BAŞLARSAN BAŞLATIRSIN
İSMET ÖZEL
.

Gayeleri birbirlerinin dünya hayatına son vermek olan iki cengâver karşı karşıya gelmişse ve iki taraftan biri Müslüman ise Mü’minin beyanı şöyle olur: Hamle et ya kâfir! Bu sözün muhatabı hamle etmeyecek olursa çatışma cereyan etmez. Hamle etmeği reddedenin hükmen mağlup sayıldığını söyleyebiliriz. Niçin Müslüman hamle etmiyor da kâfirin hamle etmesini bekliyor? Bu sualin cevabı İslâm’ın özünde yatmaktadır. İslam’ın özü dediğimiz şey karşımıza “emr-i bil maruf ve nehy-i anil münker” dolayısıyla çıkıyor. Yani İslâm der demez sadece Hıristiyan takviminin VII. asrında tebellür etmiş dini anlamayız. Biz Müslümanlar işimize Allah’ın gönderdiği bütün elçilerin ve Allah’ın indirdiği bütün kitapların hakk olduğuna iman etmekle başlarız. Müslüman toplumun her ferdi imana kavuşmamış herkese iyiliği emretmek ve o kimseyi kötülükten sakındırmakla mükelleftir. Vaziyetin böyle olması yüzünden beşer özelliklerinin yerini insan niteliklerine bırakma sürecinde İslâm kültürünün ferdiyeti her şeyden üstün tuttuğunu anlamamız mümkündür.

Kendini İslâm’a değil de Batı kültürüne teslim etmiş kimseler fert ve toplum denilince birbirlerine zıt iki kavramla karşılaştığını sanır. Kur’an bize bu tarz fikriyatın gerçek olmadığını, fert denilince bir topluma mensup kişilerin her birinin kast edildiğini öğrenmemiz için indirilmiştir. İslâm’a girmek İslâm ümmetinin tamamının sorumluluğu altına girmektir. Yani İslâm tarihi sözünü işittiğimiz zaman Hakk’a riayet eden, bâtıla galebe çalanların tarihini anlamamız isabetli olacaktır.

İster mesuliyet deyin, isterseniz sorumluluk insanın bir fert olarak kendini görevli biri olarak hissetmesi akla ilk önce ağır başlı, çatık kaşlı bir kimseyi getiriyor. Modern hayatın akışı bunu adeta kaçınılmaz kılmış gibi. Oysa Müslümanı sadece ciddiyeti sebebiyle Müslüman saymak içimizi ferah tutmamız önünde bir engeldir. Dikkat gösterilmelidir ki, biz Müslümanlar ciddiyetimizi bilhassa Hakk–Bâtıl ayrımı yaptığımız alanda belirgin kılarız. Bu ayrımdan taviz verdiğimiz her hususta insanları vahdete çağırma imkânımız ve inandırıcılığımız kayba uğrar. İslâm’ın beş şartını yerine getirmek kişiyi küskünlüğe, dargınlığa, kelepçelenmişlik duygusuna sürüklemez. Tam tersine İslâm’ın beş şartını yerine getiren kişi hayatla kurulabilecek en sağlıklı yolu keşfetmiş demektir. Nasıl?

Namazla başlayalım. Halk arasında öbür dünyada hesabı verilecek ilk şeyin namaz olduğu hükmü çok yaygındır. Namazla başlamak demek ilk irtibatımızı âlemle kurduğumuzu belirtmekle eş anlamlıdır. Çünkü Müslüman olarak âlemlerin Rabbinin bir kuluyuz. Akşam ezanı bize güneşin batmasıyla bir günün bittiğini yeni bir günün başladığını haber verir. İslâm bize havanın kararmasına rağmen bir tazeliğin baş gösterdiğinin haberini veriyor. Akşam namazını kılmak beş vakitten ilkini kılmak demektir. Dünyanın hayhuyuna daldığımız nispette güneşin doğmasına yakın kıldığımız namazın ilk namazımız olduğunu sanırız. Hâlbuki Müslüman saatini esas alarak işin aslına yaklaşan Müslümanlar sabah namazına “orta namaz” der. İkinci vakit yatsı vaktidir. Demek ki sabah namazı saydığımız vakit beş vaktin üçüncüsü, ortasıdır. Öğle ezanı okunduğunda dördüncü vakit girer. Son vakit ikindi vaktidir. Sualimizi tekrarlayalım: Beş vakit namaz kılma işinin aslı nedir? 

Günde beş vakit namaz kıldığımızda Allah’ın insana dünya hayatında verdiği nimetin kıymetini teyit ve takdir etmiş oluruz. “Felek çarkın kırılsın” demekten geri durmuş, ilâhi nizam içinde bulunmaktan duyduğumuz memnuniyeti ifade etmiş oluruz. O halde kendimize soracağız: Hay olanla, tabiatla kucaklaşmak niçin küskünlüğe sebep olsun? Yaratıcısıyla içkin (mündemiç) bağı tesis etmiş olanı tersliğe zorlayan nedir? Hiçbir şey. Müslümanca yaşama başarısına ermiş olan tartıyı doğru tartmış olmaktan zevk alacaktır. Bu zevk ânında dünyanın, modern dünyanın zorlamalarına meydan okuma zevkine dönüşecektir. Bu zevkin sayesinde insanoğlu o güne kadar fark edilmemiş bir hayır yolu açmağa veya Rasulullah’ın hayır yolunu takip etme ferahlığına erecektir. Unutmayalım: Kendimiz başlamazsak bir başkasını başlatma imkânı bize verilmeyecek. Kur’an-ı Kerîm’in nâzil olması bize insanî vasıflarımızı azamiye çıkarma yolunu açtı. O günden bu güne o yolda yürümek kaç kişiye nasip oldu? Birisi karşımıza çıkıp “Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar” dediği zaman kabahatin doğru söylemek olduğunu düşünür olduk. Hislerimiz Müslüman olarak görevimizin kovucuları ıslah etmek olduğunu düşünemeyecek kadar köreldi.

İsmet Özel, 27 Cemaziyelahir 1447 (17 Aralık 2025)


İkaz: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi yasaktır. Ancak kaynak gösterilmesi (İstiklâl Marşı Derneği internet portalinde yer aldığının ifade edilmesi) ve bu sayfaya doğrudan aktif bağlantı verilmesi şartıyla yazının kısa bir bölümü iktibas edilebilir. Eser sahibinin tayin ettiği usule bağlı kalmak suretiyle bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı Kanun hükümlerine tabidir.