĞDAŞLAŞMA
İSMET ÖZEL
.

Gündelik hayatın beynelmilel ölçülere ayarlanması sebebiyle gayri-Müslim uygulamaların İslâm dünyasında kendine bir yer edinmesine artık asrilik denmiyor. Buna dil devrimi, yani Türkçenin maruz kaldığı cüretkâr işlemler mi, yoksa uygulamalardaki Müslim, gayri-Müslim ayrımının gözle görülür olmaktan çıkarılması mı sebep olmuştur; emin değilim. Asrilik demektense modernleşme demenin tercih edildiğine şahit olmuş değilim. Biz Müslümanların gözünde mesele “çağdaşlaşma” ibaresinde düğümleniyor. Düğümleniyor zira çağdaşlaşmayı el üstünde tutanlar İslâm düşmanlığını taassupla savunanlardan başkaları değil. Ebeveynlerinin kendilerine “çağdaş” ismini taktığı kimselerin de bu ismi ileriki kuşaklara taşıyacaklarını sanmıyorum. Çağdaş ismini tasvip edenler desteklerinin pek yüzeyde kaldığını fark etmekte gecikmiyorlar. Bir kimsenin adlandırılmasında çağdaş isminden yararlanılmasından irkilenler de alaycı bir telâffuza başvurmaktan kendilerini alıkoyamıyor.   

Düğümlenmiş mesele Türkçeye, Türkeli’ne mahsus, mahalli bir mesele değildir. Asrilik, modernleşme ve çağdaşlık sebebiyle bütün millî varlıkların yapısını yakından ilgilendiren cihanşümul bir meseleyle karşı karşıyayız. Hıristiyanlığın ne idiğinden başlarsak eğer meselenin künhüne varmamız kolaylaşır. Hz. İsa’dan 1054 yıl sonra önce Roma’nın İstanbul’u ve hemen ardından İstanbul’un Roma’yı aforoz etmesiyle başlayan Katolik/Ortodoks bölünmesi kendilerine Hıristiyan diyen insanların zıtlaşmalarının ilki değildir. Hz. İsa’nın göğe ağışının akabinde İslâm peygamberinin çağrısına kulak verme iddiasındaki kişiler Yahudi olmaktan sıyrıldıklarına göre artık kim olduklarını kendilerine sordular. Bu sual ayrışmaların başlangıcı oldu. Ayrışmaların vuku bulduğunun ispatını ortalıkta dört yüz civarında İncil’in dolaşmasında bulabilirsiniz. Yahudiler tarihin bir safhasında Yahudi olmanın ilk şartı olarak bir Yahudi anneden doğmayı kabul ettiklerinden, bu Yahudilere mahsus ırkçı anlayışın dışında kalarak İsa’nın yolundan gitmeyi esas alanlar kendilerinin ortak isminin Katolik (bütün kavimleri kapsayan, cihanşümul) olacağını düşündüler. Bunu takip eden elli yılın sonunda İsa’nın yolundan gitme iddiasını güdenler Helenistik zihin yapısıyla kaynaşınca yeni inancın üçlü bir yapısı (yaratıcı baba, kurtarıcı oğul, tesellici ruh) olduğu kanaatine varıldı.

Yeni kanaat Hıristiyanlar arasında bütünleşmeyi sağlamadı. Bilakis bölünmeyi kışkırttı. Katoliklerin Papası I. Elizabeth’i aforoz edince ortaya Roma’yı umursamayan bir Anglikan Kilisesi çıktı. Akabinde bütün Avrupa Katolik ritüelleri şeytanca sayan reform hareketiyle sarsıldı. Otuz yıl savaşları din savaşlarıydı. Avrupa kültürü rekabeti, çatışmayı, birbirini boğazlamayı ilerleme nişanesi sayan bir batağa saplanmıştı. Hıristiyanlar çoğalıyorlardı; ama bu gerçekte genetik çeşitlilik getiren mayoz bir bölünmeydi. Kilisenin dışında inanç olmayacağı Hıristiyan görüşünün aslıydı; ama hangi kilise? Her kilise cemaati ne kadar küçük olursa olsun kendi dışındakileri din dışı sayıyordu. Saymazsa kendi varlığının anlamı kalmazdı. Beyazlar giyinmiş sakalsız-bıyıksız Papa ve siyahlar giyinmiş aşırıya kaçan sakalı ve bıyığıyla Patrik ne kadar sıkı kucaklaşırsa kucaklaşsın her ikisinin yüzyıllar boyunca biri diğerini “kâfir” saydığı için hor gören cemaatleri kucaklaşmayacaktır. Sırası gelmişken size Atina’da işittiğim bir fıkrayı nakledeyim: Yaratıcı baba, kurtarıcı oğul ve tesellici ruh birlikte bir dünya seyahati yapmağı kararlaştırmışlar. Aradan bir zaman geçince baba: Ben gelmiyorum, demiş. Artık böyle bir seyahati kaldıramayacak kadar yaşlandım. Bunun üzerine oğul: Ben de gelmiyorum, diyerek fikrini belirtmiş. İlk gidişimde başıma nelerin geldiği unutulacak gibi değil. Baba ile oğulun görüşlerini öğrenen tesellici ruh onlara itirazını şu cümleyle ortaya koymuş: Ben gitmekte ısrarlıyım. Roma’yı hiç görmedim!

