ÖNLENEBİLİR ŞEYLER
İSMET ÖZEL
.

“Tarihe önlenebilir olayların gerçekleştiğinin kaydıdır, diyebiliriz”. Tarih tanımını Konrad Adenauer’ın (1876-1967) bu şekilde yaptığı mealen ifade edilir. Almanya’nın her iki Dünya Savaşı’ndaki konumu Adenauer’ın açıkladığım görüşe varmasında ne miktarda etkili olmuştur, bunu kestirmek kolay değil. Bununla beraber zikrettiğim görüşün “tarihi galipler yazar” anlayışıyla çelişmediği fikrindeyim. Galipler tarihi, bilhassa resmi tarih diye bildiğimiz şeyi yazmakla kalmıyor, yapıyorlar da. Günümüzde olup biten her şey sadece galiplerin borusunun öttüğünü doğrular mahiyette. Daha da kötüsü ortada ABD’yi Vietnam Savaşı sebebiyle mahkûm edecek bir Bertrand Russell da görünmüyor. Nelerdir günümüzde olup bitenler? Artık olayları kavrarken ne siyaseti ekonomiden, ne de ekonomiyi günü birlik hadiselerden ayrı değerlendiremediğimiz için dünyanın çeşitli toplumlarındaki her ferdin dünya görüşünü hesaba katmamız gerekiyor. Artık sadece dünya görüşlerinin, eğilimlerin değil, sahiplendiğimiz dinin de bizi biz yaptığı sarahatle ortaya döküldü. Vakıaların karakterini fertler arasındaki bilinç farkı belirliyor.

Bilinci bilgiden kopuk halde değerlendirebilmemiz imkânsızdır. Bilincine varmak istediğimiz her şeyin bilgisini edinmek zorundayız. Vatan bilinci edinmek istiyorsak yolumuz kaçınılmaz olarak vatanın neresi olduğunu bilmekten geçecektir. Bugün Halep’te, Kerkük’te, Batum’da, Selânik’te, Varna’da yaşayanlar yaşadıkları yerin Misâk-ı Millî yani İstiklâl Marşı’nın  “Cennet Vatan” tabir ettiği sahanın dâhilinde olduğunu biliyor mu? Türkeli’nde kaç kişi cennet vatan denilince Misâk-ı Millî kast edildiğini biliyor? Bu husustaki bilgisizliğimizi milletçe gidermek mecburiyeti altındayız. Bilinç bilginin tahta oturtulması değil, taçlandırılmasıdır. Türkler tarih sahnesine çıkarken önceliği dünya nimetlerine talip olmağa, yani arkalarını sağlama almağa değil, başkaldırmağa, yani başlarını İslâm ahlâkıyla taçlandırmağa öncelik verdiler. Türklerin bilince öncelik verişi Diyar-ı Rûm’u Dar-ül İslâm haline getirdi. Daha Hıristiyanların 1915inci yılında İngiliz ve Fransız donanmalarının Çanakkale Boğazı’nı geçmesine imkân tanımayan Türkler bugün ne durumdadır? Venezüella’da Maduro’nun, Romanya’da Çavuşesku’nun başına gelenlere benzer şeyler Türkeli’nde de vuku bulur mu?

Bu sualin isabetli cevabını Türklerin halihazırdaki vatan bilinci verecek. Türkler yirminci Hıristiyan asrının ilk çeyreğinde eksiksiz bir vatan bilincine sahip idiler. Fakat Türklerin eksiksiz vatan bilinçleri ülkenin idaresini Misâk-ı Millî ’den en büyük tavizi verenlerin eline bırakılmasına engel olamadı. İnkılâplar Türk milletinin omurgasını kırdı. Omurganın tamiri yönünde 14 Mayıs 1950 sonrasında hükümet kuracak kadar milletvekili çıkarabilen Demokrat Parti döneminde bazı çabalar sarf edildi. Adnan Menderes kültür siyasetini “İnkılâpların halk tarafından benimsenmiş kısmına ilişmeyeceğiz; fakat halkın benimsemediği inkılâplar varsa onları benimsetmek üzere harekete geçmeyeceğiz” sözleriyle ifade etti. Bu sözler devletin 27 Mayıs 1960 sonrası güttüğü kültür siyasetinin yönünü belirledi. Halkın neyi benimseyip benimsemediği devletin umurunda değildi.

