BİZE HER ŞEYİ ALLAH'IN BİLİYOR OLMASI KÂFİ GELMELİDİR

İstanbul şubemizde bayramlaştık. Fahri genel başkanımız İsmet Özel bayramlaşma münasebetiyle bir konuşma yaptı.

Selamun Aleyküm

Hepinizin Kurban Bayramı’nı tebrik ederim. Bayramlarda bu masaya oturmak teamül haline geldi. Ben de bu bayram hepinize masadan hoş geldiniz diyorum.

İslam deyince ne anlamak gerekir? Bu bence Kur’an’ı Kerim nazil olmaya başladığı andan itibaren bir soru işareti olarak insanların arasında yaşıyor. Yani insanlar İslam deyince bundan ne anlamak gerektiği konusunda yüz yıllardan beri anlaşabilmiş değiller. Yaşadığımız zaman içinde -şimdi Hıristiyan takvimine göre yirmi birinci yüzyılda yaşıyoruz, İslam takvimine göre on beşinci yüzyılda yaşıyoruz- iki önemli savaş cereyan etti. Neden önemli diye soracak olursanız bu savaşlar yani Birinci ve İkinci Dünya Savaşı Avrupa’da yeni bir çağı başlattığına inanan insanların, bu çağın nimetlerinden yararlanma konusunda yaptıkları yarışla alakalıdır ve kendiliğinden olmuş olaylar değildir, ikisi de kasıtlı olarak sonunda savaşı kazanacak olanın başlattığı savaşlardır. Yani iki savaşı da Britanya ve Amerika Birleşik Devletleri başlatmıştır ve sonunda ikisi de bu savaşın sonuçlarından yararlanmışlardır. Onun için bunlara dünya savaşları diyoruz. Yani çok insan, çok millet savaşa katıldığı için değil bu dünyanın kaderine hâkim olmak isteyen, hâkim olduğuna inanan insanların aralarında yaptıkları bir savaş olması yüzünden. Her iki savaşın da galipleri değişik fakat mağlupları belli: Almanya. Enteresan bir şey. 1990 yılında Doğu Almanya’yla Batı Almanya birleşti denir basında, medyada böyle bir haber yayılır. Gerçekte böyle olmamıştır. Gerçekte olan şey servet elinde bulundurmak bakımından daha yukarıda olanın yani Batı Almanya diye adlandırılan bölgenin Sovyet işgalinde olan bölgeyi satın alışıyla alakalıdır. O günleri yaşayanlar hatırlamalıdır, hatırladıklarını sanmıyorum ama hatırlamalıdır ki Ruslar kendi işgal kuvvetlerini kendi ülkelerine çekebilecek mali güce sahip değillerdi. Yani bunu da Almanya yaptı. Onları kendi ülkelerine postaladı. Almanya Avrupa’daki milli birliğini temin eden iki ülkeden biridir. Birincisi ve ilki İtalya’dır. İtalya milli birliğini 1862 yılında tamamladı. Piyemonte Krallığının öncülüğünde diğer küçük devletler büyük birlik içinde eritildiler ve bir İtalya ortaya çıktı. O zaman öyle bir espri yapılıyordu: “İtalya’yı elde ettik şimdi sıra İtalyanlarda” çünkü İtalya doğmadan önce İtalyan yoktu. Ama garip bir şekilde Almanya doğmadan önce Almanlar vardı. Hatta bazı ülkelerde Alman olduğunu söylemek kanuni takibata uğramaya sebep oluyordu. Çünkü adam diyelim ki Bavyeralıydı, ben Bavyeralıyım demen lazımdı diyorlardı ona ama adam ben Alman’ım diyordu. Tabii iki milletin geçmişiyle de alakalı bir şey. Tarih kitaplarında -hepiniz ilk mektebi, orta mektebi, liseyi okudunuz- orada bir Roma İmparatorluğundan söz edilir. Roma İmparatorluğu bin yıl sürmüş bir devlettir Bizans’ı da eklersek. Doğu Roma’ydı Bizans. Yani önce imparatorluk Doğu ve Batı olarak ikiye ayrıldı. İki ayrı devlet olarak bir süre varlığını devam ettirdi. Sonra Batı Roma barbarlar akını -bunlar tabii resmi tarihin tabirleri, yanlış buluyorsanız benim bunu bildiğimi de bilin- sonucunda ortadan kaldırıldı. On sene sonra, 1871’de Alman İmparatorluğu ilan edildi. Nerede ilan edildi? Versay sarayında. Versay sarayı neresi? Paris’in çok yakınında bir bölge Versay. Ben kendim de gittim gördüm. Büyük bir saray yani gezdiğimi söylersem yalan söylemiş olurum. Öyle gezilebilecek kadar kolay bir yer değil yani çok büyük bir yer. Bir miktar gördüm, bir fikrim var yani Versay hakkında. Versay’da imparatorluk ilan edildiği için Birinci Dünya Savaşı’nın sonunda Almanya’yla yapılan barış antlaşması yine Versay’da yapıldı. Versay Antlaşması dediler ona. Ve Almanya’ya çok ağır mali yükler getirdi bu antlaşma. İkinci savaş -arada 1918-1939 yirmi seneye yakın bir süre var- çok büyük sermayenin Birinci Dünya Savaşı’nda halletmeyi düşündüğü fakat halledemediği meseleleri bu yeni savaşta halletmeyi ümit ederek başlattıkları bir savaştır. Savaştan hemen önce bir Nazi-Sovyet paktı vardır. Nasyonal sosyalist Almanlarla komünist Ruslar Polonya’nın paylaşılması konusunda anlaştılar. Ve Hitler bu anlaşmanın sonucu olacak bir şeyi hayata geçirmek üzere Polonya’ya saldırdı. Ve Alman parlamentosu diyebileceğimiz Reichstag’da bir konuşma yaptı. Yani İngilizler ve Fransızlar nereden çekilmemi istiyorlarsa çekilmeye hazırım mesajını verdi. Fakat bu mesaj hiçbir işe yaramadı. İngiltere Almanya'ya savaş ilan etti.

