GEÇMİŞİN YÜKÜ, YÜKÜN GEÇMİŞİ
İSMET ÖZEL
.

Çarın katledilerek devrilmesi Rusya’da modern totaliter toplum düzenlerinin yolunu açtı. Onu 1922nci Hıristiyan yılında Faşist İtalya, onu da Türkiye Cumhuriyeti takip etti. Hitler’in Şansölye oluşunun (nedense, belki telâffuz zorluğu yüzünden, Alman başbakanlarına verilen Kanzler adının Fransızca söylenişi ülkemizde originalinden daha yaygındır) tarihi Hıristiyan 1933 yılıdır. Yeni toplum düzenleri yeni bayraklar da getirdi. Bolşevikler orak-çekiçli bir bayrak edindiler. Nasyonal Sosyalistler bayraklarına bir Swastika=Çarkıfelek yerleştirdi. Kendilerine tarih öncesi kökenler arayan Nazilerin pazıbentleri de Swastika’lıydı. Bugün Almanya’da kendilerine Reich-bürger diyen insanlar var. Onların Swastika’ya sadakatlerinden hiç haberim yok.

Modern dünyada totaliter toplum düzenleri parlak bir gelecek vaat etmeden var olamaz. Bolşevikler dünya ihtilâli peşinde olduklarını iddia ediyordu. Her ne kadar gün gelip tek ülkede sosyalizm avuntusuna sığındılar ve 1960 sonrasında kâr kavramını kabullenip barış içinde bir arada yaşama tezini baş tacı ettilerse de 1992’de haritadan silinmelerini hazmetmek zorunda kaldılar. Faşistler Roma İmparatorluğu’na yeniden hayat verme çocuksuluğu gösterdi. Nazilerin gelecek olarak sundukları şey çocuksuluğu daha güç fark edilecek bir şey: Almanlara bin yıllık hayat sahasıydı.    

Bilmem dikkat ettiniz mi, “gelecek” denilen şeyin yüzümüze sertçe kapanmış bir kapı olduğunu kendileri fark eden ve fakat bu farkındalığın yaygınlaşmasından tedirginlik duyanlar geçmişin yükünden söz açılmasını hiç istemiyor? Yük nedir? Yükün bir ağırlık olduğundan söz etmek mecburiyetindeyiz. Üzerimizde ağırlığını hissetmediğimiz şeye yük demek asla doğru olmaz. Sakalını, bıyığını tıraş etmiş bir delikanlı üzerine bir yük mü almış olur, yoksa kendini bir yükten kurtulmuş gibi mi hisseder? İlk bakışta yükten kurtulma ihtimali ağır basıyor gibi. Tarihte vuku bulmuş hadiselere bakınca bu ihtimal zayıf da olabilir. Antik Mısır’da insan vücudundaki bütün gereksiz şeyleri kesip atmanın kültürün temelinde yer aldığını öğrendiğiniz zaman zayıf ihtimalin şişmanladığı aklınıza gelebilir. Modern dünyada böyle bir şeyden haberdar olan kaç kişi kaldı ki? Diye sorabilirsiniz. Sualler sualleri davet edebilir.

Sakalı bıyığı toptan tıraş etmenin bize Antik Mısır’dan devrolduğunu kabul ettiğimiz zaman geçmişin yükünü ciddiye almak akla uygun. Ne kadar akla uygun? Tıraş olurken sakalının yanı sıra bıyığını da kestiysen bu işin adını Fransızlar “Raser à l’anglaise” (İngiliz usulü tıraş olmak) koymuşlar. Modernlik macerasının cilvelerinden biri bu. Yani geçmişten bir şeyler devralmak vakıası modernleşme sebebiyle göründüğünden daha karışık hale gelmiş. O kadar karışık ki bugün yirmili yaşlarını sürenler Türkiye sınırları dâhilinde on sekiz yıl ezanın Türkçe okunuşuna, daha doğrusu hiç okunmayışına garip bakıyorlar. Bunun mümkün olamayacağını söyleyenler de var.