Eğer günümüzde dini görüşlerin insan davranışlarını artık etkilemediği görüşünde iseniz büyük bir hataya kapılmışsınızdır. İkinci Dünya Savaşı sonunda ABD Japonya’nın ilki Hiroşima, ikincisi Nagazaki olmak üzere iki şehrine çok büyük zayiat veren iki atom bombası attı. Nagazaki bombalandığı zaman Avrupa’da bazı gazeteler “Batı kendi çocuklarını yiyor” şeklinde manşetler attı. Doğruydu Batı’nın kendi çocuklarını yediği. Zira Nagazaki’de yaşayan Katolik nüfusu çok yoğundu. Pasifik’teki en büyük Katedral de bombalamada yok olmuştu. Atom bombasının dehşeti bütün dünyayı sarmıştı. Beri yandan müttefik hava kuvvetlerinin Almanya’yı ağır bombardımana maruz bıraktığına dikkatleri çekmekte gecikmeyelim. Bir atom bombasının yapacağından daha büyük bir tahribatı Dresden şehri gördü. Sonuçta karşımıza mazlum bir Japonya ve açlığa mahkûm oluşunu dünya kamuoyunun umursamadığı bir Almanya çıktı. Şimdi bu noktada aklınıza bombalarla dini görüşler arasındaki ilişki nedir suali takılmalıdır. Cevap şöyledir: 1945 Hıristiyan yılında ABD WASP (White-Anglo Saxon-Protestant) sultası altındaydı. Protestanlar Katoliklerden Avrupa’da alamadıkları öcü Pasifik’te, Uzak Doğu’da alıyorlardı. Sulta kelimesini lâfın gelişi sarf etmedim. 60’lı Hıristiyan yıllarının başında siyahi bir talebe ABD üniversitesine ancak polis koruması altında gidebiliyordu.

Zaman geçti. Geçen zamanla neler değişti? Son yıllarda ABD yönetici eliti içinde kadın-erkek birçok siyahinin yer aldığına şahit olduk. Giderek siyahi (gerçi ona “Less White” diyenler de vardı) bir ABD başkanı olgusu bile karşımıza çıktı. Yine de bugün ABD’de siyah-beyaz çatışmasının tatminkâr bir uzlaşmayla sonuçlandığını söylemek imkânsız. Kendi hesabıma Malcolm X’in yanıldığını dile getirebilmeği çok isterdim. Bu insan hakları savunucusu özgürlüğe ancak canından olarak kavuşabilirsin “The price of freedom is death” demişti. Modern dünyanın bir hareket içinde olduğu inkâr edilemez; ama bu hareket ne yönde? Saadete mi, felâkete doğru mu yol alıyoruz? Toplumların hiç birinin sırat-ı müstakim üzere olmadığını anlamak için çok zeki olmamıza gerek yok. O halde ne üzeredir toplumlar? Her toplumun kendine mahsus bir rotası var mıdır? Olmalı mıdır?

Türk toplumu Osmanlı idaresi altında ölümcül bir yanlışa düştü. Düşülen yanlışın adı yanlışa düşüldüğü sırada yanlış konmuştu: Muasırlaşma! Yanlışın gerçek adı “Batılılaşma” idi. Bu yanlışa Türkler gözlerini kendilerine kapayarak düşmüşlerdi. Türkler kendilerine bakma zahmetine katlansalardı neyi göreceklerdi? Şiirimizin kutup yıldızı Yunus Emre’yi değil, kutup yıldızının nerede bulunduğunu bize gösteren Büyük Ayı’yı: Karacoğlan’ı! Eğer muasırlaşma tutkusuna kapılan Türkler bu mülkün sultanlarından önce Karacoğlan’ı görmüş olsalardı varolma emniyetine kavuşacaklardı. Varolma emniyeti nedir? Varolma emniyetinin ne anlam taşıdığını tarihten, resmi tarihten değil bahusus tarihten öğreniyoruz. Öğrendiğimiz dersin ilk satırında Türklerin bir vatan sahibi olarak tarih sahnesine nasıl çıktıkları yazılıdır. Milâttan sonra Türklerin 1071 yılında Alpaslan komutasında kazandıkları zafer Türk kültürünün Bizans hâkimiyeti altındaki topraklarda yerleşmesi önüne çıkan askeri engeli kaldırdı. Engelin kalkması demek o güne kadar Diyar-ı Rum veya Küçük Asya olarak bilinen toprakların kısa zamanda Gaza Beylikleri eliyle Dar-ül İslâm haline gelmesi demekti.

