BİR İSLÂMÎ TOHUMUN YEŞERMESİ LAZIM BUNUN ÇOK KOLAYLIKLA SİRAYET EDECEĞİNİ BİLİYORUM

Selamun Aleyküm. Buyurunuz. Hepinizin bayramını teker teker tebrik ederim. Sağ olun beni dinlemeye geldiğiniz için tekrar teşekkür ederim. Her bayram buraya oturuyorum ve benden bir takım kelamlar sadır olmasını bekliyorsunuz. Ben de sizin gönlünüz hoş olsun diye çenemi açıyorum işte.

Bayram bir yönüyle bakarsanız dînî bir şey değil. Çünkü Cahiliye Devrinde o dönemin Araplarına cahiliye kültürünün verdiği iki sevinç günü varmış. Resulullah da demiş ki ben de size iki sevinç günü vereceğim. Bunlardan birisi işte Ramazan Bayramı dediğimiz bayram, öbürü de Kurban Bayramı. Tatil süresi olarak birisi üç gün, birisi dört gün olduğu için birine küçük bayram, diğerine büyük bayram diyoruz. Yani büyük bayram kurban bayramı oluyor. Dört gün sürüyor çünkü o. Ramazan bayramı üç gün sürüyor. Birçoklarına tatsız gelebilecek bir şaka var bu konuda biliyorsunuz. Adamın birisi demiş ki siz Müslümanlar neden orucu hiç sevmiyorsunuz? Öbürü demiş ki olur mu biz çok severiz efendim. Hoş geldin Ramazan diye ilahiler söyleriz. Giderken de elveda Ramazan diye ilahiler söyleriz. Yani bizim aramız iyidir oruçla der. O da der ki “onu sen benim külahıma anlat. Neden oruç bitince bayram ediyorsunuz?” Şimdi bu dediğim gibi bazılarının canını sıkabilir, böyle şakalar yapılmamalı diye düşünebilir. Bazıları da bunu bir düşünme vesilesi kılabilir. Çünkü biz bütün insanlığı hesaba kattığımız zaman, bütün dinleri hesaba kattığımız zaman, dünyada Adem Aleyhisselam’dan beri gelen dini koruyan yegane ümmetiz. İnsan sayısı olarak mesela Katoliklerin adedi Müslümanların adedinden fazla görünebilir istatistiklerde fakat bu harikulade bir şeydir.

“Üç aylar” diyoruz, Recep, Şaban, Ramazan. Ramazan boyunca bütün ümmet-i Muhammed, imsaktan iftara kadar geçen süre boyunca hiçbir şey yemez, içmez ve cinsi münasebetten kendini uzak tutar. Bunun anlamı şudur. Daha önce birçok konuşmamda, belki yazılarımda da zikrettiğim şey bu. Yani biz bütün insanlığa şu mesajı veririz oruç tutmakla: Bizim varlığımız bitkilerin, hayvanların varlığı gibi açıklanamaz. Biz varlığımızı Allah'ın bize verdiği şeylere borçluyuz. Yani biz yemeden, içmeden, cinsî münasebette bulunmadan da var olabilen bir insan topluluğuyuz. Bunu bütün dünyaya ilan ediyoruz. Bir şekilde Müslüman olmayan herkese karşı bir meydan okuma bu. Yani oruç bir meydan okumadır. Ve bunun için orucun sevabını Allah bizzat kendisi verir. Yani Allah'tan alırız bunun mükâfatını, eğer mükâfat sayıyorsak.

Tabii İslam kültürü diye bir şey var. Yani dinin dışında bir de İslam kültürü var. Yani insanlar çeşitli vesilelerle Müslüman hayatını daha canlı, daha cazip, daha zevk alınabilir hale getirmek için yüzyıllar boyunca uğraşmışlar ama İslam düşmanları da boş durmamış. Onlar da mesela “Ramazan eğlenceleri” icat etmişler. Bu aslında dindar bir insan için benimsenebilecek bir tabir değil. Ramazan eğlenceli bir şey değildir yani. Ama bunu yapmışlar. İşte hele Batılılaşma dolayısıyla Ramazan aylarında kantolar falan söylemişler yani. Tiyatrolar oynamışlar vesaire. Yani bunlar Türk toplumunda, İslam toplumunda temeli olan, esası olan, kökleri olan şeyler değil. Onun dışında başka şeyler de olmuş. Mesela biz Diyar-ı Rum'u Darül-İslam haline getirdikten sonra burada Yahudilerle ve Hristiyanlarla yan yana yaşadık. Ve dolayısıyla onların dînî tavırlarının etkisi bizim üzerimizde de görüldü. Şimdi mesela kandillerimiz var, kandil simitlerimiz var. Bunlar asr-ı saadette olan şeyler değil. Bunlar sonradan bizim öbür din saliklerinin dînî tavırlarına yakın durmak için benimsediğimiz şeyler. Yani kandil gecelerinin bir gayri İslami tarafı yok fakat böyle bir dînî bütün de yok. Yani din deyince kandilleri anlamıyoruz demek istiyorum.

