İSMET ÖZEL KİTAPLARI
Dile yaslanarak herhangi bir açılımı gerçekleştiremezsiniz. Bir açılımın gerçekleşmesi, yani insan hayatında meşru bir alana kavuşması için yandaşları olması, anlamı üzerinde anlaşılmış kelimeleri kullanan bir zümreye sahip olması gereklidir. Burada insan ilişkilerinin cereyanı bakımından bir çelişki var. Açılım sözünün hepimizde o güne kadar rıza gösterilmiş uzlaşımın ötesindeki bir şeyi çağrıştırdığını biliyoruz. Bazı insanların açılıma muhtaç olduğunu da biliyoruz. Bu iki bildiğimiz şey birbiriyle çelişiyor. Sanatın çelişkinin çözümünde devreye girdiğini görüyoruz. Yani insanlar binlerce yıl hayatlarını idame ettirebilmeleri uğruna razı oldukları uzlaşmaların ötesine ulaşmak gayesiyle sanata başvurmuşlardır. Tek türde bir sanat yok, sanatlar var. Bizi bir merhaleden diğerine taşıyan sanat hangisi? Mahkûmu oldukları araçlar sebebiyle çizgiye ve biçime hükmetme dolayısıyla doğmuş resim ve heykel, sesleri ve susları ayarlama hüneri olarak belirginleşen müzik ufuk açıcı bir yükü üzerlerine alamaz. Ufuk açıcılık görevi ezelden beri konuşmaya yaradığı için dilin, edebiyatın ve bilhassa şiirin omuzlarındadır. Dilimizden dökülen her yeni, bilinmedik ifade dilin sınırlarını zorlamağa müteveccihtir. Dilin sınırlarını zorlamanın en kestirme yolu ise şiirden geçer. Şair yaptığı işin hakkını verdiği zaman yapmak üzere giriştiği yıkımı başarmış olur. Niçin söylediğimiz şeyler daha sonra söyleyeceklerimize dair bir merak uyandırmıyorsa gündelik hayatta tuttuğumuz yeri pekiştirmekten başka bir işe yaramaz? Çünkü dil insanların kelimelerin telâffuzuyla neyi ifade ettikleri hususunda uzlaşmaları sonucu olarak doğmuştur. Yani dil tabiatı icabı ve ister istemez hepimizdeki muhafazakâr, milliyetçi tarafa hitap eder. Sanat haricinde dile yapılan müdahale millî varlığa müdahaleden başka anlam taşımaz. Dilin milliyetçilikle ilişkisi bir toplumun karakterini yansıtır. Edebiyatına sırt çevirmiş toplum yaralıdır. Dikkat etmemiz gereken yaranın ölümcül olup olmadığıdır.
Türkçenin zaman içinde aldığı ve 1928 Hıristiyan yıllarının sonlarında Türkeli’nde Lâtin alfabesine geçilmesi yüzünden çok derinlere işlemiş yara ölümcül müdür? Yarayı açan siyaset olduğu için bu suale isabetli cevabı maalesef yine siyaset verecek. Niçin maalesef diyorum? Çünkü Lâtin alfabesinin ülkemizde galebe çalmış gibi görünmesinin sebebi “Enver imlâsı” denemesinin başarısızlığıdır. İttihat ve Terakki’nin İkinci Meşrutiyet zaferi hareketin daha da ileri götürülebileceğini savunanların cesaretlerini artık dile de siyaset yoluyla müdahale edilebileceği derecesinde artırmıştı. Enver imlâsında Kur’an harfleri olduğu gibi kalıyor ve fakat Türkçenin yüzyıllar içinde kazanılmış temiz yazılımı terk ediliyordu. Yani artık yazarken sesli harflere de yer verme usulü getirilmişti. Türk yazarken “te” den “re” ye doğrudan geçilmiyor; iki harfin arasına “vav” yerleştirmek “hüneri!” gösteriliyordu. Yeni yazım tarzının benimsenmesi kolay olmayacağı düşünüldüğünden matbuatta kısmen temiz Türk imlâsının, kısmen de Enver imlâsının kullanıldığı bir tecrübe safhası yaşandı. Piyasada Enver imlâsına uyan çok miktarda neşriyat bulunmasına rağmen Türk milletinin Enver imlâsına yüz vermediği sarahaten belli oldu. Zaten has Türkler yeni imlâyı benimseyenleri “vavlı Türk” diyerek alaya almışlardı. Benzeri bir tecrübe safhası harf inkılâbının arifesinde Mustafa Kemal’e de teklif edildi. Teklifi “Ben Enver’in düştüğü hataya düşmeyeceğim” diyen Mustafa Kemal reddetti.