Savaş biliyorsunuz çok kötü şartlarda cereyan eder. Hangi savaş olursa olsun. Bu iki dünya savaşı da çok kötü şartlarda cereyan etti ve savaşın sonunda bilhassa mağlup olan ülkeler büyük mahrumiyetler karşısında kaldılar. Almanlar Berlin sokaklarında patates ekmek zorunda kaldılar. O kadar kötü durumdaydılar. Ben bir Alman genciyle tanıştım Günter isminde. Bu Deutsches Orient Institut’te çalışıyordu, “Biz” diyordu “yemekten sonra tatlı niyetine elma kabuklarını sobanın üzerinde kavurur öyle yerdik.” Yani bu kadar büyük bir mahrumiyet vardı Almanya'da. Fakat Almanya'da sonradan Ludwig Erhard isminde ekonomi işlerine bakan “Bakan” bir kitap yazdı: Wohlstand für Alle-Herkes İçin Refah. Ve bir yol gösterdi. Almanya bu berbat durumdan kurtulmak için şunları, şunları, şunları yapmalıdır diye bir harita çizdi. Almanlar bu kitabı benimsediler ve tavsiyelerini yerine getirdiler. Bu tavsiyelerini yerine getirme dönemi boyunca -kaç yıl sürdü bilmiyorum, aşağı yukarı 8-10 yıl sürmüş olabilir- bütün Alman çalışanları aynı parayı aldılar. Yani bir devlet dairesinde çalışan odacıyla o devlet dairesinin müdürü aynı parayı aldı. Yalnız Almanlar dediler ki biliyoruz bu bir haksızlık, şüphesiz ki müdürün hak ettiği para daha fazladır. Onu kayda düşürdüler yani her adamın gerçekte hak ettiği parayı bir tarafa yazdılar ve dediler ki biz bu işin hakkından geldiğimiz zaman bu parayı vereceğiz. Nitekim öyle yaptılar. Almanya iktisadi bakımdan öyle büyük bir gelişme gösterdi ki iktisadi bakımdan dev fakat siyasi bakımdan cüce bir ülke olarak adlandırılmaya başlandı. Çünkü Amerikan siyasetinin bir milim dışına çıkamaz durumdaydılar Federal Almanlar.

