MUKAVEMET VE HAMLE
İSMET ÖZEL
.

Yazılarımı okuyanlar benim kurtuluş reçetesi olarak direniş ve atılımdan söz ettiğimi bilir. Modern çağda hiçbir Batılı gücün müstemlekesi olmamışlığıyla övünen Türkeli beynelmilel arenada yeniden saygınlık kazanmak için neye direnecek ve hangi yönde bir atılıma kendini hazırlayacak? Türk devleti en güçlü göründüğü dönemde bile müstemlekeci olmadı. Olmasına gerek yoktu. Çünkü Osmanlılar Hıristiyanların XIX. yüzyılına kadar gayri-Müslim reayadan cizye (kelle vergisi) alıyordu. Müslümanlar devlete haraç vermezdi. Haraç vermekten berî oldukları için onlara “beraya” denirdi.

Türkler tarih sahnesine gayri-Müslim yetkeyi kendi sınırlarına geri çekilmeğe mecbur bırakarak çıktı. Bunun anlamı Türklerin yerlerini dünyanın denetleyicileri seviyesinde almaları demekti. Denetleyicilik Türkler için keyfe keder bir iş değildi. İşlerine bir vatan edinerek başladılar. Önce Bizans toprakları Gaza Beylikleri ’nin denetiminde İslâm kültürüyle kucaklaştı. Bunu Hıristiyanlığın başkenti Konstantiniye’nin yerini İslâm’ın en itibarlı merkezi İstanbul’a bırakması takip etti. Balkan fetihlerinden ve Kırım’ın Osmanlı yönetimi altına girmesinden sonra Avrupa’dan Çin’e ve Hindistan’a ulaşan dünya ticaret yollarının denetimine Müslümanların el koyması Türkleri eski dünyanın efendileri haline getirdi. Avrupa yeni efendilere karşı isyanı kapitalizme hız kazandırarak başlattı. Öyle ki, Avrupa’da servet edinmenin yolu müstemlekeciliği istismar etmekten ve zemin olarak bilhassa Britanya kolonilerini kullanmaktan geçiyordu. Dünya Sistemi’nin bu kendine mahsus tıkır tıkır işleyişi I. Cihan Harbi’nin patlak vermesine kadar devam etti.

Modern Çağ denilince birçok tarihçinin aklına artık Rönesans, Reform, Fransız İhtilâli gelmiyor. Öyleyse ne takılıyor birçok tarihçinin aklına Modern Çağ denilince? Tarih sahnesinden imparatorlukların çekilmesi… I. Cihan Harbi Rus Çarlığı, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu, Osmanlı Mülkü gibi yapıların sonunu getirmekle kalmadı. Sanat alanında Dadaizm ve Sürrealizm güzellik istikametindeki adımda akıldan medet umulamayacağının belirtisi oldu. Öte yanda kapitalizmin gün yüzüne çıkardığı bazı milletlerin hayal gücünün parladığına şahit olduk. İtalyanlar Faşizm etkisiyle Roma İmparatorluğu’nu ihya etmeği tasarladı. Almanlar Nasyonal Sosyalizm ’in kendilerine bin yıllık hayat sahası açacağına içtenlikle inandılar. Beri yanda I. Cihan Harbi’nin mağlubu ilân edilen Türkler gerçeklerle baş başa bırakıldı. Türkler dünyanın aldığı son şekil karşısında ya tarih sahnesinden kovulmağı kabullenecek veya istiklâlleri uğruna şahadeti kucaklayacaklardı. Türkler arasındaki bir avuç Müslüman ikinci şıkkı tercih ederek Türk topraklarının işgaline direnen orduya destek verdi. İstiklâl Harbi bu destekle başlamış oldu.               

İstiklâl Harbi başladı ve fakat sona ermedi. Sakarya Meydan Muharebesi’nin Türk zaferiyle sonuçlanması hem içeride, hem de dışarıda birçok zihinde İstiklâl Marşı’nda geçen “Doğacaktır sana vadettiği günler Hakk’ın” hükmünün yerini bulduğu izlenimi uyandırdı. Ülkemizde hâlâ bu izlenimin tesiri altında yaşayan milyonlarca insan var. Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk ve son Başvekili Adnan Menderes’in asılarak idamı Hakk’ın Türklere vadettiği günlerin doğmadığının ispatıdır. İşine “Devr-i sabık yaratmayacağız” şiarıyla başlayan Menderes modernlikle İslâm arasında uzlaşmacı bir yol takip ediyordu. İnkılâpların halk tarafından benimsenmiş olanlarına ilişmeyeceklerini ve halkın benimsemediği inkılâplara boyun eğdirmek için bir girişimde bulunmayacaklarını dile getirmişti. Türkeli’nde 27 Mayıs 1960 darbesinden bugüne iç siyaset tepeden tırnağa beynelmilel sermayenin güdümünde mesafe kat etmektedir.