Mustafa Kemal’in teklifi reddetmesi olanca yıl sonra nasıl bir sonuç verdi? Türkçenin bugünkü duruma düşmesi Geoffrey Lewis’in iddia ettiği gibi Türklerin elde ettiği bir “Trajik Başarı” olarak adlandırılabilir mi? Hayır, ortada ne ders alacağımız bir tragedya, ne de övünebileceğimiz bir başarı var. Tragedya yok, zira dil bahsinde inkılâpçı insan müdahalesi şimdi yaşamakta olduklarımızın bilahare yaşanacaklara fayda vermeyeceği, yani kadere engel olunamayacağı hadisesine misal olamayacak kertede fecidir. Başarıdan ise hiçbir bakımdan söz edemeyiz. Alfabenin değişmesinden istifade edenler bunca sene sadece İslâm düşmanları oldu. Dil devrimi adı verilen şey elimizden Arapça bilgisini almakla kalmadı; Arapça bilgisi vasıtasıyla gönlümüze yerleşen itikadî alanı da yok etti. Dil devrimi sebebiyle bünyemizden nereden gelip nereye gittiğimiz duygusunu da söküp attık.
Türkçenin maruz kaldığı dil devrimi bu dille iletişim kuran herkesi kendi deyimlerinin yabancısı kıldı. Birçok deyimin birçok başka deyimi teyit ettiği ise aklımızın köşesine bile gelmiyor. “Eski çamlar bardak oldu” ne demek? Bu deyimin “Bardaktan boşanırcasına” deyimiyle bir alâkası var mı? Bu suallerin isabetli cevabına bardağın ne olduğunu bilmeden ulaşamayız. “Bağrımızdaki yara” gibi deyimler sebebiyle bağır dediğimiz şeyin “içine alan” anlamına geldiğini ve “bağırdak” ifadesinin Türk halkının dilinde bardak şekline girdiğini fark edebiliriz. Hâlâ var mıdır bilmiyorum; ama Türkeli’nde pınarı olmayan, bir akarsuya veya göle yakın olmayan susuz köyler vardı. Susuz yere yerleşmeyi niçin tercih etmişler bilmiyorum. Bu köylere su en yakın kaynaktan merkep veya katır sırtında bardaklarla taşınırdı. Bardak olan çamların eski çam olması içine en çok suyu alabilen kaplar olması yüzündendi. Aynı sebepten biz Türkler şarıl şarıl yağan yağmurun bardaktan boşanırcasına yağdığını söylüyoruz. Yani sözünü ettiğimiz yağmur su içtiğimiz bardaktan değil köye su taşıdığımız bardaktan bolca boşanıyor.
Dünya dillerinin tasnifindeki yeri neresi olursa olsun her dil bir tuhaflığı yansıtır. ABD’deki Beat akımının başlatıcılarından ilginç romancı William S. Burroughs dilin uzaydan gelmiş bir virüs olduğunu iddia edecek kadar ileri gitmiştir. Hayır, dil uzaydan geldiği iddia edilecek kadar bize yabancı veya uzakta değildir. Tam tersine dil tüm insan ilişkileriyle iç içedir. Türk diline ite kaka sokuşturulmuş uydurma kelimelerin toplum hayatında çabucak yer bulmasına sosyologi gerçeklerinin değil, Türk milletinin 1961 Hıristiyan yılında yüzde kırk dört hayır oyuyla kabul ettiği Anayasada yer almasının sebep olduğunu hatırdan çıkarmayalım. Yaratılmış olmamız vahimdir. Yaratılmış olmaktan gafil olmamız daha vahimdir. Yapay zekâ karşısında afalladık mı, yoksa ona teslim mi olduk? Hadiselerin seyri sebebiyle niçin iç dökme ihtiyacı duymaz olduk? Çünkü içimizden dökülecekse yalnızca horoz kuyruğu dökülebiliyor. Temellerimize nanik yaptığımız için ağlayıp ferahlayamıyoruz.
İsmet Özel, 4 Recep 1447 (24 Aralık 2025)
İkaz: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi yasaktır. Ancak kaynak gösterilmesi (İstiklâl Marşı Derneği internet portalinde yer aldığının ifade edilmesi) ve bu sayfaya doğrudan aktif bağlantı verilmesi şartıyla yazının kısa bir bölümü iktibas edilebilir. Eser sahibinin tayin ettiği usule bağlı kalmak suretiyle bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı Kanun hükümlerine tabidir.
Fahri Genel Başkanımız Şair İsmet Özel'in okurken hem sağdan hem soldan başlanan kitaplarının sekizincisi olan “İSLÂMLA DAMGALANMIŞ VAROLUŞ” neşrolundu.
Şimdi diyoruz ki dünyada mali hegemonya olarak işleyen bir sistem var. Bu sistem bütün insanları kendi emrinde çalıştırıyor.
İçinde iki CD ile ciltli olarak sunulan Erbain'in bu hususi baskısı bütün