Anlatılacak çok şey var tabii yani çünkü çok değişik şeyler oldu, çok büyük yasaklar vardı, çok büyük kaçamak yolları denendi vesaire, bugüne gelindi diyelim. Bugün geldiğimiz yer matah bir yer değil. Şimdi Allah Hıristiyan yirmi birinci yüzyılında Kurban Bayramı’nı idrak etmek lütfunu esirgemedi bizden. Kurban ne demektir? Bu sorunun cevabını vermeden önce bizim iki bayramımız var. Birisi Ramazan Bayramı, İyd-i Sagir denir ona, küçük bayram çünkü üç gündür tatil. İyd-i Kebir dedikleri Kurban Bayramıdır çünkü tatil dört gündür. Bu iki bayram Rasulullah tarafından tayin edilmiş bayramlardır. Çünkü cahiliye devrinde müşrik Araplara o dönemin hâkim zümreleri iki sevinç günü vermişler. Rasulullah da diyor ki ben de size iki sevinç günü vereceğim ve veriyor bu şekilde. Birisi bir ay boyunca oruç tuttuktan sonra idrak ettiğimiz Ramazan Bayramı, diğeri de -eskiden onun şakası yapılırdı çünkü cahil gazeteciler “Bu sene de Kurban hac mevsimine denk geldi.” demişlerdir- Bunu söyledim sorunun cevabını vermeden önce çünkü Kurban ve Ramazan Bayramı gerçekten sevinç günü müdür? Bunu kendi kendimize sormamız lazım. Hani adam Müslüman'a sormuş “Siz demiş Ramazan'dan niye nefret ediyorsunuz?” “Ne münasebet” demiş “biz Ramazan'ı çok severiz işte her Ramazan ayı başladığında merhaba ya Ramazan diye ilahiler söyleriz, ondan sonra da elveda diye gidişinde de ilahiler söyleriz, biz Ramazan’ı severiz” demiş. “Ya öyle mi?” demiş, “peki neden oruç günleri bitince bayram ediyorsunuz?” demiş. Bu işin şaka tarafı tabii. Her ikisi de gerçekten İslam dinini hayatının meselesi haline getirmiş olan insanlar için çok önemli. Neden? Çünkü -dünyada hiçbir dinde yok bu, yani kitaplı dinler, kitapsız dinler diye ayrım yapıyorlar yahut kitaplı İbrahimî dinler falan filan diyorlar, onlarda da yok, sadece İslam'da var- bir ay boyunca bütün Ümmet-i Muhammed güneşin doğuşundan güneşin batışına kadar hiçbir şey yemiyor, hiçbir şey içmiyor, cinsî münasebette bulunmuyor. Bunun bir manası olması lazım. Neden böyle yapıyorlar? Çünkü biz itikadımıza sadık kaldığımızı oruç tutarak gösteriyoruz. Yani bütün insanlığa diyoruz ki “Bizi yediğimiz, içtiğimiz veyahut cinsel temasta bulunduğumuz vakıalar yaşatmıyor, bizi yaşatan Allah'tır.” Bu mesajı vermek için bir ay boyunca yemiyoruz, içmiyoruz ve cinsî münasebette bulunmuyoruz. Bunu yapmış olmanın sevinci var Ramazan Bayramı'nda. Bunu gerçekleştirmiş olmanın sevincini yaşıyor ve yaşatıyoruz. Kurban Bayramı ise sadece bir gün fazla olması yüzünden değil mânâ itibariyle de Ramazan Bayramı'ndan bir basamak yukarıda. O da nedir? Kurban yakınlık demek, karabet. Biz kendimizi Allah'a terk etmiş insanlarız. Müslüman olmamız bunu gerektiriyor. Bu vakıayı can alarak yaşatıyoruz. Dikkat edin! Kurbanlık hayvanların noksanı yoktur, kusursuz hayvan kurban edilebilinir. Yani öküzün bir boynuzu kırıksa onu kurban edemeyiz ya da hasta bir hayvansa. Yani Allah'ın bizden istediği; sevdiğimiz, vazgeçemeyeceğimiz, kendisinden devamlı istifade ettiğimiz şeyi kurban etmektir. Yani kendimizi kurban etmektir. Kendimizin nasıl kurban edileceğini kurban ettiğimiz hayvanla gösteririz. Bu, öğrenmemiz gereken bir şeydir. Çünkü İslâm denince ne anlaşılması gerektiği sorusuna benim cevabım, “hayatımızın harikuladeliğini anlamak” olmalıdır. Yani biz maddî diye bildiğimiz şartların esiri olarak bu dünyada bulunmuyoruz, biz bu dünyada bir görevi yerine getirmek üzere bulunuyoruz. Yani biz bu dünyaya salıverilmiş insanlar değiliz, biz bu dünyaya bırakılmış insanlarız. Bizi bir nöbet yerine bırakır gibi Allah bu dünyaya bırakıyor ve biz elimizin altındaki her şeyden birinci derecede sorumluyuz. Onun için hayır işlediğimiz zaman merkezden muhite doğru işleriz. Yani en yakınlarımızın istifade etmediği hayır hayırlığından bir şey kaybeder. Yani bütün Müslümanlar en yakınlarını helal dairesi içine sokarak hep beraber olmanın tadını çıkarırlar. Onun için bayramlarda küskünler barışır. Yani aslında normal hayatta bile üç günden fazla küs durmak iyi karşılanmaz İslâm'da.

