8 şubat 1919 tarihinde Müttefikin orduları Başkumandanı Ceneral Franchet d’Espérey İstanbul’a gelerek ve at üzerinden Roma cenerallerinin fethettikleri memleketlere duhullerini tanzir eder bir tarzda, Rum palikaryalarının alkışları arasında, etrafı selamlıyarak büyük bir alayla Fransa Sefarethanesine indi, ve Enver Paşanın Kuruçeşme’deki yalısını karargâh ittihaz etti.
Son yüzyılın gerçek Türk-Müslüman kafaları, İslamiyetin Medeniyeti reddetmek iftirasına, imanlarını haykıran heyecanla karşı koydular. Bu müdafiler içinde Mehmet Akif, denilebilir ki İstiklâl Marşı'nda duyduğu büyük vecdi ve imanı, Müslümanlığın Medeniyet âşıkı olması hakikatinde de duydu ve mısralaştırdı…
İkinci Meşrutiyetten sonra yalnız İstiklâl Marşı bestelendi. O da her yerde okunmaz, çünkü bir nevi millî Kantik’dir. Bunun haricinde coşturucu güfteler, adımları vezinleştiren, dinleyenleri bir asker gibi toprağı gümleterek yürümeyi icbar eden besteler lâzımdır.
Millî marş hakkında iki mütalea daha!
Bugün, resmen milli marş olarak teganni edilen İstiklâl marşının güftesinde milletimizin bugünkü umdelerine çok aykırı düşen yerler vardır.
"Mehmet Akif, kendinden geçmişti. Dudaklarından kendi yazdığı İstiklâl Marşı’nın mısraları dökülüyordu."
Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin 29 temmuz 1922 tarihli oturumunda, Erzurum Milletvekili Salih Efendi’nin Kurban Bayramını tebrik etmek üzere Batı Cephesi’ne
"Âkif, o batış yıllarında, tam bir fikir kargaşalığı içinde, o korkunç tez enflasyonu içinde tek gerçek ve sağlam tezi buldu"
Millet, olup biten felâketler yüzünden, Meclisteki Vekillerinden daha az hassas değildir. O tarihte son durak olan Ankara istasyonundan kalkan trenler Garp cephesine durmadan asker ve elde edilebilen malzemeyi taşımakla meşguldür. Sivil, resmî —ki o günlerde Ankarada bu iki çeşit kıyafet birbirinin aynı gibidir— Herkesin ağzında, şu cephe türküsü var:
Ankaranın taşına bak,
Gözlerimin yaşına bak!


