ÇOK YAŞA!
İSMET ÖZEL
.

Bir Müslüman aksırdığı zaman şükrünü dile getirmek için “elhamdülillah” der. Eğer bu ibareyi işitilecek yükseklikte söylediyse, onu işiten bir başka Müslümanın veya Müslümanların duaya “yerhamükallah”  diye katkıda bulunması onun üzerine borçtur. Gel gelelim bu diyalogun ülkemizde, belki de inkılapların etkisiyle arzulanan sıklıkta cereyan ettiğine şahit olmazsınız. Buna mukabil aksırana “Çok yaşa!” dendiğini daha çok işitirsiniz. Giderek gelenekçi olmadığını belli etmek isteyen bireylerin, yine inkılâpların etkisini anmak gerekebilir, “Çok yaşa” yerine “İyi yaşa!" veya "Sağlıklı yaşa!” demeği tercih ettiği gözlemlenebilir. Aksıran Müslümanın hamt etmesinin ve İslâm’a mesafeli durmaktan yarar umanların davranışlarının dayanakları farklıdır. Burada dikkatimizi Türkeli’nde çok yaygın olan “Çok yaşa!” temennisinin köklerine çevireceğiz.

Antik Yunan’da sayıların ve bilhassa 1 sayısının kutsiyetine inanan Pythagorasçı okula mensup kişiler aksırana hemen “çok yaşa” derlerdi. Niçin? Çünkü kâinatın sayılar marifetiyle ayakta durduğuna inanan Pythagorasçılar aynı zamanda insan canının insan vücudunda bir nefes olarak mevcut olduğuna inanırlardı. Bu sebeple gaz yapan yiyecekler, meselâ fava, yemekten kaçınırlardı. Aksıran kişi aksırdığı sırada nefesini şiddetle dışarı verdiği için onun canının hemen çıkıvereceğini sanırlardı. Yani onların çok yaşa demeleri aksıranın canını kurtarmak, nefesle birlikte canın vücuttan çıkmasını önlemek içindi. Kıssadan hisse: İslâm denilir denilmez bize “1400 yıl öncesine mi döneceğiz?” sualini soranlar aksırana “iyi yaşa veya sağlıklı yaşa” demekle bizi en az 2500 yıl öncesine götürdüklerinden haberdar bile değiller. Modernlik insanlığın bunun gibi milyonlarca cehaletle koyun koyuna yaşamasına sebep oldu.

Kur’an-ı Kerîm’in nâzil olmasının modern çağa girmemize sebep olduğunu söylediğimiz zaman modernliğe bir vasıf atfetmiyoruz. Dediğimiz modernliğin başımıza açtığı belâlara karşı bütün cevapların İslâm’da olduğudur. Müslümanlık modernizm karşısındaki yegâne engeldir. Varoluştan mesul olan fert İslâm’la doğmuştur. Bu yüzden toplumdaki yeri neresi olursa olsun her Müslüman bildiği her şeyi her gün yeniden öğrenme durumundadır. İslâm takviminin sıfır noktası saydığımız Hicret sadece cahil Mekkelilerin zulmünden kaçış demek değildir. Mekkelilerin başlarına sardığı belâlardan kurtulmak isteyen bazı Müslümanlar Hıristiyan Necaşi’nin hoşgörüsünden yararlanmak için Habeşistan’a göç etmişlerdi. Onlara “muhacir” demeğe yanaşmıyoruz. Müslüman gözünde muhacir sıfatı Ensar sayesinde doğmuştur. Hadis-i Şerif bize Ensar’ı sevmenin imandan olduğunu öğretti. Ensar kendi yaşadıkları şehre, Yesrib’e Müslümanları davet etti. Böylece İslâm şeriatının tatbik sahası bulduğu bir belde doğdu. İslâm’la aydınlandığı için Rasulullah’ın hicret ettiği şehre Müslümanlar “Medine-i Münevvere” dedi.

Aydınlanmış insanlara Müslüman demek tatmin edici bir açıklama değildir. Her Müslümanın bizzat kendisi aydınlıktır. Nitekim Müslümanlar devlet yetkililerine tavsiyede bulunmakla mükelleftir; ama bu Müslümanların aynı makineden çıkmış gibi tek tip oldukları anlamına gelmez. Elbette Müslümanlar arasında bir sıralama, bir derecelendirme farkı vardır. Her Müslüman kelime-i şahadet getirerek cahiliye devrini arkasında bırakır. Artık hayırda yarış devri içine girmiştir. Evet, Müslümanlar ömürlerini kardeşleriyle hayırda yarışarak geçirir. Bu aynı zamanda bir ahlâk yarışıdır. Müslüman olmak rahmet libası giyinmektir. Nasıl? Selman (R.A) Ebu Derda’ya (R.A) bir kızı istemesi için ricada bulunur. Ricayı görev kabul eden Ebu Derda kızın babasıyla görüşür ve Selman’ın kızına talip olduğunu söyler. Kızın babasının karşılığı ilginçtir: Baba Selman’a verilecek kızı olmadığını, eğer istiyorsa kızı kendisine verebileceğini belirtir. Ebu Derda teklifi cazip bulur ve andığımız kızla evlenir. Ebu Derda ve Selman ilk karşılaşmalarında Ebu Derda Selman’a “Hakkını helâl et” der. “Talip olduğun kızla evlendim”. Öğretici cevap Selman’dan gelir: “Asıl sen hakkını helâl et” der. “Nasibin olan kıza talip oldum”. Asr-ı Saadet benzeri hikâyelerle dopdoludur. Modern Müslümanlar olarak bizler kendimizi bu hikâyelere açmış halde yaşamıyoruz. Her şeyden önce İslâm’a mahsus terakki zincirine karşı duyarsızız. 

Terakki zincirimiz birbiri içine geçmiş üç halkadan oluşur: İslâm-İman-İhsan. Bu üç halkanın birbiri içine geçtiğini, İslâm’a kavuşan kişinin belirgin bir İman dönemi geçirmeksizin İhsan’a kavuşabileceğini vurgulayabilmek için belirttim. Allah’tan başka tapacak olmadığına ve Muhammed’in onun elçisi olduğuna şahit olan kişi bu şahadetinin mükâfatını derhal alabilir. Mükâfat Allah’ın ihsanıdır. Aksırana “çok yaşa” veya “sağlıklı yaşa” dediğimiz zaman Antik Yunan’la irtibatımızı ister istemez itiraf etmekle kalmaz modernizm tuzağına düşmeğe nasıl yatkın olduğumuzu da gösteririz. Dikkatimizi “modernizm tuzağı” ifadesinin tam yerine oturmadığına çekebilirsiniz. Çünkü modernizm teknologi güdümüyle günlük hayatımızı o şekle soktu ki artık kimsenin kimseye tuzak kurmasına gerek kalmadı. Musluğu çevirince suyun akmasını, düğmeye basınca mekânın aydınlanmasını çok tabiî ve giderek kaçınılmaz sayıyoruz. Musluk suyundan, elektrikten mahrum kalmağı kayıp sayıyoruz. Modernizm hepimizi yangına körükle gitmeğe zorluyor.

İsmet Özel, 13 Şevval 1447 (1 Nisan 2026)


İkaz: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi yasaktır. Ancak kaynak gösterilmesi (İstiklâl Marşı Derneği internet portalinde yer aldığının ifade edilmesi) ve bu sayfaya doğrudan aktif bağlantı verilmesi şartıyla yazının kısa bir bölümü iktibas edilebilir. Eser sahibinin tayin ettiği usule bağlı kalmak suretiyle bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı Kanun hükümlerine tabidir.