Cumhuriyet’in en meşhur kadın spikeri Jülide Gülizar’dır. Gülizar soyadı değildir. Soyadı Kanunu’na göre Farsça gül yanaklı anlamına gelen “gülizar”ı zaten soyadı olarak alamazdı. Kendine böyle bir ikinci isim yakıştırmış. Refik Ahmet radyo neşriyatından önce Jülide Gülizar’ı yapacağı anonsların aruz veznine uygun olması için hususen çalıştırırmış. “O zamanlar ne güzel Türkçe konuşuluyormuş” denen kayıtlarda aruz vezninin de tesirini aramak icap eder. Jülide Gülizar ahir ömründe (1995) mankenlerin spikerlik yapması aleyhine konuşmuş ve başına iş almıştı. Kendisine bu sebepten dava açıldı. Davanın neticesini bilmiyorum fakat Jülide Gülizar kendisine açılan dava üzerine “Mankenler spikerlik yapmasın demiyorum. Kim neresini isterse açsın. Ama haberler böyle okunmasın.” demek durumunda kalmıştı. Bu hadise bugün haberlerde gördüğümüz çirkinliklerin başlangıcı hakkında bir işaret sunuyor. Hem kim neresini isterse orasını açtı ve hem de haberler o günden bu güne Jülide Gülizar’ın “Böyle okunmasın.” dediğinden çok daha kötü okunuyor. Uzun zamandır ekranlarda haberler kadın spikerlerin podyumdaymışcasına attığı birkaç adımın seyircilere gösterilmesi akabinde başlıyor. Dil ve telaffuz zaten fecaat. Jülide Gülizar’ın nesli olan spikerler neşriyattan sonra radyo binasından evine giderken acaba bir kelimeyi yanlış telaffuz ettiysem birisi yolda görüp beni yüzler mi endişesiyle yürürlermiş.
İsmet Özel, “90’lı yıllarda büyük sermaye Türkiye’de iki sahaya yatırım yaptı.” demişti: Futbol ve eğlence sektörü. Jülide Gülizar’ın başına gelen hadise de bu bilgiyle okunmalı. Bugün ünlülerin, haber sunucularının ve futbolcuların da dahil olduğu fuhuş, kumar, uyuşturucu ve bizim asla vakıf olmayacağımız, olmak da istemeyeceğimiz türden ilişkileri açığa vuran haberler kapitalizmin Türkiye’de bu iki sektöre yaptığı yatırımın sonucudur. Kapitalizm söz konusu edilmeden bu necis faaliyetler hakkında şikâyette bulunmanın hiçbir anlamı yok. Türk topraklarında bu iki sektörün de gayrimüslimler eliyle başlatıldığını ve uzun zaman yalnızca onların eliyle yürütüldüğünü bilmemiz lazım. Futbol Türk topraklarında Selanik’te İngilizler eliyle başlatıldı ve onlar daha sonra yerli acenteleri olan gayrimüslimlere, Ermeni ve Rumlara futbol takımları kurdurdu. Uzun yıllar sadece halkın Pazar Ligi dediği lig vardı, İstanbul’da kurulmuştu. Bu ligdeki dört takım İngiliz ve Rum takımlarıydı. Çünkü gayrimüslimlerin tatil günü pazardı. İlk Türk futbolcu olarak bilinen kişi Rum takımında Bobby adıyla yer alabildi. Birinci Dünya Savaşı patlayınca Pazar Ligi’ndeki bütün futbolcular ülkeleri adına savaşmak için İstanbul’u terk etti ve elde Müslümanların kurduğu Cuma Ligi kaldı. Bilhassa Meşrutiyet’ten sonra bizim heveskarların kurduğu takımlar oldu. Bu heveskarların başı sanırım Burhan Felek’tir. İlk spor mevkutesi olan Futbol’u da çıkaran odur. Bugün futbol halkın ve okumuşların müşterek iptilası fakat başlangıçta böyle değildi. Halk futbolu doğru ve haklı olarak gavur eğlencesi görüyordu. Futbol heveskarları okumuşlar yani batıcılar idi. Sakallı Celal namıyla maruf bir paşazade vardı. Galatasaray Sultanisi mezunu, Sorbonne’lu, fanatik batıcı. Meşrutiyet’in akabinde Üsküp’te muallim iken talebelere futbol oynatmak istemiş fakat halkın tepkisi neticesinde başarılı olamamış ve Üsküp’teki görevinden alınmıştı. Halkın tutkusu güreşti. Bildiğiniz üzere güreş sünnettir. İki harp arasında Yunanların başını çektiği Balkan Olimpiyatları’na Yunanlar güreşi dahil etmemek için ayak dirediler çünkü güreş Türklerin kuvvetli olduğu spor idi. Olimpiyatlara daha çok atletizm, futbol ve güreş branşlarında katılıyorduk. Başarılı olduğumuz tek branş güreş idi.