Dünyada bulunmak belli bir ömür yaşamış olan herkes için huzursuzluk verici bir şeydir. Çünkü dünyada en yakınlarımızın ihanetini, en sadıklarımızın vefasızlığını falan görmüş olabiliriz ve o yüzden herkes yüzyıllar boyunca hep “zemâne”den şikâyet eder. Çağın bozukluğunu şikâyet konusu ederiz. Bu dünyanın gidişatındaki çarpıklık modern çağda çok farklı ve etkileyici bir biçim aldı. Türkler Bizans'ı yok etti. Önce Anadolu topraklarını ele geçirdiler sonra İstanbul'u fethettiler. Balkanlar'ı Viyana önlerine kadar kendi topraklarına kattılar. Ve böylece Hindistan'a ve Çin'e giden ticaret yollarını kontrolleri altına aldılar. Hindistan'a ve Çin'e giden ticaret yolları Türkler tarafından kontrol altına alınınca Avrupalılar kendilerini geçindirecek imkânlara kavuşmak için geleneksel ticaret yollarının dışında bir Hindistan'a gitme yolunu bulmaya çalıştılar. Ve bu yüzden ilk önce o sırada gemici olarak ün salmış iki devlet İspanya ve Portekiz gemicileri Afrika kıyısından giderek, Ümit Burnu'nu geçerek Hint Okyanusu'na açıldılar. Bu, o sırada Türklerin başında bulunan padişahın doğuya sefer yapmasına sebep oldu. Neden? Çünkü Portekizliler Arap Yarımadası'na asker çıkarmışlardı. Yani Mekke ve Medine'nin selâmeti tehlike altındaydı. Bu tehlikeyi savmak için Mekke ve Medine'nin Osmanlı toprağı sayılması gerekiyordu. Bunu sağlamak üzere Yavuz Sultan Selim doğuya sefer yaptı. Önce Çaldıran'da İranlıları devre dışı bıraktı. Sonra Mercidabık, Ridaniye savaşlarıyla Memlüklüleri devre dışı bıraktı ve böylece Mekke ve Medine Osmanlı toprağı sayıldı. Fakat o dönemde fiili kılıç gücü o kadar etkili bir şeydi ki Yavuz Sultan Selim olsun, Kanunî Sultan Süleyman olsun daha niceleri aynı zamanda halife olduklarını haykırmadılar. Halifelik Osmanlı İmparatorluğu gücünü tamamen kaybettiği sırada su yüzüne çıkarıldı. Ve bunu en çok konu eden kişi de II. Abdülhamid oldu. Çünkü II. Abdülhamid aslında bunu İslâmcılığından yapıyor değildi. Bunun siyasi bir koz olduğunu bildiği için bütün Müslüman olmayan toplumlara gözdağı veriyordu. Batılılaşma konusunda II. Mahmud’dan, III. Selim’den, I. Abdülhamid’den, Abdülmecid’den geri kalmayan birisiydi. Yani Türk topraklarında harbiye, tıbbiye, mülkiye okullarını açan Abdülhamid’di. Rüştiyeleri açan yine Abdülhamid’di.

Şimdi hikâyemizin Hindistan’a gitme yolu kısmına dönelim. Bu çok hayret uyandıran bir şeydi. Çünkü Batılılar öteden beri sadece temas ettikleri gerçekleri esas alırlardı. Büyük İskender’in orduları İndus Nehri’ne varınca Büyük İskender’in askerleri dediler ki “Hah! Nil’in kaynağını bulduk.” çünkü düşünün o bereketli Nil, onun başlangıcına kadar gitmemişler. Bilmiyorlar bu su nereden geliyor. İndus Nehri’ni görünce “Hah!” demişler “buradan geliyor, Nil’den dökülüyor.” Atlas Dağları nerededir, biliyor musunuz? Kuzey Afrika’da. Bugünkü Tunus, Fas, Cezayir’in bulunduğu yerde. Neden o dağların adları Atlas Dağları’dır? Çünkü Yunan mitolojisinde Atlas dünyayı omuzlarında tutan titandır. Yani Antik Yunanistan’da insanlar dünyanın sonunun orası olduğunu düşünüyorlardı. Gide gide ancak dünyanın sonu oraya gidebilir diyorlardı. O sonunda da işte Atlas kaldırıyor onu. Böyle düşünen insanlardı. Onun için büyük keşifler dediler o deniz yolculuklarına. Çünkü sadece Amerika’nın keşfedilmesine yol açan seyahat değil, diğer seyahatler de yapıldı o sıra. Yani mesela bugün Avustralya dediğimiz bir ada var, çok büyük bir kıta aynı zamanda. O da bilinmiyordu. Yeni Zelanda bilinmiyordu. Buralar İngiliz gemicilerinin yeni yerleşim yerleri olarak tanıyıp tanıttıkları yerler oldu. Ve hâlâ göç alıyorlar yani göçmen kabul ediyor iki ülke de. Kanada da öyle, Kanada da kabul ediyor göçmen. Amerika Birleşik Devletleri de kabul ediyor. Çünkü çok büyük toprakları var. Büyük bir hadise kabul edildi bu. Yalnız bu seyahat yeniliği değildi. Bununla birlikte zihnî verimler de çiçek açtı. Yani onlara göre çiçek açtı tabii. Bizim için bu ne kadar hayırlı bir şeydir onu ayrıca konuşmak lazım.