Neden oluyor bu? Niçin günümüzün bazı gençleri ezanın Türkçe okunmasını tuhaf karşılıyor? Çünkü bunlar 1950 sonrasında CHP’ye oy vermekten imtina edenlerin din açısından kendilerine bulduğu gerekçenin propagandası altında ezilmiş insanlardır. Gerekçe şuydu: “Bugün artık hiç kimse senin namazına, orucuna bulaşarak siyaset yapmıyor!” Bu gerekçenin toplumda yer edinmesi CHP tek parti yönetiminin din siyasetinin (Cumhuriyet idarecileri yalnızca İslâm’a değil, mistik addettikleri her şeye düşmandılar.) ne derecede şiddet ihtiva ettiğini açıklıyor. İslâmî eğilimlere olan düşmanlık cumhuriyetle başlamış değildir. Yerli ve yabancı İslâm düşmanları dinin içini boşaltmakla meşgul oldular ve muvaffakiyetleri toplumca kabul gördü. Bugün namaz kılmanın temsilî bir cihat olduğunu söylerseniz insanlar size acıyarak bakacaklardır. Hele mihrabın harp yeri olduğu yorumuna müracaat ederseniz müşriklerin Rasulullah’a lâyık gördükleri muameleyle karşılaşırsınız. Ya delisinizdir yahut şair. Oruç tutmak bütün İslâm ümmetinin bâtıl dinlere meydan okumasıdır. Allah’ın hükmü dışında kalan hiçbir şey geçerli değildir. Yani biz varlığımızı yiyip içtiğimize, cinsiyet ilişkilerimize borçlu değiliz. Biz dünyaya Allah’tan ödünç aldığımız şeyle geldik ve zamanı gelince borcumuzu ödeyeceğiz.

Allah’tan neyi ödünç aldık? Cevabı bulmak için “kalubelaya” kadar geri gitmemiz şarttır. Bu şartı yerine getirirsek Misâk-ı Millî’nin ne anlama geldiğine akıl erdirebiliriz. Misâk-ı Millî ’ye göre Türk topraklarının Batı sınırı Selânik’ten Varna’ya kadar uzanır. Türk topraklarının kuzey doğusu Batum’u içine alır. Güney sınırımız Halep’in yirmi kilometre güneyinden geçerek Musul’u, Kerkük’ü kapsayacak şekilde tayin edilmiştir. Niçin İstiklâl Marşı dünyaları alsak bile vermeyeceğimiz saha olarak Misâk-ı Millî’yi işaret etmiştir? Çünkü Misâk-ı Millî Türklüğümüzün beyanıdır. İçerden ve dışardan en az dört yüzyıl devam eden İslâm düşmanlığına rağmen Türk ordusunun sözünün geçtiği yerleri kendi topraklarımız saydık. Tarih sahnesine hükmettiğimiz topraklar sebebiyle çıktık. Türk hâkimiyeti demek İslâm’ın ikası için hiçbir engelin kalmadığı yerlerin mevcudiyeti demektir.  “Kur’an Mekke’de indi, Kahire’de okundu ve İstanbul’da yazıldı” sözü bir Türk değil, bir Arap atasözüdür. Yazımıza bu gözle bakmamız kaçınılmazdır.                     

İsmet Özel, 12 Cemaziyelahir 1444 (4 Ocak 2023)


İkaz: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi yasaktır. Ancak kaynak gösterilmesi (İstiklâl Marşı Derneği internet portalinde yer aldığının ifade edilmesi) ve bu sayfaya doğrudan aktif bağlantı verilmesi şartıyla yazının kısa bir bölümü iktibas edilebilir. Eser sahibinin tayin ettiği usule bağlı kalmak suretiyle bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı Kanun hükümlerine tabidir.