Futbolun beşiği denilen İngiltere esasen dünya sisteminin merkezi idi. Futbol dünya sisteminin merkezinde sanayileşmenin getirdiği yeni durumun bir uzantısı olarak var oldu. Biz aynı tecrübeleri yaşamadığımız için futbolun bizim topraklarımızda halkın değil, sırasıyla İngilizlerin, yerli gayrimüslimlerin ve batıcı okumuşların eliyle başlatılmasında bu bakımdan bir tuhaflık yok. Tuhaflık bugünkü durumda. Bugünkü durum İsmet Özel’in dikkat çektiği dünya sisteminin Türkiye’de paranın hangi alanlarda döndürülmesine dair yaptığı yatırımla anlaşılır. Zira çocuğunun futbolcu olmasını istemeyen ailelerin direncini 90’lı yıllarda bu sektöre yatırılan para kırmıştır. 90’lardan beri futbol kulüp başkanları da “büyük iş adamları”dır. Pandemi esnasında çarşı pazar kapalı iken, camide saf olunamıyorken sistem futbolun durmasına müsaade etmedi.
Türkiye bir futbol ülkesi haline getirildi fakat bu hadise diğer milletlerin herhangi bir spor dalında ileri gitmesi gibi bir sonuç doğurmadı. Burhan Felek, “Bizim arasıra şu veya bu yabancı futbol takımına galip veya mağlup oluşumuz bir ani heyecan doğurmaktan fazla bir şey ifade etmez.” demiş yıllar önce. Türkiye’de spor olarak futbolun macerası bugün de bundan farklı değildir. Şartlar tutsa dahi olmasına imkân da yoktur. Zira son Avrupa futbol şampiyonasında milli takım nisbeten başarı gösterip gurbetçiler de bu başarıyı kutlama hevesiyle Avrupa’da sokağa çıkınca Avrupalılar Türklere mahsus bir kural icat edip milli takımın başarılı topçusuna emsali olmayan bir ceza verdiler. Milli takım da sonraki maçta elendi. Yani ezkaza Türkler futbolda başarı gösterse de başlarına gelecek bellidir. Futbol ülkesi olmaktan ele geçen bugün haberlerde karşımıza çıkan bahis, şike, kumar belalarıdır. Futbol ülkesi olmak bir milletin elçisi olabilecek karakterde sporcular da üretmemiştir. Bir zamanlar Türk milli takımının en meşhur futbolcusu ben Türk değilim Arnavutum demiş, sonrasında bir Fetullahçı olarak Amerika’ya kaçmıştır.
Eğlence sektörü hakeza. Türk topraklarında bu sektörü gayrimüslimler başlattı ve yürüttü. Bu sektör Mütareke İstanbul’unda en şaşaalı günlerini yaşadı. Bütün o danslı eğlenceler sokaklara taştı. Ama hangi sokaklara? Mütareke esnasında Türk bayrağının dalgalanmadığı İngiliz, Fransız, Yunan bayraklarının dalgalandığı Pera sokaklarına. Bugün Türkiye’de kapitalizmi hasım kabul etmeyen bir Türk bayrağı hassasiyeti noksan kalacaktır. Çünkü Türk topraklarında uyuşturucudan fuhşa her türlü necis faaliyet işgal İstanbul’unda gemi azıya aldı. Bütün bu pis işler Türk bayrağının değil gavur bayraklarının koruması altında idi. Bir başka deyişle hilalin değil haçın koruması altındaydı. Yeşilay Hıristiyan takvimiyle Mart 1920’de İstanbul’da bu sebeple kuruldu. İlk adı Hilal-i Ahdar idi. Hiçbir gavur memleketinde Kızılhaç benzeri bir Yeşilhaç yok. Olmasına imkân da yok. Çünkü dinleri İslam değil. Bir tek İslam bizi her türlü necis faaliyetten korur. Yeşilay da İstanbul’da işgal ordularının yaydığı müskirattan, fuhşiyattan Türkleri korumak için kuruldu. 23 Nisan 1920’de Ankara’da açılan Meclis de Eylül 1920’de içkiyi yasaklayan men-i müskirat kanununu çıkardı. Bu kanun yalnızca 4 sene yürürlükte kalabildi.
Bugün Türkiye’nin manzarası İslam düşmanlığının sonucudur. Önce batılılaşma ile sonra batı ile hesaplaşma niyeti taşımadan istikamet üzere olmamız imkansızdır. İstiklâl Harbi bitmedi deyişimiz bu hesaplaşmaların henüz gerçekleşmediğindendir.
Gökhan Göbel, 9 Şaban 1447 (28 Ocak 2026)
İSTANBUL ŞUBEMİZİN 6. OLAĞAN KURULU YAPILDI
İstanbul Şubemizin 6. Olağan Kurulu 8 Ramazan 1446 (8 Mart 2025) Cumartesi günü yapıldı.
TÜRKLÜK NİÇİN BİDAYETTİR: TEBÜK SEFERİ PANELİ İSTANBUL'DA YAPILDI
3 Rebiulahir 1446 Pazar İstanbul (6 Ekim 2024)
İstiklâl Marşı Derneği’nin hazırladığı “Yükselen Ruh: İstiklâl Marşı ve Anayasa” adlı belgesel İstanbul’da ilk olarak 6 Mart 2013 Çarşamba akşamı Fatih Ali Emiri Kültür Merkezi’nde gösterildi.
"Sınıf Bilinci" mecmuasının "Kış" nüshasının neşrolunması vesilesiyle tertip edilen panel 4 Şubat Cumartesi günü İstanbul Şubemizde yapıldı.
TÜRKELİ KİMİN VATANI? Konferansı İstanbul'da Yapıldı
Derneğimizin tertip ettiği TÜRKELİ KİMİN VATANI? serlevhalı konferans 19 Zilkade 1446 Cumartesi günü İstanbul'da yapıldı.