Bildiğiniz gibi bizim Resulullah'ın irtihalinden sonra bir dört halife devrimiz var. Ebubekir, Ömer, Osman, Ali. Bunlar Hulefa-yı Raşidîn dediğimiz kimseler. Bunların devrinden sonra Emeviler devri başlıyor. Yani Muaviye'nin halife kabul edilmesiyle başlayan bir dönem var. Bu dönemde bir çeşit İslam medeniyeti de uç veriyor. Ve bu da bizim İslam ümmeti olarak Hıristiyan keşişlerden etkilenmek suretiyle başlattığımız başka bir şeyi ortaya çıkarıyor. O da İslam tasavvuf hayatı. Çünkü resmî düzeni itibariyle İslam -artık modern dille telaffuz edecek olursak- bir medenî ilişkiler bütünü haline geliyor ve buna bazı insanlar tepki veriyorlar. Diyorlar ki biz bu olan bitenin ortağı olmayacağız. Biz inandığımız istikamette kendi küçük gruplarımız içinde bu inancımızı yaşayacağız. Ve bu sonuçta dergahlara, zaviyelere, tekkelere dönüşüyor. Ve büyük bir mutasavvıfın dediği gibi: “Asr-ı Saadet'te tasavvufun kendisi vardı ama adı yoktu,şimdi tasavvufun adı var ama kendisi yok.” Yani Bu hale dönüştü toplum.

Şimdi de içler acısı bir durumdayız İslam ümmeti olarak. Çünkü hepinizin dikkatini çekmiş olması lazım. İsrail'in Orta Doğu'daki saldırganlığına ve buna Amerika'nın verdiği desteğe yüksek sesle itiraz edebilen bir tek Türkiye var. Buna dikkat ettiniz herhalde yani. Başka hiçbir ülke bunu doğrudan dillendirmiyor. İşin içinde ne vardır, aslı nedir bunları ben bilmiyorum ama görünür tablo bu. Ve bu tabii çok can sıkıcı bir şey çünkü bütün İslam tarihi boyunca yaşadıklarımızın birçok yönünü yansıtıyor bu durum. Yani İslam ümmetin bütününün dayanışması şeklinde yürümedi. İslam genellikle meşhur olmayan insanların, dindar ama şöhret sahibi olmayan, mevki makam hatta servet sahibi olmayan insanların kendi neslinden gelen insanlara itikadı aksettirmeleri suretiyle günümüze kadar gelebildi.

Yani Osmanlı döneminde birçok din adamı halkı uyarırdı. Şu bakımdan uyarırdı. Devletin meşru gördüğü, devletin ceza uygulamadığı şeylere itibar etmeyin. Bunlar helal şeyler değildir. Bu uyarıyı yapmak zorunda hissederdi din adamları. Yani devlet şunları yaptığınız için size ceza vermiyor. Devlet ceza vermiyor diye buraları şer'i saymayın diye din adamları halkı uyarırdı. Ama düzen bir şekilde yürüdü. Ve sonunda işte biliyorsunuz önce saltanat yetkileri itibariyle Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne devredildi 1922’de, ondan sonra arkasından bir yıl sonra hilafetin yetkileri de Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne devredildi. Şimdi halkın arasında bu yanlış biliniyor. Yani saltanat ve hilafet lağvedilmedi. O dönemde bunu söyleyecek cesarette insan yoktu. Yani biz saltanatı kaldırdık diyemedi kimse. Saltanatın yetkilerini Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne devrettiler.  Hilafetin yetkilerini gene Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne devrettiler. Yani Hilafet yetkilerini Diyanet İşleri Başkanlığı'na devretmedi. Siyasi bir şeydi çünkü. Yani İkinci Abdülmecid diyoruz değil mi son halifeye? Öyle biliyorum ben. Bunu haber alınca Vahdettin demiş ki bizim birader tekke şeyhliğine rıza göstermiş. Çünkü saltanatsız hilafet garip bir varlık olur, hiçbir yetkisi olmayan bir şey yani. Onun için mesela papalık, patriklik pek onu yapamadı çünkü İstanbul'un fethinden kısa bir süre sonra Fatih Sultan Mehmet, Fener Patriği'ni yanına çağırdı ve dedi ki bundan sonra sen gene patriksin. Ve bunu bir fermanla kendisine bildirdi. Bu ferman da mozaik şeklinde resmedilmiştir. Ben kendisini görmedim ama televizyonda görüntüsünü gördüm. Halen Fener Patrikhanesi'nde var bu şey. Yani Fatih'in patrike yetkilerinin geçerli olduğunu ilan etmesi, bildirmesi… Arkasından Ermeni papazlarını yanına çağırdı Fatih Sultan Mehmet. Ve onlara dedi ki aranızdan bir patrik seçin. Ve onlar da Fatih'in dediğini yaptılar ve ilk defa Ermeni cemaati bir dînî müessese sahibi oldu. Bu yüzden de benim bildiğim kadarıyla bütün Gregoryan Ermeni kiliselerinde Fatih Sultan Mehmed'in ruhaniyeti için bir ayin yapılır. Çünkü onlara dînî müesseseyi hediye eden oydu.