Gaza Beylikleri ismiyle müsemma beyliklerdi. Gaza Beylikleri demek insanın Müslüman olmakla en değerli konumu temsil etmeği hak etmesi demekti. Bir toprak parçasına Dar-ül İslâm denilmişse, orada birinci sınıf vatandaşın Müslüman sayılmasından daha tabiî ne olabilirdi? Biz Türkler vatanımızı malzemenin Asr-ı Saadet’ten ve Hulefa-i Raşidin devrinden ne kadarını taşıyabildiysek onunla inşa ettik. Ancak inşaatı gerçekleştirdiğimiz topraklarda Helenizm’den ve Roma İmparatorluğu’nun tören kültüründen ziyadesiyle etkilenmiş zihin tortuları hazırdı. Şuna dikkat edin: Türklerin vatan edinme gayesiyle yükselttikleri kültür sentetik ve organik alaşımı bir yeni yapı değildi. Biz kültür olarak inançlarımızla içinde bulunduğumuz şartların nerede uyuşup nerede uyuşmadığını tecrübe eden bir süreci bildik. Yani bugünün Türkleri olarak ilk işimiz neyi kaybettiğimizi hatırlamaktır.

Beni Fransız ressam Paul Cézanne’ın (1839-1906) “Her fırça darbesinde hayatımı tehlikeye atıyorum” demiş olması derinden etkilemiştir. Çünkü farklı bir çağda, farklı bir ülkede aynı tecrübeyi geçirenlerden biri de bendim. Ben de bir şair Türk olarak 1963 Hıristiyan yılından itibaren kurduğum her mısrada hayatımı tehlikeye attım. Kendinden bir şeyler feda etmeden sanat dünyasına adım atamıyorsunuz. Sanat uğruna kaybettiğiniz her şey bilincinizi keskin kılıyor. Sanat vasıtasıyla keskinleşen neyin bilincidir? Bende bir topluma önce mensup, sonra ait olmanın bilinci keskinleşti. Bu bilincin bana bahşettiği sarahatle söylüyorum ki, Dünya Sistemi ecel şerbetini Türklerin elinden içecektir. Çünkü olmamış olmaz, olmuş olmamış olmaz. Olmuş ne idi? Türkler ortaya, dünya sahnesine Bizans İmparatorluğu topraklarından bir vatan çıkardılar. Arkaik çağlardan beri en son adı Diyar-ı Rum olan Küçük Asya toprakları birçok değişik kavmin hâkimiyeti altına girdi. Bu kavimlerin aklına geride hangi izi bırakmış olurlarsa olsun bir vatan edinmek gelmedi. Türk ordusu “önce vatan” diyerek vatan elde etmenin katalizörü oldu. Eğer I. Cihan Harbi sonunda ordu direnmemiş olsaydı bugün bir vatanımız olmayacaktı. Vatansız kalacaktık; çünkü bugün olduğu gibi dün de yönetilenler çaresizliğe mahkûm, yönetenler ise ihanete meyyal idi.

Tarih içinde Türkler kendi dokularını, yani İslâm ahlâkını vatan topraklarına sindirmiş idiler. İstiklâl Harbi’nde Halep’in orada olması Türkleri yıldırmamıştı. Çünkü arşın burada, Türkeli’nde Türklerin elindeydi. Çünkü sadece dilimizle, müziğimizle, ölçülerimizle değil, aynı zamanda hâl ve tavırlarımızla da Türk varlığı dünya ölçüsünde âyan olmuştu. Ne var ki, bu sarahat ihanet kapısını açık tuttu ve tutmakta devam ediyor. Yönetme cenahında kendilerine bir yer bulanlar hem Dünya Sistemi’nin bütün hastalıklarını çekiyor, hem de acısını çektiklerini halka bulaştırmaktan geri durmuyor. Papa’nın İznik Konsili münasebetiyle yaptığı seyahatte Çanakkale köprüsünü sembol olarak kullanması boşuna değil. Yedikleri kazığın acısını duymadan ciğerleri hava alamıyor.

İsmet Özel, 18 Recep 1447 (7 Ocak 2026)


İkaz: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi yasaktır. Ancak kaynak gösterilmesi (İstiklâl Marşı Derneği internet portalinde yer aldığının ifade edilmesi) ve bu sayfaya doğrudan aktif bağlantı verilmesi şartıyla yazının kısa bir bölümü iktibas edilebilir. Eser sahibinin tayin ettiği usule bağlı kalmak suretiyle bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı Kanun hükümlerine tabidir.