XVII. Yüzyıl, İngiliz filozofu Whitehead tarafından “Dâhiler Yüzyılı” olarak adlandırılır. Çünkü bütün o bilimsel çalışmaların dönem başlatıcı kişileri XVII. Yüzyıl’da yaşamıştır. Fakat XVIII. Yüzyıl bütün bu bilimsel gelişmelerin uzantısı olarak “Aydınlanma Çağı” olarak tanındı. Yani Batılı entelektüeller, insanlığın ilkelden gelişmişe doğru, basitten bileşiğe doğru ilerlediğini ve aynı zamanda bu ilerlemenin bir gelişmeyi temsil ettiğini kabul ediyorlardı. Dolayısıyla kendileri en gelişmiş, en tekâmül etmiş insan olarak görüyorlardı kendilerini. Diğerlerini de geri kalmış olarak kabul ediyorlardı. Bugüne kadar yaşayan bir terimdir bu “ilerlemiş ülkeler, geri kalmış ülkeler”. Fakat bu tabii geri kalmış ülkelerde tepki uyandıracağı için “gelişmekte olan ülkeler” tabirini tercih ettiler, gelişiyorlar diyebilmek için. Bu mühim bir değişmeyi... Dünya ölçüsünde, Avrupa’da değil sadece. Avrupa kendinin en ilerlemiş kaymak tabakası olduğunu kabul etmesinin yanı sıra diğer ülkelerin de bu gelişmişliği tasdik etmesini bekliyorlardı. Bunda elleri boş çıkmadı. Yani herkes Avrupa’nın örnek alınması gereken bir alan olduğunu kabullendi. Yıllar sonrasında bir İtalyan Marksist Antonio Gramsci bize kapitalizmin bir hegemonya kurarak insanlar üzerinde baskı yarattığını söyledi. Ve dedi ki “Biz komünistler olarak, kapitalizmi reddeden insanlar olarak buna mukabil hegemonya türetmemiz gerekir. O zaman kapitalizmi etkisiz kılabiliriz.” Haklı mıydı Antonio Gramsci? Kısmen. Kısmen çünkü kendisinin de bağlı olduğunu iddia ettiği Marksizm, Avrupa'nın aydınlanma düşüncesinin bir parçasıdır. Karl Marx, Charles Darwin'e mektup yazarak demiştir ki: “Senin biyolojide yaptığın şeyi sosyal bilimlerde ben yapacağım.” Darwin bu mektuba cevap bile vermemiş. Yani Darwin'in bağlı olduğu fikir yapısı Marx'ın da bağlı olduğu fikir yapısıydı. Bilmediğiniz bir şeyi, çoğunuzun bilmediği bir şeyi söyleyeyim: Darwin bu Evrim Teorisi çalışmalarına bir arkadaşı ile beraber başladı. Ve bunlar ikisi, bir görev bölümü yaptılar. Darwin, bugün adında Darwin de olan takım adalarda çalışacaktı, Asya'da. Wallace, yanılmıyorsam adamın ismi, o da Amazonlarda yapacaktı. Wallace gözlemleri sonucunda bu tezi terk etti. Dedi ki: “Ben burada yerli kızlar görüyorum, benim de bu yaşta kızım var, asla bu kızın seviyesinde değiller. Yani bu kızın gelişkinlik seviyesi benim kızımdan çok daha yukarıda.” Vahşileri tetkik ediyor bu adam yani. Bunlar vahşidir diye tetkik ediyor ama görüyor yani ve diyor yani “Bunların kültürü bizim kültürümüzden çok üstün” ve vazgeçiyor o tezden. Dolayısıyla Antonio Gramsci'nin fikri doğuştan sakat doğmuş bir fikirdir. Bir sonuç veremeyecekti. Nitekim bugün 21. yüzyıla geldik. Sovyet rejimi 90 seneye yakın yaşadı. Çin bugün görünüşte bir Çin Komünist Partisi ile yönetiliyor ama hepinizin kolayca fark edebildiği gibi Amerikan ekonomisinin fason işlerini yapıyor. Yani Amerika, Avrupa'nın kendisine bela olmaması için Çin'i alet olarak kullanıyor ve dolayısıyla bundan sonuç da alıyor. Çünkü Çin'de piyano yapılıyor ve bu İtalya'da yapılan piyanodan kalite bakımdan daha aşağıda değil. Yani bir Çin piyanosu aldığın zaman hem Avrupa kalitesini almış oluyorsun hem de daha az para ödemiş oluyorsun.