Bizim İstiklal Marşı Derneği olarak kuruluş tarihimiz 2007 yılı Hristiyan takvimine göre. Şu anda 2026 yılındayız. Onu da daha yarılamadık ama birinci çeyreğini geçtik hemen hemen. Üçüncü aydayız. Üç kere dört, on iki. Yani 2027 yılına Allah ömür verir de ulaşırsak, diyeceğiz ki derneğimiz kurulalı 20 sene oldu. Bunu defalarca söyledim, gene söyleyeceğim: Biz derneği kurduğumuz zaman bir basın toplantısı yaptık. Gazetecileri davet ettik. Ama mainstream medyadan hiç kimse gelmedi basın toplantımıza. Gelenler arasından birisi şunu sordu dedi ki bu aşamadan sonra parti kuracak mısınız? Ben de dedim ki hayır kafamızda böyle bir parti projesi yok. Fakat bizim parti kurmamızdan korkanlar varsa korkmaya devam etsinler dedim. Ve tahmin ettiğim gibi yürüdü işler. Yani İstiklal Marşı Derneği olarak bizim Türkiye çapında varlık göstermemize iyi gözle bakmayan insanlar dernek üyelerimiz oldu. Ve biz onlarla uğraşmak zorunda kaldık. Yani şimdi derneğimizin karar defterini inceleyecek olursanız derneğimizin başlangıçtaki üyelerinden hemen hemen hiçbiri kalmadı. Bir tanesi işte burada Erdoğan Turgut mesela. O kaldı.

Başlangıçta gene dernek üyelerimizden birisi Aydın Bayraktar mıydı? Bayraktar. Evet. O öyle demişti. Ağabey demişti, biz çeşitli yerlerden şeyle hani okuldan ayrılırken bir tasdikname... Biz tasdiknameyle gelmiş insanlarız. Onun için dernek içinde bir kaynaşma bir birlikte duygu akışı olmuyor demişti. Bu vaka olarak doğruydu. Herkes çünkü başka bir rüzgarın savurup derneğe ulaştırdığı insanlardı. Ama dediğim gibi biz bütün yıllarımızı derneği istediğimiz gibi yürütmemize engel olacak insanlarla uğraşmaya hasretmeyebilirdik. Başka türlü yürüyebilirdi. Ama bu günlere geldik işte.

Şimdiye kadar ne olduğu üzerinde durarak bir sonuç elde edemeyiz. Ama bundan sonra ne olacağı konusunda bir çaba gösterme imkanımız var. Ama bu insanların yapabileceği bir şey. Yani insanlar buna gönüllü olurlarsa buradan yeni bir hayat uç verebilir. Vermezse de yapacak bir şeyimiz yok yani. Yani öyle ki İstiklal Marşı Derneği olarak mesela “Bir miting yapabilir miyiz” sorusuna cevap bulamıyorum ben. Yani böyle bir işleyişimiz yok. Bugün telefonla Antep'ten bir arkadaş aradı, o söyledi. Yani mesela şimdi sosyal medyada benim Şiilik aleyhine söylediğim sözler dolaşıyormuş. Bilmem siz karşılaşıyor musunuz? Şimdi bazıları böyle tezgahlar kuruyorlar. Böyle tezgahlar hep kuruldu. Yani mesela Gezi Olayları sırasında, hatta gazetenin birisi “İsmet Özel de burada diye haber yapmış.” Benim bir mısramı birisi yazmış. Ondan sonra... Halbuki değil, benim Gezi’yle falan bir alakam hiçbir zaman olmadı. O ruhla da alakam yok. Çünkü hatırlarsınız o zaman biliyorsunuz, Chomsky, ben de “neyim” demişti? “Ben de çapulcuyum” demişti. Çünkü Recep Tayyip Erdoğan “bu çapulcular falan” diye söz etti gezi eylemcileri için. Onlar da onu şarkı yaptılar biliyorsunuz, değil mi? Çapulcu lafı geçen bir ezgi mırıldanıyorlardı, mırıldanmıyorlardı söylüyorlardı.

Dergi çıkardık, dernek olarak Çelimli Çalım diye. Ve dergimiz piyasaya sunduğumuz kadarıyla sattı. Fakat mesela buradan bir yazarlar kümesi, bir neşriyat yapabilecek potansiyel doğmadı. Bu hayıflanacak bir şey bence. Yani bir şeyleri sürekli kılamıyoruz. Bunu açıklamak çok zor… Bu kadar yeter mi? Eğer sorusu olan varsa cevap verebilirim... Çok güzel. Yok demek ki.

Soru: Efendim, sizce bir yazarlar grubu neden doğmuyor?

İsmet Özel: Bunun çok net anlaşılır bir cevabı var. Çünkü İstiklal Marşı Derneği fikriyatı etrafında bir heyecan yok. Gerçi Yönetim Kurulu gayet uyumlu çalışıyor, isabetli kararlar alıyor falan ama yani moda tabiriyle söylersek, bir elektrik doğmuyor yani bundan. Bence bütün toplumu ilgilendiren konularda ivedilikle yapılması gereken işler var. Bunlar için karar alacak mekanizmalar yok Türkiye'de.

Soru: Son aktüel gelişmeler ışığında, sizce yeni bir dünya kurulacak mı? Türkiye’nin bu dünyada yeri olacak mı ve nasıl olacak? Değerlendirebilir misiniz?