Devamlılığı övünç konusu edinen devlet halkın değil III. Selim saltanatından itibaren sadece Dünya Sistemi’nin gözündeki varlığını umursuyordu. Dikkatinizi ABD’nin Maduro’ya sürgün yeri olarak Türkiye’yi (eğer sürülmeği reddetmemiş olsaydı sürgün yeri Türkeli değil Türkiye olacaktı) seçmiş oluşuna çekmek isterim. NATO’ya ve CENTO’ya bağlılığını öne çıkararak kendine beynelmilel planda meşruiyet arayan devlet yıllar yılı Dünya Sistemi’nin güvenli limanı olarak hükmünü yürüttü. Devletin sadece Dünya Sistemi gözündeki varlığını umursayışı 12 Eylül 1980 darbesine kadar Türkeli’nde sola dönük siyasi söylemlerin parlak kalmasına yol açtı. Söylem ne kadar parlak olursa olsun içi boştu. Sol söylem “aydınlar” arasındaki yaygınlığının yanı sıra halka rağmen halk için şiarının muhafızlığından öteye geçemiyordu. Eğer halka rağmen halk için şiarında bir doğruluk payı olsaydı SSCB dünya haritasından silinmezdi.

III. Selim saltanatı sırasında devletin selâmetinin Avrupalılık veya Batıcılık yolunda sağlanabileceği hatasına düşüldü. Her ne kadar aralarında hedefler açısından farklar da, zıtlıklar da bulunsa da devlet ve millet olarak bu hataya düşmekten başka bir seçeneğimiz var mıydı? Vardı. Seçeneklerden birini Rusya XVIII. Hıristiyan yüzyılında uygulamaya sokmuştu. İlerleme hadisesinin çözümüne bir “intelligentsia” zümresi icat ederek ulaştı. Rusya daha o zamandan kendi varlığını gerçeklik alanına sokabilmek için Avrupa’nın talebesi olmayı seçmişti. Dünya Sistemi’yle hesaplaşmak için başvurduğu bu çözüm öylesine etkili oldu ki, Çarların tâbiiyetindeki Ruslar Batı’dan öğrendiklerini Batı’ya öğretecek derecelere yükseldiler. Tarihin o dönemecinde Türkler III. Selim saltanatı sırasında tarih sahnesine çıkmak için ne yaptıklarını hatırlama zahmetine girmedi. Osmanlı’nın okur-yazarları Müslümanın dokunulmazlığı fikrinden birer birer uzaklaşmakla kalmayıp gayri-Müslimlerin servet ve makam sahibi olmalarını sağlayan kapıları Tanzimat fermanıyla sonuna kadar açtı.      

Türklerin vatan sahibi olmaları olgusuyla Müslümanın dokunulmazlığı fikri arasında sarsılmaz bir bağ var. Çünkü Türkler Gaza Beylikleri tesis ederek Diyar-ı Rûm’u Dar-ül İslâm haline getirmek suretiyle yeryüzünde yaşayan insanlar arasında sadece Müslümanların imtiyazı hak ettiklerini dünyaya göstermişlerdi. Gösterileni görmek istemeyenler yok muydu? Elbette vardı ve sayıları Müslümanların sayılarını aşıyordu. Ancak güvenilirlik bakımından bâtıl dinlere mensup olanlar Müslümanların çok altında yer alıyordu. Mü’min kimdi? Diğer insanların elinden ve dilinden emin oldukları kişiydi. Müslümanlar bu vasıflarıyla edindikleri şöhrete yeniden kavuşmadıkça yerkürede hayrın melce bulacağına ihtimal vermeyin.

İsmet Özel, 25 Recep 1447 (14 Ocak 2026)


İkaz: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi yasaktır. Ancak kaynak gösterilmesi (İstiklâl Marşı Derneği internet portalinde yer aldığının ifade edilmesi) ve bu sayfaya doğrudan aktif bağlantı verilmesi şartıyla yazının kısa bir bölümü iktibas edilebilir. Eser sahibinin tayin ettiği usule bağlı kalmak suretiyle bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı Kanun hükümlerine tabidir.