Köye gelen yabancıların köy odasında ağırlandıkları zamanlarımız oldu. Her öğün köyden bir aile misafirin gıdasını temin ederdi. Akşamları vakti müsait köylüler onu ziyaret ederdi. Bu ziyaretler boş geçmezdi. Köylüler misafiri sual yağmuruna tutardı. Misafir daha önce gezdiği yerleri, işittiği hikâyeleri naklederdi. Kısacası, her misafir köylüleri bildiği dünyadan haberdar ederdi. Köy odaları sayesinde Türk köylüleri çok uzak yerlerin olduğu kadar, tanımadıkları insanların bilgisiyle donatılmış olurlardı. XIX. Hıristiyan yüzyılında andığım uygulamadan mahrum Avrupalı köylüler Türk köylüleri karşısında cehalete saplanmış sayılırlardı. Türk köylüleri erkeklerde vasıf arayan kimselerdi. Vasıf tecrübeyle, bilgiyle kazanılıyordu. Uzun yıllar askerlik yapmamış olana kız vermemek âdeti köylüler arasında yaygındı. Bütün bunları size şimdiki durumumuzun vahametini kavrama gücünüz yükselir beklentisiyle anlattım. Uzun zamanda Batılılaşma siyaseti köylülerin şehirlileri “yaban” saymalarına yol açtı. Köylülerin içinden çıkan tahsil görmüş kişiler toplum tabakaları arasındaki ilişkileri içinden çıkılamaz hale getirdi.

Tarihe bakın: Orada hem tarihin yükü altında ezilmiş, hem de tarih içinde yaşadıklarını bir imkân, bir fırsat şekline çevirmiş milletler göreceksiniz. Türkler tavırları itibariyle tarihin yükü altında ezilmeğe mi, yoksa tarihlerini fırsata dönüştürmeğe mi eğilimlidir? Bu suali yerli yerince cevaplandırabilmemiz için Türk tavrı hakkında bir donanıma ulaşmamız lâzım. Halimize bakınca başımıza böyle bir şeyin gelip gelmeyeceğini kestiremiyorum. En iyisi bu yazıyı bir fıkrayla bitirelim: Avrupa’da bir inşaatta bir İtalyan, bir Polonyalı, bir Türk aynı birimde birlikte çalışıyorlarmış. Öğlen arası her üçü de evlerinden getirdikleri nevaleleri tüketiyorlarmış. Ne var ki, bu durumdan üçü de çok şikâyetçi imiş. Çünkü evden getirdikleri çıkından her gün aynı yiyecek çıkıyormuş. Sabırları taşmış her üçünün de… Demişler ki, başımıza yarın da aynı şey gelirse inşaatın en tepesinden atlayıp intihar edeceğiz. Bu kararlarını diğer iş arkadaşlarına da bildirmişler. Korktukları başlarına gelmiş: Çıkınları açtıklarında karşılarına her günkü, aynı nevale çıkmış. Üç işçi sözlerini tutmuş: Her üçü de inşaatın tepesinden atlayıp intihar etmiş. Hadise haberdar olan herkesi; ama bilhassa işçilerin karılarını sarsmış. İtalyan kadın “Akıl almaz bir şey” diyormuş. “İtalyan mutfağı çok zengindir. Şikâyetini bana söyleseydi ona her gün başka bir şey hazırlayabilirdim”. Polonez kadın da benzer yakınmalarda bulunuyormuş: “Polonya ziyafetleriyle meşhur bir ülkedir. Şikâyetinin ne olduğunu bana bildirseydi ona nefis şeyler hazırlamam işten bile değildi”. Asıl harap olan Türk kadınıymış. “Olamaz” diyormuş Türk kadını. “Ertesi öğlen ne yiyeceğini geceden hazırlayan kendisiydi”.

İsmet Özel, 6 Şevval 1447 (25 Mart 2026)


İkaz: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi yasaktır. Ancak kaynak gösterilmesi (İstiklâl Marşı Derneği internet portalinde yer aldığının ifade edilmesi) ve bu sayfaya doğrudan aktif bağlantı verilmesi şartıyla yazının kısa bir bölümü iktibas edilebilir. Eser sahibinin tayin ettiği usule bağlı kalmak suretiyle bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı Kanun hükümlerine tabidir.