İsmet Özel: Şimdi… Hürmüz Boğazı dolayısıyla Türkiye'de ve dünyanın her yerinde petrol fiyatlarında bir yükseliş var. Bu tabii bir şey mi, yoksa abartılı bir şey mi? Bunu bilmiyorum. Ama bildiğim şey, dünyada bir mâlî hegemonya var. Bu mâlî hegemonya aynı zamanda diğer bütün iktisadi faaliyetleri şekle sokuyor. Ve bu yüzden alınan siyasi kararlar, o kararları alanların bekledikleri sonuçları vermiyor. Mesela işte en son İsrail ve Amerika'nın İran'a saldırıları, İsrail ve Amerika'nın istediği sonuçları vermedi. Yani bunu hesaplayamayacak kadar aptal olduklarını sanmıyorum ama mekanizma başka bir türlü işliyor. Çoğumuzun beklemediği şeyler oldu yani. Başta İsrail olmak üzere Amerika ve sempatizanları İran'da dînî otoritenin etkisini kaybetmesi yönünde bir istek taşıyorlar ama tersi oldu. Yani İran halkı dînî yönetimi alkışlamasa bile bu işin bir memleket meselesi olduğunu hatta vatan meselesi olduğunu düşünerek rejim şemsiyesi altında kalmayı iyi buldu. Görüyorsunuz yani haberlerde hepinizin karşısına çıkıyor. İran'dan Türkiye'ye insanlar daha az geliyor. Türkiye'den İran'a gidenler daha çok. Yani İran'a dönmeyi, kendi ülkelerinde vücut bulmayı, varlıklarını göstermeyi düşünen insanlar daha çok.

Toplum olarak bir çemberden geçmemiz gerekiyor. Yani onu hangi güç sağlar? Onu bilmiyorum ama kirli bir bilgilenme ortamında yaşıyoruz ve insanlar birçok şeyi anlamadan yaşıyorlar.

1917 Hıristiyan yılında Çok önemli şeyler oldu. Bunlardan birisi, bütün dünyayı çok yakından ilgilendiren, Çarlık'ın devrilmesi. Çarlık 1917 yılında, yani 1. Cihan Harbi'nin bitmesine bir sene kala, Cihan Harbi 1918'de bitti, Çarlık 1917'de devrildi. Bu önemli bir şeydi. Çünkü dünya tarihi göz önüne alındığında Avrupa'da Paris, Amsterdam, Londra üçgeninde bir refah yükselişiyle beraber bir kültürel cazibe merkezi doğdu. Bu kültürel cazibe merkeziyle hesaplaşmak zorunda kalan toplumlar ortaya çıktı. Bunların başında Almanlar geliyordu. Almanlar; Fransızların, Hollandalıların ve İngilizlerin yürüttükleri modernlik yarışında hem olan bitene itiraz eden hem de yeni teklifler getiren bir hareketi başlattılar. Bildiğiniz gibi Alman Birliği 1871 yılında küçük küçük Alman devletlerinin Prusya devletinin önderliğinde Alman İmparatorluğu halinde birleşmeleriyle ortaya çıktı. Bu yüzden küçük küçük devletlerin sarayları vardı. Yani aristokrasi Alman milleti içinde çok yaygın olan bir şeydi. Yani asil çocukları, doğdukları zaman yönetici olarak doğuyorlardı. Yani Kont'un oğlu Kont oluyordu. Lord'un oğlu Lord oluyordu. Dolayısıyla onlar çocukluklarını, gençliklerini iyi eğitim alarak yaşadılar ve Batı'nın kültürel kazanımlarını hem emdiler hem de buna karşı bir refleks oluşturabildiler.

Batı'ya karşı kendini var etme çabasında olan başka bir toplum da Ruslardı. Ruslarda Aristokrat sınıf çok zayıftı. Bir tek Romanoflar vardı, Çarlık ailesi. Onun dışında öyle yaygın bir aristokrat zümre yoktu. Onun için ne yaptı Ruslar? Batı'yla hesaplaşabilmek için Batı'nın eğitim kurumlarından aşağı kalmayacak eğitim kurumları tesis ettiler. Bunu Çarlık bizzat eliyle yaptı. Aristokrat çocuklarından zeki olanları topladı ve özel bir mektep oluşturdu onlar için. Bu mektebin talebelerinden birisi de Alexander Puşkin'di. Ne oldu? Bu mektepte yetişen çocuklar batının hürriyetçi düşünceleriyle yetiştikleri için Çar'a karşı bir suikast düzenlediler. Dekabrist denir onlara. Yani Aralık ayında yaptıkları için hareketi... Aslında Çar'ı öldürmek gayesiyle yapmadılar bunu. Varlıklarını ortaya koymak için yaptılar. Bunu niçin söylüyorum? Rusya eğitim düzeyi bakımından Batı’dan aşağıda kalmayan bir ülke olarak 18. yüzyılda işe başladı ve dünyada intelijensiya dediğimiz sınıfın kurucusu Ruslardır. Rusların aristokrasileri zayıf olduğu için bu sınıfın yerini tutacak, bu sınıfın fonksiyonunu üstlenecek bir entelektüel zümre kurdular ve çok iyi sonuçlar elde ettiler.