Dünya bu bakımdan çok derin bir yara aldı. Bugün maalesef yani Türkiye'de karar verme mevkiinde olan insanlar zihni gelişme bakımından acınacak durumdadır. Veyahut o durumda olduklarını izhar etmektedirler. Kendileri daha zeki olsalar bile aptal görünmek zorundadırlar. Çünkü biliyorsunuz şimdi Fenerbahçe Stadı’nın kapısına voleybolcu kızın heykelini dikiyorlar mesela. Bu kadar komik bir şey olmaz. Şimdi bir zamanlar Mustafa Kemal'in Samsun'dan karaya çıkışını temsil etmek üzere bir Mustafa Kemal büstü taşıyan çocuk kullanıyorlarmış. Onu bir televizyon programında dünyanın en komik şeyleri dizisinde göstermişler. Dolayısıyla vazgeçtiler. Şimdi Samsun’da kimse büst taşımıyor yani. Yani şimdilerde mesela voleyboldaki parlaklığımız devam etmiyor dikkat ettiyseniz. Mağlubiyetler tadıyoruz. Hani biz voleybol ülkesiydik? Yani bir dönem öyle bir propaganda yaptılar: Biz voleybol ülkesiyiz. Hiç öyle bir şey yok. Hangi mahallede çocuklar voleybol oynuyor? Futbol oynuyor çocuklar.

Allah'tan ümit kesmek küfürdür. Allah'tan emin olmak, bu da küfürdür. Yani ben nasıl olsa bir yolunu bulur, Allah'ı atlatırım diye düşünüyorsa bazı insanlar, küfrün içindedirler. Çünkü Allah saklı, gizli, açık... hepsini bilir. Fakat ümitli olmamıza sebep olan günübirlik hadiseler vardır. Yani bir dostumuzun hareketi, bir düşmanımızın hareketi bizi şöyle veya böyle hissetmeye sevk eder. Dolayısıyla bir dönem bütün dünya gelecek güzel günlere inanmaya başladı. Çünkü Marksistler bunu söylüyorlardı. İnsanlar dar kafalı. Neden? Çünkü sebep-sonuç ilişkilerini hakkıyla takip edemiyorlar. Mesela bugün İstanbul'da depremden en az zarar göreceğini düşündükleri bölgelerde gökdelenler yükseliyor. Hiç kimse bu altmış katlı yetmiş katlı binaların yetmişinci katına suyun nasıl çıkacağını düşünmeden yaşıyor. Hiç kimse bunu düşünmüyor. Onun için binanın zemininde çok büyük bir su deposu olması lazım. Yani birisi İstanbul susuzluktan kırılıyor dediği zaman peki o gökdelenler de susuzluktan kırılıyor mu diye sormuyor. Kırılmıyorlar çünkü. Ben beş sene Bilgi Üniversitesi'nde hocalık yaptım. Tuvaletlerde üç dakikada bir su boşalır. Yani çiş yaptığın yerde kimse olmasa bile üç dakikada bir oradan şar diye su akar. Çünkü çiş birikmesin diye yapıyorlar bunu. Tabii onun sonucunu alıyorlar, doğru çiş birikmiyor ama bu su nereden geliyor, nereye gidiyor, yani heba oluyor mu olmuyor mu bu hiç düşünülmüyor. Yani böyle şeyler oralarda misliyle oluyor tabii ki.

