İSMET ÖZEL KİTAPLARI
Bize mekteplerde bir cismin üç hali olduğunu öğrettiler: Birinci hal cismin katı halidir. İkincisine cismin sıvı hali diyoruz. Üçüncü olarak da cismin gaz halini zikrediyoruz. Cismin üç hali olduğu fikrinin çok eski zamanlara (meselâ Antik Çağa) değil, modern zamanlara ait olduğunu hatırda tutmak lâzım. Gaz kelimesini Flaman bir fizyolog Grekçe “kaos” ifadesinden çekip çıkarmış. Kutup bölgeleri dışında bütün iklimlerde yağmur olarak tabiatta hazır bulduğumuz su sıfır santigrat derecesinde sıvı olmaktan çıkar; donarak bir katı, bir buz parçası haline girer. Buzu katılıktan vazgeçirip sıvı haline getirebilmeniz için havayı sıfır derecesinin üstüne çıkarmanız gerekecektir. Havayı daha da ısıtabilir, yüz santigrat derecesine çıkarabilirsiniz. Bu durumda su halini yeniden değiştirecek, buharlaşacak ve bir gaza dönüşecektir. Günlük hayatımız olduğu kadar ahlâk telâkkilerimiz de cismin üç haliyle iç içedir. Ne taş gibi katılaşmağı, ne sululaşmağı, ne de buhar olup havayla hemhal olmağı insanlığımızla bağdaştırma taraftarıyız.
Katılık ve sululuk insanın günlük hayatını anlamlandırmasında yer tutan iki haldir. İnsanın ne kadar katı, ne kadar sulu olduğu onun karakterini anlamamızda büyük rol oynar. Buna mukabil insanın gaz haline dönüşmesinden söz bile etmeyiz. İnsan olarak adlandırdığımız varlık buhar olup havaya karışmayışından ötürü böyle anılır. İtidale müspet anlam yüklemişiz. Tercihimiz katılıktan uzak durma eğilimindeyse bu duruma olumlu bakarız. Balçıktan yaratılmış olduğumuzdan mı nedir yumuşaklığın gelişmeğe açık olduğu fikri içimize yerleşmiştir. Yerkürenin olduğu kadar insan vücudunun da her şeyden çok su ile irtibatlı olduğu bilinir. Nerede ne kadar katı, nerede ne kadar sulu olacağımız ömrümüzün tamamını kapsar. Gaza dönüşmüş kimse artık bir kimse olmaktan çıkmıştır. İnsan dünyaya beşer özellikleri taşıyarak gelir. Beşer demek içinde bulunduğu ortamın kültürü sayesinde şekillenmiş canlı demektir. Bizi kuşatan kültürün desteğiyle yürümeği ve konuşmağı öğreniriz. Bizi kuşatan kültürü eleştirme seviyesine erdiğimizde insanlaşmamız başlamış demektir. Ortalama insan yaklaşımında katılık ilkelere sıkı bağlılık olarak anlaşılır. Tavizsiz insanları katı saymağa yatkınızdır. Sululuk ise hafifliğe, şartlara göre tavır değiştirmeğe işarettir. İlkeleri sarsıntıya uğratmak meseleyi sulandırmakla olur.
Türkler muzaffer olarak çıktıkları Çanakkale ve Kut zaferlerine rağmen I. Cihan Harbi’nin mağlup tarafının bir parçası kabul edildiler. “Kabul edildiler” diyoruz. Biz Türkler I. Cihan Harbi patlar patlamaz kabul edilmeği bilhassa istiyorduk. I. Cihan Harbi Dünya Sistemi’nin tertiplediği bir tiyatroydu. Savaşı kim kazanırsa kazansın Türk hâkimiyeti altındaki topraklar Batı tarafından yağma edilecekti. Türk yöneticiler savaşa girmeği savaş sonrası beynelmilel ilişkilerde yer tutmanın bir ön şartı olduğunu bilerek hareket etti. Nitekim Türklere mağlup bir millet olarak Sevr Antlaşması’nda bile Batı Karadeniz'e kıyısı olan küçük bir yer tahsis edilmişti. Fakat Türkler müttefiklerin lütfuna rağbet etmeyerek Sevr’i hükümsüz bırakacak bir İstiklâl Harbi başlattı. Sonuç Misâk-ı Millî gerçekleşmemiş bile olsa askeri bir yetke ve idari yetki bakımından İslâm’ın yürürlükte olduğu bir sahanın Türk denetiminde bulunmasına vardı. Yeni devletin resmi sınırları bütün Avrupa devletlerinden daha geniş bir sahayı gösteriyordu. Avrupa’nın en geniş ülkesi Fransa’ya Tunus’u eklediğiniz zaman şimdiki resmi Türkeli’nin boyutuna ancak erişebiliyorsunuz.