Rusya, bir yüzyıl içinde Batı’dan öğrendiklerini Batılılara öğretecek seviyeye geldi. Yani bunu edebiyat ve müzik alanında görmemek mümkün değil. Çok kuvvetli bir Rus edebiyatı ve müziği doğdu. İşte bu entelektüel uyanış Sovyet Devrimi'ni mümkün kıldı. Sovyet Devrimi'nin ilk provası 1905 Hıristiyan yılında yapıldı. Bir provokasyondu bu aslında ama böyle bir prova geçirdi Rusya. 1917'de de bütün devrimci güçler birleşerek Çarlık'ı devirdiler. Çarlık'ın devrilmesi komünizmin başlaması manasına gelmedi. Rusya'da Çarlık'ı devirenler ve Çarlık'ı savunanlar bir iç savaş yaşadılar. Ne zamana kadar? 1924 yılına kadar. Yani 1917'de Çarlık devrildi fakat iç savaş 1924'e kadar devam etti. 1924'te -ki daha önce tabii sonuçlarını almaya başlamışlardı Bolşevikler- Rusya'da Rus Sosyal Demokrat İşçi Partisi diye bir parti vardı. Bu partinin içinde bazıları diyorlardı ki Rusya sosyalizme geçemez. Çünkü çok geri bir ekonomi bu. Yani kölelik henüz yeni kaldırılmış. Bu yüzden bizim milli demokratik devrim yapmamız lazım diyorlardı. Bunlar parti toplantılarında azınlıkta kaldıkları için bunların adına Menşevikler dendi. Öbürleri “hayır, Rusya sosyalizme geçebilecek olgunlukta bir gelişmişlik göstermiştir” diyenlerdi. Bunlar çoğunlukta oldukları için bunlara da Bolşevik dendi. Bolşeviklerle anlaşmamız mesela bizim Türkiye Cumhuriyeti olarak Kuzey sınırımızı Bolşeviklerle çizdik. Sakarya Meydan Muharebesi'nde -ki dünya tarihinde görülmemiş bir şeydir,- 22 gün 22 gece Müslümanlarla kafirler boğaz boğaza savaştılar ve bundan Türkler galip çıktı. Ondan sonra İngilizlerin çevirdiği oyunlardan zarar gören Fransızlarla güney sınırımızı çizdik. Yani bizim bugün güney sınırı olarak bildiğimiz sınır Suriye yokken çizilmiş bir sınırdır. Ve aslında Türkiye'de diplomasi bu bakımdan tabii çok büyük bir zaaf içindedir çünkü diplomatlarımız Türkiye lehine tavır koyabilecek kapasitede insanlar değildir. Çoğu gayrimüslimdir ve Avrupa'da, Amerika'da belli odakların temsilciliğini yaparlar. Yani biz 1. Dünya Savaşı'ndan mağlup sayılarak çıkan bir millettik. Onun için bizi mağlup etmiş olan devletler, Sevr Anlaşmasını imzalattılar, Türkiye'deki yetkililere. Ve sonradan biz bu insanları vatandaşlıktan çıkardık. Yüz ellilikler…

Evet 1917 yılı bu bakımdan enteresan bir yıldır. Çünkü aynı yıl bir de Medine Müdafaası vardır. Yani 1916'da Mekke'yi savunmakla görevli olan komutan tatile gittiği sırada Araplar ya da Vahhabiler diyelim Mekke'yi ele geçirdiler. Ama 1917'de Fahrettin Paşa Medine'yi teslim etmedi. Ve ona mesela padişahın emrini ulaştırdıklarında o “Padişah şu anda esaret altındadır. Bu onun iradesi olamaz.” diyerek teslim olmayı reddetti. Hatta oradaki erat komutanlarına demişler ki, biz vermeyelim burayı. Kendimizin üzerine bombalar yerleştirelim. Hep beraber burası ortadan kalsın. Öyle olmadı. Sonra bir oyunla Fahrettin Paşa'yı yakaladılar ve ilk iş olarak onu Malta'ya götürüp sorguladılar. Sonra İstiklal Harbi'ne de katmadılar Müslümandır diye. Onu Kabil'e, Afganistan'a elçi tayin ettiler, Fahrettin Paşa'yı.

1917 yılı aynı zamanda Balfour Deklarasyonunun yayınlandığı yıldır. Yani İngiliz Dışişleri Yetkilisi Lord Rothschild'e bir mektup yazarak Filistin'i ele geçirdiklerini ve İngiliz himayesi altında Yahudilerin Filistin'e yerleşebileceklerini bildirdi: 1917. Ama Yahudiler Siyonist hareket dolayısıyla daha savaş 1914'de başlar başlamaz Filistin'de yer edinmeye başlamışlardı. Yani 1917'ye geldikleri zaman zaten epey mesafe kat etmişti Yahudiler Filistin'de.

