İSMET ÖZEL KİTAPLARI
Gürültü kuru olabilir, olmayabilir de. Eğer gürültü mala ve cana zarar vermeyecek bir sebepten dolayı doğmuşsa ona kuru gürültü deriz. Nitekim Türkçede “Kuru gürültüye pabuç bırakmak” diye bir tabir vardır. Bu tabir gölgesinden korkan insanları tasvir için uydurulmuştur. Çarşı esnafı alış veriş yapmadığı halde yolları dolduran insan çokluğuna “kuru kalabalık” der. Üzüm, incir gibi bazı meyvelerin, fasulye gibi bazı sebzelerin kurusu yaşından daha ünlü, çünkü daha kullanışlıdır. Bazı meyve ve sebzeler turfanda, vaktinde veya son turfanda yenilir. Evlenme yaşı geçmiş kızlara “kız kurusu” deriz. Zihnimiz yalnızca nesnelerin, cisimlerin tam vaktinde olup olmadıklarına takılmaz, çağların ve dönemlerin de vaktini geçirip geçirmediklerine dikkat ederiz. Modern çağ vaktini geçirip geçirmediğine dikkat ettiğimiz çağların başında gelir.
İstanbul’un Türkler tarafından fethi Ortaçağ’ı kapatıp Yeniçağı, diyelim ki modern zamanları başlattı mı? Bu sual zihnimizde başka bir suali, ne zamandan beri Yeniçağ şartları altında yaşıyoruz sualini canlandırıyor. Suallerin her biri elde etmeğe çalıştığımız sonuçla bağlantılı olarak cevaplandırılabilir. Eğer Fatih Sultan Mehmet’in Bellini tarafından yapılan portresi “Doğu Roma tahtında bir sarıklı oturuyor” hükmünü doğrular mahiyette ise bundan artık Avrupa’nın iktidar yarışına İslâm’ı katma mecburiyeti anlaşılabilir. Bu anlayış tarihe yeni bir bakış açısının daveti demektir. İlginç olan dünya iktidarı yarışında yeni unsurun, hükmü altına aldığı toprakları müstemleke konumuna düşürmeyen bir unsurun bulunmasıdır.
Yeniçağ kelimesi modernlikle eşanlamlıdır. Ne var ki Avrupa’nın kibri modernliğe yeniliğin de ötesinde bir gelişmişlik ve ilerilik edası ilâve etmiştir. Bu edanın cazibesine Türkler de dâhil dünya halklarının tümü kapılmıştır. Türkler çağdaş dönemde tarih sahnesinde muteber bir yer edinmek için Türkleşmenin, İslâmlaşmanın ve Muasırlaşmanın şart olduğunu düşündü. Bunlardan ilk ikisi yani Türkleşmek ve İslâmlaşmak millî varlığın belirginlik kazanması için Türklerin ellerinin mahkûm olduğu şeylerdi. Türkleşmeği ve İslâmlaşmağı dışarda bıraktıklarında Türklerin zaten gidecek bir yerleri yoktu. Kendileri olamazlarsa da hiçbir şey olamayacaklardı. Anlaşılacağı gibi siyasi sahada yapılan her şey muasırlaşmağa, yani modernliğe bir mazeret bulmaktan ibaretti. Kaçınılmaz olanı modernleşmek diye bellemişlerdi. Türkleşmenin ve İslâmlaşmanın imbiğinden geçmek modernizasyonu mazur kılmak için gerekiyordu.
Bu yolda III. Selim saltanatı Batılılaşmayı İlmiye sınıfının mahiyetini değiştirerek başlattı. O tarihten itibaren İslâmî olan helâl olan değil devlet menfaatini koruyan olarak anlaşıldı. Gündelik hayatta modernliğe doğru ilk adımı II. Mahmut saltanatında başımıza bir püsküllü belâ kondurarak attık. Sonrası çorap söküğü gibi geldi. Kendimize ait ne varsa onu terk etmemize halkın verdiği isim modernleşmeydi. Gerçekte yaptığımız Dünya Sistemi’nin bizden talep ettiklerini harfiyen yerine getirmekten ibaretti. Bizden istenenden daha çoğunu verdik. Dünya nereye gidiyorsa biz de oraya mı gidiyorduk? Neresiydi dünyanın gittiği yer?