Türkeli’nde neler olup bittiğini anlayabilmek için Cumhuriyetin ilânından önce kahraman ordumuzun bir İstiklâl Marşı ihtiyacını ortaya koyduğunu hatırdan çıkarmamak lâzım. Türk hayatı Cumhuriyet sonrasında inkılâpların değil, İstiklâl Marşı’nın ruhuyla şekillendi. İstiklâl Harbi “Ben bu toprakları gâvura yedirmem” diyen bir avuç Müslüman’ın kazanımlarını temsil eder. O zor şartlarda savaşanların hepsi gönüllülerdi. Daha sonrasında biz Türkler İstiklâl Harbi’nin hatırasıyla ayakta kalabildik. Tevatüre göre Mehmet Akif Ersoy Mısır’dan yurduna döndükten sonra Mustafa Kemal “isteseydim onu bu diyara sokmaz, giderek İstiklâl Marşı’nı da yasaklardım" demiş. Anekdot burada sona ermiyor. Mustafa Kemal’in tepkisini öğrenen Mehmet Akif : Türkeli’ne dönmem konusunda Mustafa Kemal doğruyu söylemiş. İsteseydi benim bu diyara dönmeme engel olabilirdi, lutfetti. Ne var ki İstiklâl Marşı hususunda yanılıyor. İstiklâl Marşı’nı yasaklamağa Mustafa Kemal’in gücü yetmezdi. Çünkü İstiklâl Marşı Türkiye Büyük Millet Meclisi kanalıyla Türk milletine tamamen ve tamamıyla mal olmuştur. Mehmet Akif’in İstiklâl Marşı hakkında söylediklerine kalpten katılıyorum. Eğer öyle olmasaydı bir İstiklâl Marşı Derneği vücut bulamazdı. Biz Türkler bugün bile İstiklâl Marşı’nı işitir işitmez ayağa kalkıyoruz.
İstiklâl Marşı bizi millet olarak ayakta tuttu, tutuyor. İstiklâl Marşı en büyük darbeyi resmi yetkenin Osman Zeki Üngör bestesini desteklemesiyle yedi. Mesele bir prozodi bozukluğundan ibaret değildir. Dikkat edin bu beste yüzünden İstiklâl Marşı’nın anlamı kısmen değil, tamamen kayboluyor. Türk milletinin tarihten silinmesini umanlar bu kayıptan memnundur. İstiklâl Marşı’na gelen ikinci büyük darbe 27 Mayıs 1960 askeri darbesidir. Darbe lise mezunlarının elinden askerliğini yedek subay olarak yapma hakkını aldı. Ortada 1960 yılından önce liseden mezun olarak bu hakkı iktisap etmiş çok sayıda genç vardı. Mesele “yedek subay öğretmen” formülüyle çözüldü. Askerliklerini birçok genç köy okullarında ders vererek tamamlamış oldu. Tamama ermeyen ise Türk hayatının sulandırılmasıdır. Lise mezunlarının elinden yedek subaylık hakkı alınınca askerliğini erata karışarak yapmak istemeyenler bir fakülte veya yüksekokul diplomasına kavuşmak için üniversite kapılarına dayandı. Bu vakıa akademik hayat imtiyazından günden güne uzaklaşıyor olmamızın sebebidir.
Süleyman Demirel “Dünya nereye gidiyorsa, biz de oraya gidiyoruz” demekle akıllı bir söz ettiğini sanıyordu. Hâlbuki ettiği söz dünyanın nereye gittiğini bilmemekten ötürü ahmakça bir sözdü. Dünya Sistemi kendi ömrünü uzatabilmek için yeryüzünde yaşayan herkesle alay ediyor. Çevrecilik 60’lı yılların sonunda ABD resmi yaklaşımının tutunduğu bir imdat simidi idi. Bu simide sonraları ABD etkisinde her ülke tutunmağa kalktı. Oysa çözüm sivrisinekleri öldürmekte değil, bataklığı kurutmakta saklı idi. Ciddiyetimizi koruyacak kadar katılaşmağı, münasebetleri devam ettirebilecek kadar sulanmağı bilelim; ama insanlaşmağa talip isek gaz haline gelmeği bünyemize hiç yaklaştırmayalım.
İsmet Özel, 17 Zilhicce 1447 (3 Haziran 2026)
İkaz: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi yasaktır. Ancak kaynak gösterilmesi (İstiklâl Marşı Derneği internet portalinde yer aldığının ifade edilmesi) ve bu sayfaya doğrudan aktif bağlantı verilmesi şartıyla yazının kısa bir bölümü iktibas edilebilir. Eser sahibinin tayin ettiği usule bağlı kalmak suretiyle bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı Kanun hükümlerine tabidir.
Fahri Genel Başkanımız Şair İsmet Özel'in okurken hem sağdan hem soldan başlanan kitaplarının sekizincisi olan “İSLÂMLA DAMGALANMIŞ VAROLUŞ” neşrolundu.
Şimdi diyoruz ki dünyada mali hegemonya olarak işleyen bir sistem var. Bu sistem bütün insanları kendi emrinde çalıştırıyor.
İçinde iki CD ile ciltli olarak sunulan Erbain'in bu hususi baskısı bütün