Lenin öldü 1924 yılında. Neden öldü? Çünkü Fanya Kaplan isminde bir Yahudi kadın o konuşma yaparken ateş etti ona ve onu kolundan vurdu. Bu da tarihin acayip vakalarından birisidir. Çünkü kadın büyük bir görme bozukluğu yaşayan bir insandı. Nasıl nişan aldı, nasıl vuruldu onu bilmiyoruz yani ama 1924 yılında Lenin Komünist Partisi'nin yetkililerine bir konuşma yaptı ve onlara Rusya'nın yaşamaya devam etmesi için yapılacak olan şeyleri sıraladı. Ve tabii halka konuştuğu için yani delegelere konuştuğu için onların yüzündeki ifadeyi görebiliyordu. Ve dedi ki biliyorum korkuyorsunuz. Bunun altından kalkamayız diye korkuyorsunuz. Ne zaman dedi başımız sıkışsa dünyanın en büyük sermayesi elimizden tutacaktır. Bu 1924 yılında Lenin'in ağzından çıkmış olan cümledir: “Ne zaman başımız sıkışsa dünyanın en büyük sermayesi elimizden tutacaktır.” Yani buradan şunu anlayabiliriz ki Rusya'nın kendini var etmek için giriştiği faaliyet rahatlıkla dünyanın büyük sermayesi tarafından kendi lehine kullanılabilmiştir. Ve bu işte ikinci dünya savaşı sonunda karşımıza soğuk savaş olarak çıktı. Bize yutturdular, ben de yuttum yani. Dünyada iki tane süper güç olduğu yalanına ben de inandım. Bize çünkü dünyada iki büyük sanayileşmiş ülke olduğunu söylediler. Bunlardan birisi Amerika Birleşik Devletleri idi, diğeri Sovyetler Birliği idi. Bu doğru muydu? Değildi. Çünkü doğru olsaydı Sovyetler Birliği çökmezdi. Yani o kadar güçlü bir sanayi yerle bir olmaz. Ama oldu. Ama gene de Ruslar mesela uçaklarını kendileri yapabilen bir ülke. Yani herhangi bir Avrupa ülkesinden geri değiller. Eğitim seviyeleri bakımından da çok ileride insanlar. Hala öyle. Yani şimdi bizim Türkiye'de insanlar, Batıcı insanlar Avrupa'yı bir model olarak görüyorlar. Asya ülkelerinde de yani o Türkik Cumhuriyetlerde falan Ruslar Avrupa'nın yerini tutar. Yani bizim Avrupa'ya baktığımız gözle Asyalılar da Ruslara bakar. Ruslar bu bakımdan bir gelişmişlik modelidir.

Bugün de nitekim açıktan yapamıyorlar ama bunu haberlerde de dinliyorsunuz. Yani mesela İran istihbarat desteği alıyor Rusya'dan. Ve onun için de çok başarılı vuruşlar yapıyor. İsrail üzerinde... Çok katlı meseleler içindeyiz. Yani birçok etmen üst üste binmiş durumda. Onun için dünyanın geleceği ne olacak diye sorulduğunda buna kesin cevap verebilecek dünyada kimse yok. İnsanlar Donald Trump'ın çelişkili ifadelerinden bahsediyorlar. Halbuki bu Trump'ın mecbur kaldığı bir şey çünkü kafasından bir şey çıkıyor ama iki adım attıktan sonra onun gerçekleşmeyecek bir şey olduğu anlaşılıyor, Tersini söylüyor. Yani bu Trump'ın zavallılığıyla alakalı bir şey değil, dünyanın karışıklığıyla alakalı bir şey.

Bir noktayı da hiç akıldan çıkarmamak lazım: Türkiye'de İstiklal Harbi bir avuç Müslümanın bu toprakları Ermenilere, Rumlara, Yahudilere bırakmama iradesinin sonucudur. Bir avuç Müslümandır bunlar. Yani İstiklal Harbi'nde cephelerde ölen insanların sayısıyla askere toplamak sırasında ölen insanların sayısı birbirine yakındır. Çünkü Balkan Harplerinden itibaren mağlubiyetler dizisi yaşamış olan bir toplum… Askere gitmemek için baş parmağını kesen insanlar vardı. Ya da cephede öleceğime bu subayın kurşunuyla öleyim diyen insanlar vardı yani.

Mustafa Kemal -Kuzu Paşa derler Fevzi Paşa'ya çünkü ف nin üzerine bir nokta daha koyarsan ق oluyor. Kuzu Paşa okunabiliyor.- Fevzi Paşa'ya demiş ki İsmet demiş İnönü soyadı aldı. Herhalde sen de Sakarya soyadı alırsın demiş. Hayır demiş Fevzi Paşa. Benim ailem, benim soyum sopum belli demiş. Benim ailem demiş çakmaklı tüfek yapardı. Onun için ben “Çakmak” soyadını alacağım demiş. Şimdi bu sözlerim arasında şaşırtabilir sizi yani Sakarya soyadını niçin Fevzi Paşa alsın. Çünkü Sakarya Savaşı dolayısıyla Mareşalliğe yükselen kişi Mustafa Kemal. Yani o savaşın galibi olarak resmen Mustafa Kemal biliniyor. Mareşalliği Dumlupınar'dan geliyor Fevzi Paşa'nın.

Sakarya Meydan Muharebesi'nden bir sene sonra başlıyor büyük taarruz. Bir sene sonra. Yani bunun için birisi bir kitap bile yazdı. Sessiz Bekleyiş diye. Çünkü bir sene beklediler. Sakarya Meydan Muharebesi Türklerin elinden bu toprakların alınamayacağını bütün dünyaya gösterdi. İşte o zaman dünyanın büyük güçleriyle Türkiye'yi yönetenler arasında bir takım pazarlıklar döndü. Bunları biz bilmiyoruz. Ama döndü bu pazarlıklar ve bugün çektiğimiz birçok sıkıntının temelinde bunlar var. Yani bu devletin kurulmasında yapılan hatalar.

Soru: Merak ettiğim sorulardan bir tanesi, Osmanlı’yı ihanetle ilişkilendirmiştiniz. Acaba Osmanlı’nın kuruluşundan itibaren mi bu şekilde geçerli. Yoksa Tanzimat’tan sonra mı?

