İSMET ÖZEL KİTAPLARI
Türkeli’nde yaşamaktan eleştirel bir edayla söz etmeğe “Bu ülke…” ibaresiyle başlamak âdet olmuştur. Üstelik ters adlandırmanın tekrar edilmekle kalınmadığı ve terslikten tuhaf bir zevk alındığı da vakidir. Can sıkıcı durumun bütün milletler için geçerli olduğu söylenebilir. Ne var ki bu bakımdan Türklerin bütün diğer milletlerden ciddi bir farkı var. Türkler arasında sahip olunan bütün millî değerlere karşı durmağı övünç konusu kılmış sayısı kabarık bir zümre var. Bu zümre faaliyetlerini yelkeninin arkasına resmiyet rüzgârını almış halde yürütüyor. Cumhuriyetin ilânını takiben inkılâpların uygulanmasına rağmen Türk milletinin İslâm’a sırtını dönmemiş olması yönetici kesimin korkulu rüyası oldu. Türk topraklarında kâbus halen etkisini gösteriyor. Hıristiyan takvimine göre 14 Mayıs 1950 seçimlerinde Demokrat Parti’nin hükümet kurabilecek sayıda milletvekili çıkarması sebebiyle anti-Kemalist propagandanın yurdun her yerinde kabul görmesi korkusuyla halkın arasında Atatürk’ü Koruma Kanunu olarak bilinen 5816 sayılı kanun CHP’nin muhalefetine rağmen DP milletvekillerinin oylarıyla çıkartıldı. TBMM’den 25 Temmuz 1951’de geçen bu kanun ülkemizde Kurulu Düzen’in kökleşmesinin sebeplerinden biri haline geldi. Batılılaşma akımının Türk topraklarında başatlık kazanmasından itibaren ters dönmüş bir piramidin içindeyiz. Piramidi Dünya Sistemi kasıtla, ısrarla ters tutuyor.
Piramidin ters dönmesinin ne anlama geldiğini fark etmek için zihnimizde Türk olmanın ve Türk vatanının neye tekabül ettiğini açıklığa kavuşturmamız kaçınılmazdır. Hem Türk olmak ve hem de Türklerin bir vatan edinmiş olmaları hususiyet arz eder. Hususiyeti fark edilmemiş Türk milliyetçiliğinin ömrü ve kıymeti bir sabun köpüğününkinden fazla olmayacaktır. İlk akılda tutulması gereken hususiyet Türklerin tarih sahnesindeki yerlerine ilişkindir. Türkler hangi kimliği sahiplenerek tarih sahnesine çıktı? Türklerin gazi kimliği edinmeden tarih sahnesine çıkmaları mümkün müydü? Hayır, mümkün değildi. Haçlı ordularına önce kök söktüren, sonra onların Bizans topraklarına yeniden hâkim olmalarına engel olan Türklerdi. Küçük Asya’da, Balkanlarda ve Arapların yaşadığı topraklarda yıllar süren hâkimiyetlerini Türkler Allah’ın askerleri olmağa borçluydu.
Allah’ın askerleri hâkim oldukları hiçbir toprak parçasında işgalci güç rolü oynama teşebbüsünde bulunmadı. Onlar her yere sahip oldukları en değerli şeyi, İslâm’ı paylaşarak yerleştiler. Türkler kurdukları düzenden Misâk-ı Millî metninde Arapların yaşadığı topraklarda hangi yönetimin tercih edildiğinin oylamayla tespit edilmesi teklifinde bulunacak kadar emindi. Türk yönetiminin üstünlüğünün sırrı türkülerde gizlidir. Biz Türkler birlikte yaşadığımız insanlar karşısında ayrımcılık yapmadan yaşadık. Ekmeğimizi olduğu kadar hasretlerimizi, özlemlerimizi de paylaştık. Türk hâkimiyetinin yürürlüğe girdiği her yere dostluğu ve komşuluğu götürdük. İnsanlara dostlukla ve komşuluk bilinciyle yaklaşmamızın biz Türkleri götürdüğü siyasi sonuç hiç iç açıcı olmadı. Türk olmayanların çoğunlukta olduğu her yerde Türkler acılarıyla ve mahrumiyetleriyle baş başa bırakıldı. Oysa tarihin sahifeleri bazı Türklerin Türk olmayan ailelerin, toplulukların canını kurtarması hikâyeleriyle dopdoludur.
Türklerin kendi değerlerini bilmedikleri, geçmişleriyle çatışmaktan geri durmadıkları ve Türklüğe ihanetin anlamını hiç bilmedikleri vakıa. Bu garip duruşun sebebini doğruca tespit etmemiz bize bir çıkış yolu açacak mı? Çıkış yolunun içine düştüğümüz garipliğin sebebini bildiğimiz zaman açılacağını hiç sanmıyorum. Çıkış yolu ancak millî hedefin Dünya Sistemi’nin aklı evvel kodamanlarınca değil, milletçe tespitiyle açılacak. Hangi limana varacağını bilmeyen kaptana denizin derinliğini bilmenin hiç faydası olmayacak. Türkeli’ni vatan bilen insanlar olarak işe Misâk-ı Millî’nin anlamını kavrayarak başlamalıyız. Misâk-ı Millî metni yazıldığı zamanda biz Türklerin başında bir Sultan-Halife vardı. Milâttan sonra 1918 yılında Türkler artık I. Cihan Harbi’nin mağlup devletlerinden birinin tebaasıydılar. Esir millet muamelesi görmeyi reddederek üç koldan Sevr Antlaşması'nı geçersiz kılacak bir İstiklâl Harbi başlattık. Büyük Millet Meclisi Ankara’da Hıristiyan takviminin 23 Nisan 1920’yi gösterdiği günde dualarla işgal altındaki İstanbul’da galip müttefik güçlere esir düşmüş Halife-Sultan’ı kurtarma gayesiyle açıldı. Sonra ne oldu? Sonramız Türklerin bir bilince ihtiyaç duyup duymadıkları merakı içinde geçti.
İsmet Özel, 19 Zilkade 1447 (6 Mayıs 2026)
İkaz: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi yasaktır. Ancak kaynak gösterilmesi (İstiklâl Marşı Derneği internet portalinde yer aldığının ifade edilmesi) ve bu sayfaya doğrudan aktif bağlantı verilmesi şartıyla yazının kısa bir bölümü iktibas edilebilir. Eser sahibinin tayin ettiği usule bağlı kalmak suretiyle bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı Kanun hükümlerine tabidir.
Fahri Genel Başkanımız Şair İsmet Özel'in okurken hem sağdan hem soldan başlanan kitaplarının sekizincisi olan “İSLÂMLA DAMGALANMIŞ VAROLUŞ” neşrolundu.
Şimdi diyoruz ki dünyada mali hegemonya olarak işleyen bir sistem var. Bu sistem bütün insanları kendi emrinde çalıştırıyor.
İçinde iki CD ile ciltli olarak sunulan Erbain'in bu hususi baskısı bütün