Hegemonya meselesini ben de ciddiye alıyorum ama Marksistler gibi değil. Çünkü biz sadece Allah'a kulluk eden ve yardımı sadece Allah'tan bekleyen insanlarız dolayısıyla eğer bir hegemonya temsil edeceksek böyle bir aklın ürettiği hegemonya olacaktır o. Ve yakınımıza hakkı ve sabrı tavsiye etmekle mükellefiz. Bize her şeyi Allah'ın biliyor olması kâfi gelmelidir, gelmiyorsa o zaman ürettiğimiz hegemonya şikayetçi olduğumuz hegemonyaya benzeyen bir baskı unsuru haline gelir. Yani bu kadar çene çaldım size. Bunu söyleyebilmek için. Bundan başka bir şey daha söyleyeceğim. Hegemonyanın yanında bir de yetke, otorite dediğimiz bir şey var. Şimdi otorite dediğimiz zaman iki şeyi anlarız: Bir, bize zorla yaptırılan şey. İki, bizim gönüllüce kabul ettiğimiz şey. Yani ayetler ve hadislerle gelen haberler bize zorla yaptırılan şeyler değildir, tam tersine bizim onlara katılmamızı sağlayan şeylerdir. Eğer dünyanın nefes alınabilir bir yer olmasını istiyorsak... Atmosfer bu demek, “átmen” Almancada nefes almak demek, atmosfer, “sphere” küre demek, nefes alınan küre... Nefes alınan kürede yaşıyoruz ama gerçekten nefes alabiliyor muyuz? Evet timsahların, zürafaların nefes aldığı gibi nefes alıyoruz ama insanın nefes alması bu mudur?

Temel bir seçme yapmak zorundayız. Bizden başkasını rahat ettirmek için... Gerçi hadis-i şerifde "لَا رَاحَةَ فِی الدُّنْیَا" diyor, dünyada rahat yoktur diyor, ama gene de biz insanlık zaafımızın bir parçası olarak rahatı arıyoruz. Onun sebebi de şu: İnsanoğlu cennete gitmek için yaratılmıştır yani cennet dediğimiz şey her istediğinin anında gerçekleştiği bir yer olması lazım. Yani insan böyle bir tembelliğe ayarlanmıştır, onun için hepimizde bir rahat etme zaafı vardır. Adam her kundura alışında bir numara küçük alırmış. “Niye böyle yapıyorsun?” diye sormuşlar. “Ya” demiş, “çarşı pazardaki fiyatları görüyorsun, ev kiralarını görüyorsun, karı dırdırını görüyorsun, çocukların zırıltısını görüyorsun, bu durumda,” demiş, “bir oh çekeceğim bir fırsat olması lazım.” demiş. Yani akşam ayakkabılarını çıkarınca bir oh çekiyormuş.

Sevmek Sanatı diye bir kitabı var Erich Fromm'un, kendine göre birçok şey söylemiş. İnsanlar böyle terimler üretmekte mahirdirler, “yaşamak sanatı” da denir. Sevmek bir sanat işi değildir ve insan sevginin kendi içinde doğması için özel bir çaba göstermez. Bu, dünyaya bakışıyla alakalı bir şeydir. Dünyayı yorumlarken kendi yanlışları bazı insanları daha büyük yanlışlar yapmaya sürükler. Sanat dediğimiz şey aslında... Gavurcası "art". İngilizce bir söz vardır, "Art is artificial", Almancada "Kunst ist küntslich" diye söylenir. Sanat zaten insanın üstünde bir şeydir yani insan sanata doğru yükselir ve eriştiği seviyede karakter kazanır. Onun için kötü sanat eserleri makbul değildir. Böylece insanlar da kendilerini bir tasnife konu etmiş olurlar. Kötü eserlerden hoşlanan insanlar kötülükten hoşlanan insanlar haline gelir.

Yani söylediklerim dolayısıyla size bir ufuk açma fikrini taşıyordum, ne kadar becerebildim bilmiyorum ama Allah'tan ümit kesmemek şartlara yenilmemenin ilk belirtisidir. Allah'tan ümit keserek şartların zorlayıcılığını kabullenmiş oluruz. Hz. Ömer'in Müslüman oluş hikayesini bir yerlerden okumuşsunuzdur yahut bir dostunuz size anlatmıştır. Muhammed'i (s allallahu aleyhi ve sellem) öldürmek üzere harekete geçmiş Ömer, birisi demiş ki "Sen Muhammed’i boş ver, sen kendi kız kardeşine bak, o Müslüman oldu." Demişler. Bunun üzerine o da kardeşinin evine yönelmiş ve eve yaklaştığı zaman işitmiş ki Kur'an okuyorlar karı koca. Dinlemiş Kur’an’ı, çünkü Ömer aynı zamanda zamanının Arapça üstatlarından birisi, Arapçayı çok iyi bilen birisi. Ve çok etkilenmiş, yani “Bir tanrıdan bahsediyorlar, bu tanrının gücü bizim inandığımız tanrılarda yok” demiş. Ve o zamandan itibaren biz Ömer'i Müslüman olarak biliyoruz. Ömer’ül Faruk diyoruz, çünkü ayıran Ömer demek Ömer’ül Faruk. Kendisi bir aşiretin başında, Hazret-i Ömer. Hazret-i Ömer Müslüman olunca aşiretin bir kısmı diyor ki "Biz de Müslüman olduk, Ömer Müslüman oldu madem, biz de Müslüman olduk." Ama bir kısmı diyor ki "Hayır, Ömer Müslüman oldu diye ben Müslüman olmayacağım." Dolayısıyla Ömer, ayıran Ömer olmuş oluyor, kabileyi ayırmış oluyor. Onun sayesinde -çünkü o on iki sene yanılmıyorsam halifelik yapıyor. On bir mi? On bir, on iki sene- onun halifelik döneminde bize öğrettikleri son zamanlara kadar işimize yaradı. Bizim Yeniçeri Ocağı tecrübemiz onun gayrimüslim esirlere uygulanan muameleyle alakalıdır. Biz de gayrimüslim çocuklarını devşirerek İslam için savaştırdık. Buna benzer birçok başka uygulamaları var.