Dünyanın gittiği yeri ne fikir adamlarının, ne de sanatçıların çoğunluğu beğeniyordu. Ütopyacılığın hızıyla yol alan bilim bile bütün hataların zaman içinde, yani gelecekte giderileceği inancına yaslanarak yaşıyordu. İrili ufaklı bütün devletler yerlerini Dünya Sistemi’nin kendilerine açtığı sahada arıyordu. Dünya Sistemi’nin kendi keyfine göre açtığı bir yer var mıydı? Hayır, yoktu. Sistem yapısı gereği mali hegemonya ilkesine sıkı sıkıya bağlıydı. I. Cihan Harbi Avrupa’nın kibrini yere çaldı. Almanya ve Fransa arasında cereyan eden ve insanlığa sığmayan bir canavarlığı yansıtan Verdun savaşından sonra Avrupa’nın gelişmişliğinden ve ileriliğinden bahsetmek imkânsızdı. Büyük savaştan hemen sonra sanat alanında patlak veren Dadaizm ve 1924’te bir manifestoyla ortaya çıkan Sürrealizm doğruya yaklaşmak için bilinçten ziyade bilinçaltına müracaatı öneriyordu. II. Cihan Harbi yalnız Sürrealizmin siyasete yansıması gibi görünen Faşizmin ve Nazizmin sonunu getirmekle kalmadı devletlerin iki ayakları üstünde durabilmek için halklara değil, Dünya Sistemi’ne yaslanmak mecburiyeti altında olduklarını gösterdi.
Ben bugün Donald Trump’ı sanki Mesihmiş gibi tasvir eden çizime bir Salvador Dali veya René Magritte tablosuna bakar gibi bakıyorum. Yani bütün dünya II. Cihan Harbi’nden sonra kuru gürültüye pabuç bırakarak yaşıyor. Hepimiz Churchill’in uydurduğu, SSCB’nin “Hür Dünya” ile kendisi ve uyduları arasına çektiği “Demir Perde” martavalına kolayca kandık. Hitler’in propaganda bakanı Göbels’in dediği gibi bir yalan ne kadar büyük olursa ona inanan insan sayısı da büyük oluyor. Budur “Soğuk Savaş” yalanına SSCB haritadan silininceye kadar milyarlarca insanın inanmasının sebebi. Batı bize Kore’de, Vietnam’da, Afganistan’da, Irak’ta, Venezüella’da hep yalan söyledi. Yalan söylemeğe çöküp bir tarih yarası haline düşünceye kadar devam edecek.
İsmet Özel, 26 Zilkade 1447 (13 Mayıs 2026)
İkaz: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi yasaktır. Ancak kaynak gösterilmesi (İstiklâl Marşı Derneği internet portalinde yer aldığının ifade edilmesi) ve bu sayfaya doğrudan aktif bağlantı verilmesi şartıyla yazının kısa bir bölümü iktibas edilebilir. Eser sahibinin tayin ettiği usule bağlı kalmak suretiyle bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı Kanun hükümlerine tabidir.
Fahri Genel Başkanımız Şair İsmet Özel'in okurken hem sağdan hem soldan başlanan kitaplarının sekizincisi olan “İSLÂMLA DAMGALANMIŞ VAROLUŞ” neşrolundu.
Şimdi diyoruz ki dünyada mali hegemonya olarak işleyen bir sistem var. Bu sistem bütün insanları kendi emrinde çalıştırıyor.
İçinde iki CD ile ciltli olarak sunulan Erbain'in bu hususi baskısı bütün