Hepsinin rolü var. Mesela şeyi bilir misiniz? Yavuz Sultan Selim Filistin'den geçerken Roma'nın yasağını kaldırdığını, Roma Yahudileri mağlup ettikten sonra Yahudilerin Filistin'de yaşamalarını yasakladı. Onun için diaspora dediğimiz şey doğdu. Yahudilerin bir kısmı Anadolu, Balkanlar üzerinden Almanya'ya gitti. Bunlara Eşkenaz Yahudileri diyoruz. Diğer bir kısmı da Mısır, Libya, Fas üzerinden İspanya'ya gitti. Bunlara da Sefarad Yahudileri diyoruz. Yani Yahudiler Filistin'i terk ederken ana iki kola ayrıldılar. Sonra da Hazar Yahudilerini konu etmek üzere Arthur Koestler üçüncü Kabile diye bir kitap yazdı.

Dinleyici: 13. Kabile

İsmet Özel:

On Üçüncü Kabile. Üçüncü dedim ben değil mi? On Üçüncü Kabile. Yani Yahudiler on iki kabileden oluşuyor. Bu on üçüncü kabile diye onu adlandırmış. O da bir muamma tabii nedir ne değildir. Gerçekten Türk soylu bazı insanlar Yahudiliği kabul etmiş midir? Yoksa zaten Roma Yahudilerin Filistin'de yaşamasını yasakladıktan sonra bazı Yahudiler Asya içlerine mi göçtüler? Hazarlar onlar mı? Bunları bilmiyoruz. Bildiğimiz şey, erkeklerin at kuyruğu şeklinde saçlarını arkadan bağlamalarının bir Hazar adeti olduğu. Yani Hazar Yahudilerinin. Onlar Amerika'da falan işte biz de Cengiz Han soyundan geliyoruz diyebilmek için o uygulamayı yürürlüğe koyuyorlar yani.

Tanzimat Fermanı İngiliz-Osmanlı ticaret anlaşmasından bir sene sonra ilan edildi. Yani 1838 Hristiyan yılında İngiliz-Osmanlı ticaret anlaşması yapıldı ve bu anlaşmanın uygulanabilmesi için Tanzimat Fermanı okundu. Tanzimat Fermanı ile beraber klasik Osmanlı yönetim tarzı ilga edildi. Onun yerine bütün Osmanlı tebaası, padişahın emrindeki herkes eşit sayıldı. Ve buna en çok itiraz edenler de Rumlardı. Çünkü Rumlar, Rum Ortodokslar sıralamada Müslümanlardan sonra gelen kavimdi. Ve onlar Yahudileri elleriyle gösterip “şimdi biz bunlarla eşit mi olduk” diye soruyorlardı. Yani Yahudilerle eşit olmayı istemeyenler Rumlardı. Türkler eskiden olduğu gibi askerlikle ve çiftçilikle ömürlerini geçiriyorlardı. Zanaat işi, ticaret işi tamamen gayrimüslimlerin elindeydi. Hatta bu cumhuriyet döneminde de devam etti. 6-7 Eylül olayları 1955 yılında patlak verdi. O günlere kadar yani 1955 yılının Eylül ayına kadar bütün İstanbul esnafı gayrimüslimdi. Sonra nedense bunlar Müslüman oluverdiler. İşin aslı da budur. Yani birçok bakımdan birçok insan can derdiyle, canından olmamak için Müslüman oldu

Soru: Son zamanlarda gerek şiirleriniz üzerinde gerekse fikir dünyanız üzerinde hem edebi hem de akademik çalışmalar oldukça arttı. Bunları takip ediyor musunuz? Onu soracaktım. İkincisi de bu eserler sizce İsmet Özel’den nasıl nemalanabiliriz üzerine çalışmalar mı? Yoksa İsmet Özel’i gerçekten anlamak ve anlatmak üzerine çalışmalar mı? Sizin düşünceniz ne?

İsmet Özel: Yani her şeyden haberdar olamıyorum tabii. Çoğu zaman bana gönderildiği zaman daha çok biliyorum. Şöyle oluyor, yani bakıyorum, okuyorum. Hepsini baştan sona okuyabilmiş değilim çünkü çok hacimlı şeyler. Yani Hece Dergisi'nin iki baskı yapan bir özel sayısı var biliyorsunuz. İsmet Özel özel sayısı. Yani hacimli şeyler. Ama okuduğum şeyden gördüğüm şu, yani insanlar uyduruk şeyler yazmıyorlar ama daha çok İsmet Özel'den ne anladıklarını anlatıyorlar. Yani İsmet Özel'in ne anlattığını anlatmıyorlar. Kendilerinin İsmet Özel'den ne anladığını anlatıyorlar. Bu tabi bence ülke açısından bir kayıp. Çünkü İsmet Özel'in ne dediğinin anlaşılması lazım. Yani senin İsmet Özel'den ne anladığın tabii iyi bir şey, hani bir şey anlamışsan iyi bir şey, ama bu yapıcı bir şey değil. Çünkü ben gençlik yıllarımdan itibaren düşünce meselelerini ciddi almış birisiyim ve gazete yazarlığı yaptığım sırada da bu ciddiyetin sonuçlarını sergiledim. Yani onun için rahatlıkla kendi yazılarımdan kitaplar oluşturmak zor olmadı benim için. Ama aktığı gittiği bir yer olması lazım yani. Buna akıl erdiremiyorum. Mesela üç sene İsmet Özel'le Baş Başa programı yapıldı Kanal 7'de. Ve defalarca ikaz etmemize rağmen bu programın reklamını Kanal 7 yapmadı. Kendi programını reklam etmedi. “İsmet Özel'le Başbaşa” programının propagandasını yapmadı Kanal 7.