Muammer Parlar: Miri toprak için de...

Evet miri toprak için de. Doğru yani çünkü biz Bizans'ı yok ettikten sonra toprakta özel mülkiyeti kaldırdık, toprak Allah'ındır dedik ve cihat ederken yararlılık gösterenlere üç yıllığına o topraklar emanet edildi. O üç yıl boyunca istenilen verim elde edilemezse başka birine vermek üzere toprak birine verilirdi. Yani elimde sihirli değnek yok, yani size dokunarak bir sonuç elde edemeyeceğimi biliyorum ama istediğim bu, istediğim elimde bir sihirli değnek olmasıdır. Yani en çok onu isterim ve konuşmamı da burada keserim.

"BİR AKŞAM GEZİNTİSİ DEĞİL, BİR İSTİKLÂL YÜRÜYÜŞÜ" Neşredildi

"İSTİKLÂL YÜRÜYÜŞÜ” serlevhalı konuşmalarının tümü derlenip “BİR AKŞAM GEZİNTİSİ DEĞİL, BİR İSTİKLÂL YÜRÜYÜŞÜ” adıyla neşredildi.

ÇELİMLİ ÇALIM'IN YEDİNCİ SAYISI ÇIKTI

İstiklâl Marşı Derneği’nin yayınladığı “Çelimli Çalım” mecmuamızın yedinci sayısı çıktı.

MÜSLÜMANIN İLK VAZİFESİ TERÖRİST OLMAKTIR! - “Yeni Kana Yasa / Yenik Anayasa” paneli yapıldı

İstiklâl Marşı Derneği’nin “Yeni Kana Yasa / Yenik Anayasa” adlı paneli 10 Ekim Cumartesi günü Ankara'da gerçekleştirildi.

"ÜÇ MESELE"nin Gözden Geçirilmiş Yeni Baskısı Çıktı

TİYO’nun ikinci kitabı ÜÇ MESELE  gözden geçirilmiş yeni baskısı yapıldı. TİYO Yayınlarından ve kitabevlerinden temin edilebilecek kitabının arka kapağında şunlar yazılı...

TÜRKÜM DOĞRUYUM İNTİKAMIM ÜLKEMDİR

İsmet Özel'in her birini tek bir kitap olarak tasarladığı ve İstiklal Marşı Derneği portalinde yayınlanan "Homeros'tan Karl Marx'a Şiirin Türk Tarihi", "Türküm Doğruyum İntikamım Ülkemdir", "Tersinden Edebiyat Tarihi" ve "Önce Namazdan Soracaklar"...

"EN BÜYÜK SERMAYENİN VAZGEÇEMEDİĞİ” Çelimli Çalım On Dördüncü Sayısı Çıktı

Çelimli Çalım Mecmuamızın on dördüncü sayısı "EN BÜYÜK SERMAYENİN VAZGEÇEMEDİĞİ” manşeti ile çıktı.

"VE'L-ASR" Neşroldu

Genel Başkanımız Şair İsmet Özel’in “Ve’l-Asr” ve “Neyi Kaybettiğini Hatırla” kitapları birlikte TİYO’nun 15. Kitabı olarak “Ve’l-Asr” adı ile neşroldu.

İSTİKLÂL HARBİ BİTMEDİ

Fahri Genel Başkanımız Şair İsmet Özel'in Kurban Bayramı'nın 3. günü bayramlaşma dolayısıyla yaptığı konuşmanın metni