Soru: Zaten yeteri kadar reyting alıyordu o zaman. Belki ihtiyaç duymamışlardır? Biz pazar sabahı gelsin de seyredelim diye iple çekiyorduk…

İsmet Özel: Evet. Dediğin doğru. Yani ben çantamın tamiriyle ilgili böyle çantacı bir yere gittim. Bir adam beni görünce ayağa kalktı. Dedi ki “ben sizin programlarınızın hepsini izledim” dedi. Yani böyle şeyler oluyor. Hatta prestijli saydıkları için “Şiir Türk'ün İklimi” programlarını TRT İnternasyonal'de de veriyorlardı. İkinci olarak yani tekrar. Anlaşılmıyor ama yani… Peki niye sonuç çıkmıyor yani?

Soru: Davamız artık bir devlet elinden mi ilerlemesi gerekiyor yoksa artık ferdi olarak bir avuç Müslüman olarak mı ilerlemesi gerekiyor? Bizim tekrar 28 Şubat'ta kaybolan o cemaat sürecini tekrar diri ve ayakta tutup, bir çatı altında nasıl birleşmemiz gerekiyor hocam?

İsmet Özel: Şimdi teşekkür ederim sorunuz için. Mesela 28 Şubat'ı zikrettiniz. Ben 28 Şubat tarihinin sadece takvimde bir gün olduğunu savunuyorum. Çünkü devlet normal olarak reflekslerini gene gösterdi. Yani zaten o 28 Şubatçı subaylardan birisi, “bin yıl sürecek” dedi 28 Şubat. Hatırlarsınız bunu yani. Bence İslam'a alıcı gözüyle tekrar bakmamız lazım. Yani şimdi Hira Dağı'ndan Resulullah döndüğü zaman ilk vahyi aldığı zaman, Hazreti Hatice ona dedi ki, sen şu şu şu vasıfta bir adam olduğuna göre senin başına kötü bir şey gelmiş olamaz dedi ve aldı, Varaka mı o adamın ismi? Ona götürdü. O da dedi ki “bu Musa'ya inmiş namustur” Resulullah'a gelen vahiy için. Hatta ilave etti “Keşke seni kavminin bu şehirden çıkardığı gününü de görebilsem” dedi.

İslam'da kural merkezden muhite doğrudur. Benim yazılarımı okuyanlar bunu görmüşlerdir. Yani “Başrolde Oynuyorsun Dikkat” diye bir yazım vardır benim. Her zaman kendimizin başrolde olduğunu bilmemiz lazım. Yani bizden Allah Müslüman sorumluluğumuzu ne derece yerine getirdiğimizi soracak. O bakımdan dar çevrelerde dahi olsa bir İslamî tohumun yeşermesi lazım. Bunun çok kolaylıkla sirayet edeceğini biliyorum. Bunu anlamak çok zor değil ama insanlar kendilerinden korkuyorlar. Yani bana göre çok büyük bu iş diyorlar. Halbuki değil. Kendi ölçülerine göre yapabilecekleri çok şey var ve ben de bu topluluktan bunu bekliyorum zaten.

Beni dinlediğiniz için teşekkür ederim.

İsmet Özel, 2 Şevval 1447, İstanbul

Birinci Olağan Genel Kurul Toplantımız Yapıldı

İstiklâl Marşı Derneği’nin ilk olağan genel kurulu, İstanbul’dan ve Anadolu’dan gelen üyelerimizin katılımıyla gerçekleşti.

MÜSLÜMANIN İLK VAZİFESİ TERÖRİST OLMAKTIR! - “Yeni Kana Yasa / Yenik Anayasa” paneli yapıldı

İstiklâl Marşı Derneği’nin “Yeni Kana Yasa / Yenik Anayasa” adlı paneli 10 Ekim Cumartesi günü Ankara'da gerçekleştirildi.

İSTİKLÂL TAKVİMİ 1442 - YEPYENİ PORTALIMIZDA YEPYENİ İSTİKLÂL TAKVİMİ

Bundan ahsen takvim bulamayacaksınız demiştik.  İstiklâl Marşı Derneği dokuz sene sonra ilk defa matbu olarak İstiklâl Takvimi neşretmiyor.

"SINIF BİLİNCİ - KIŞ"

TİYO’nun "Türkçe’den İslâm’a Giriş" serisinin onuncu kitabı "Sınıf Bilinci"nin Kış nüshası neşrolundu. 

HANYALI KONYA - 4. Sayımız Neşrolundu

Konya Şubemizin neşrettiği HANYALI KONYA mecmuasının dördüncü sayısı çıktı.

PERGELİN YAZMAZ SİVRİ UCU NEŞROLUNDU!

Fahri Genel Başkanımız Şair İsmet Özel'in “Pergelin Yazmaz Sivri Ucu” adlı yeni kitabı neşrolundu.

"OF NOT BEING A JEW" Kitabının Yeni Genişletilmiş Özel Baskısı Yapıldı

OF NOT BEING A JEW kitabı, vaad edilmiş tüm şiirler ve internet portalımızın "Gün Işığı Şiir Görsün" kısmında neşrolmuş son şiirleri ihtiva eden hitama ermiş özel baskısı TİYO Yayıncılıktan çıktı.

SEVGİLİM HAYAT

Bundan 17 sene evvel İsmet Özel'i davet ettikleri 32. Gün programının sonunda program yapımcısı Rıdvan Akar İsmet Özel'e şöyle diyordu: