CENNET VATAN, EBEDİ YURT PANELİ TAM METNİ

Durmuş Küçükşakalak:

Selamun aleyküm,

Cennet vatan, ebedi yurt İstiklâl Marşı’ndan öğrendiğimiz iki ibare. Bir ütopyadan veyahut bir ideal vatandan, ideal yurttan bahsediyormuş gibi gelebilir ama biraz daha yakından baktığımızda anlayacağız ki bu bir vakıa, olmuş bir vaka ve bir gerçek.

İstiklâl Marşı’ndan öğrenmemiz gereken şeyler var. Milletçe öğrenmemiz gereken şeyler var. İtikadî sınırlar içinde adına “Mîsak-ı Millî” dediğimiz o sınırlar içinde eğer bir milletten bahsedeceksek hep beraber üzerinde uzlaştığımız, üzerinde mutabakata vardığımız kavramlarımız, tabirlerimiz, ibarelerimiz olması gerekir. İşte İstiklâl Marşı bu ibarelerin bu topraklarda -“cennet vatan” olarak tabir ettiği bu topraklarda- yaşayacak milletin “millet” olması için, bu insanların millet olması için gereken ibareleri, gereken tabirleri ve kavramları derlemiş, toplamış bir metindir. Bu sebeple de dünyada benzeri olmayan tek millî marştır. İstiklâl Marşı Derneği'ne gelinceye kadar, daha doğrusu İsmet Özel İstiklâl Marşı'na dikkat çekinceye kadar İstiklâl Marşı 1921'de kalmış bir metindi. Özellikle okuryazar, aydın veya yarı aydın bir şekilde mürekkep yalamış, eli kalem tutan, ağzı laf yapan insanların orasına burasına şerh düştükleri, itiraz ettikleri; dostundan çok düşmanını görebileceğiniz bir metin olarak geldi. 90'lardan itibaren İsmet Bey, İstiklâl Marşı’na dikkat çekti. Fakat 2002'de kendi ideolojisine İstiklâl Marşı’ndan başka hiçbir çerçeve tanımayan bir Türk milliyetçisi olmakla övünmesiyle ilk defa İsmet Özel okurlarıyla birlikte diğer okuryazar kesimin de dikkatini çeken bir metin oldu. O zamana kadar İstiklâl Marşı dondurulmuş bir metindi; işte rafa kaldırılmıştır diyoruz. Halen de kısmen öyledir. İstiklâl Marşı gerçekten bugüne böyle geldi. Sadece işte resmî törenlerde okunan -ortamına göre, vaktine göre- kimi zaman heyecan verici, herkesin bir milli marşı var, bizim de bir milli marşımız var… Bu tür duygularla İstiklâl Marşı bu şekilde anlaşıldı. Daha doğrusu anlaşılmadı, sadece okundu. Tarihin ilginç bir cilvesi 1982 Anayasası'nda da bir şekilde kendine yer buldu. Hem de anayasanın değiştirilmesi teklif dahi edilemeyecek maddeleri arasında kendisine bir yer buldu. Yani bugün Türkiye'de olup biten her şeyi -İstiklâl Marşı bir anayasa maddesi olduğu için- Türkiye'de olup biten her şeyi İstiklâl Marşı’yla yargılayabilir, mahkum edebilirsiniz. Böyle muteber bir yeri var ve 80'lerde bunun örnekleri de var. En azından anayasa mahkemesinde bir tane örneği var bildiğimiz. Ama bugünkü kanunlara bakarsanız İstiklâl Marşı'nın her mısraını savunmak, lafzen ve ruhen savunmak sanık sandalyesinde oturmak demektir. Kanunen İstiklâl Marşı bugün suç teşkil eder, nefret suçu teşkil eder. Din, dil, ırk, milliyet ayrımı yapar. Hatta cinsiyet ayrımı yapar çünkü erkekçe bir metindir. Dolayısıyla suçtur İstiklâl Marşı. Bir taraftan anayasanın değiştirilmesi teklif dahi edilemeyen bir maddesi, diğer taraftan kanunlara bakarsanız her mısraı suç teşkil eden bir marşımız var. Bugün böyle bir ahmaklık, alıklık cennetinde yaşıyoruz.

İstiklâl Marşı’na biraz yakından bakarsanız Latin harfleriyle değil de Türk harfleriyle okursanız veya can kulağıyla dinlerseniz dikkatinizi bir şey çeker: İkide bir muhatap değişir İstiklâl Marşı’nda: İkide bir! Her iki kıtada bir yani. Başlarken birisi veya birileri “korkma” der. Gizli veya açık özne “sen”sindir; muhatap sensindir, karşıdakidir. İki kıta sonra “Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım” diyerek özne birden bire “ben” olur, dolayısıyla hatip değişir, muhatap da değişir. Bu her iki kıtada bir değişerek senli-benli ilerler İstiklâl Marşı. Yine İstiklâl Marşı'ndan öğreniriz ki şehitlerle şehit oğulları arasındaki bir mukabeledir İstiklâl Marşı. (“Korkma” dedi birisi veya birileri: Bunlar şehitlerdir ki zaten biraz sonra “Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helal” diyecek. Marşın sonunda ise “Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helal” diyecek. Kanı dökülmüş birileri söyleyecek bunu, çok barizdir.) İşte daha sonra; Üçüncü kıtada şehit oğulları sazı eline alır ve “Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım” diyerek bir tiratta bulunur. İki kıta sonra tekrar o “korkma” diyen arkadaş; “Arkadaş yurduma alçakları uğratma sakın” diyerek söze başlar. Yine muhatap bir anda “sen” olur. İki kıta yine bu arkadaş veya arkadaşlar veya o arkadaşlar namına birisi “sen”e hitap eder ve o hitabın sonunda: "Verme dünyaları alsan da bu cennet vatanı." diyerek biter şehitlerin sözü. Yani “cennet vatan” ibaresi, şehitlerin ağzından çıkmış bir ibaredir. Bu sözü duyan şehit oğulları “Kim bu cennet vatanının uğruna olmaz ki feda?” Diye onlardan duydukları sözü hemen ileriye taşırlar. Yani muhatap yine “ben” oluverir ki arkasından gelen mısralara da bakarsanız özne “ben”dir. Bunu gören şehitler; sözlerinin ileri taşındığını, sözlerinin yerde yüzüstü bırakılmadığını gören şehitler tekrar söze başlar: "O zaman vecd ile bin secde eder, varsa taşım." Yani apaçık belli: Taşı olup olmadığı belli olmayan birisi söylüyor bunu. Bu şekilde İstiklâl Marşı hitama erer. Yani şehitlerle şehit oğulları arasında bir konuşmadır. Türk milleti dediğimiz şey bu iki unsurdan oluşur: Şehitler ve şehit oğulları. Üçüncü bir unsuru yoktur. Şehitler ve şehit oğullarının bu konuşmasından kalkarak şunu söyleyebiliriz: İstiklâl Marşı bir milletin kendi içinde, kendi kendine ve kendi için; başkası için değil kendi için bir konuşmasıdır. Bir milletin kendi içinde hakkı ve sabrı tavsiyeleşmesidir. Dolayısıyla İstiklâl Marşı’ndan eğer bir millet olacaksak milletçe öğrenmemiz gereken şeyler var. O milletin iki unsurundan biri olan şehitlere kulak vermemiz onların şehit oldukları şey uğrunda düşünüp, oraya taşınmamız gerekir. Onun için bize “cennet vatan” “ebedî yurt” ibarelerini de, beldelerini de hatırlatan şehitlerdir. Onlar cennet vatanda, ebedî yurtlarındadır ve diridir. Aksi taktirde bir Müslüman dünyanın veya bir beldenin ıstılahî manada ezelî ve ebedî olduğunu söyleyemez. Dünyanın veya içinden herhangibir şeyin ıstılahı manada ezeliî ve ebedî olduğunu söylemek insanı dinden çıkarır. Hem yaratıldığını hem de ahireti inkar ediyordur. Dünyanın ezelî ve ebedî olduğunu kâfirler ve münafıklar söyler. Bir Müslüman ezelden bahsederken kainat yaratılmadan önceki bir evveli, ebedden bahsederken kıyamet koptuktan sonraki bir ahiri hesaba katıyordur, referans veriyordur.

İstiklâl Marşı, şairini de etkilemiş bir şiirdir. Mehmet Akif'in şiir serüvenine bakarsanız İstiklâl Marşı'ndan önce ve sonra olarak rahatlıkla ayırt edebileceğiniz bir şeydir bu etki. İstiklâl Marşı'ndan sonra yazdığı ilk şiir Hıristiyan takvimine göre 15 Nisan 1921'de Süleyman Nazif'e yazılmış bir şiirdir. Hemen marşın yazılışından bir ay geçmişken. Başlığı da zaten Süleyman Nazif'e'dir. Süleyman Nazif Malta'da sürgündedir o sırada. Oradan Son Nefesimle Hasbihal başlıklı bir şiir gönderir, Ankara'da yayınlanır. Karamsar bir şiirdir o. Bunun üzerine İstiklâl Marşı kaleminden yenice dökülmüş şair gayet ümitvar, onun karamsar şiirine karşılık gayet ümitvar bir şiirle karşılık verir. Süleyman Nazif  “Ruhum benim oldukça bu imanla beraber / Üç yüz sene, dört yüz sene, beş yüz sene bekler” diyerek bitirir o şiiri. Mehmet Akif de o mısraları alır, şiirinin başına koyar. “Beş yüz sene bekler mi? Nasıl bekleyeceksin?” Diyerek başlar kendi şiirine. Ve daha sonra şiirin bir kısmında der ki: “Mâdâm ki Hakk’ın bize vaat ettiği haktır / Şarkın ezelî fecri yakındır, doğacaktır” der. Yani doğuradan doğruya “Doğacaktır sana vaat ettiği günler Hakkın” mısraından ilham alarak, onu işaret ederek Süleyman Nazif'e bir cevap verir. Ama ifade ilginçtir. “Madem ki Hakkın bize vaat ettiği haktır.” Yani sanki kendisi de başkasından öğrenmiş, o mısralar kendinden çıkmamış da: “Madem ki böyle, o zaman şöyle” diyerek bir şiir söylemiştir. Mâdem ki, diyerek! Yani İstiklâl Marşı'ndan sonra Mehmet Akif'te İstiklâl Marşı'nın çok büyük etkilerini görürsünüz. Türkiye'de en fazla ezberlenen şiirlerden biri olan “Çanakkale Şehitlerine” ismiyle bilinen şiiri de İstiklâl Marşı'nın gölgesinde yazılmış bir şiirdir. İşte zannederiz ki 1915'te Çanakkale Muharebesi'nden sonra yazdığı bir şiir. Hayır, 1919'da başlamıştır, sadece başladığıyla kalmıştır o şiir, tamamlanamamıştır. İlk defa 1924’te yayınlandı ve ardından Asım kitabına girdi. İstiklâl Marşı'nı yazdıktan sonra Sakarya Meydan Muharebesi'nden sonra “Çanakkale Şehitlerine” şiiri tamamlanmıştır. Oraya da bakarsanız; İstiklâl Marşı'nı nasıl anlayalım, nasıl şerh edelim diye düşünen doğrudan doğruya Çanakkale şehitlerine şiirine bakarak İstiklâl Marşı'nın bütün mısralarının açıldığını orada görürsünüz. Mesela “Ey şehid oğlu şehid, isteme benden makber/sana ağuşunu aşmış duruyor peygamber.” Şehid oğlu şehid, ilk defa İstiklâl Marşı’nda kullandığı bir tabirdir. Daha sonra bu şiirde görürsünüz. “Medeniyyet denilen kahbe, hakikat, yüzsüz” mısraı “Medeniyyet dediğin tek dişi kalmış canavar” mısraının gölgesinde yazılmıştır.  Veya işte: “Bu taşındır diyerek Kabe'yi diksem başına” diye bir mısra vardır. Yani bunu 1915'te yazamaz Mehmet Akif. Böyle bir şeye cesaret edemez. Çünkü Kabe'de Türk bayrağı dalgalanıyordu 1915'te. Ama İstiklâl Marşını yazmış bir şair Sakarya Meydan Muharebesi'nden sonra Kabe'yi getirir; “O zaman vecd ile bin secde eder varsa taşım” diyen, taşı olup olmadığı belli olmayan birisinin; o şehitlerin başına diker. Çanakkale şehitlerine şiirini açıp bakarsanız orada bütün İstiklâl Marşının şerhini görürsünüz.

İstiklâl Marşı’nın hesabına göre “Bu vatan kimin?” dediğinizde: İstiklâl Marşı on kıtadır; altı kıtası şehitlerin ağzından, dört kıtası şehit oğullarının ağzından onlara cevaptır. Dolayısıyla bu vatan: Onda altısı şehitlerindir, onda dördü kendini şehit oğlu olarak isimlendiren, sıfatlandıran birileri varsa onlarındır. İstiklâl Marşı'ndan on beş veya on altı sene sonra -1936, 1937 de olabilir, tam hatırlamıyorum- ''Bu Vatan Kimin?'' diye bir şiir yazıldı Orhan Şaik Gökyay tarafından. İlkokulda bize de ezberletilen bir şiirdi. O şiire de bakarsanız; Yedi kıtadır; altı kıtasında bu vatan şehitlerindir, der. Son kıtasında, “Sencileyin hasmı rüyada değil / Topun namlusundan görenlerindir” diyerek o şehitlerin arkadaşlarının, omuzdaşlarının, oğullarının olduğunu söyler. Yani İstiklâl Marşı'ndan on beş sene sonra, şehitlerin payı bu topraklarda artmış, şehit oğullarının daha da azalmıştır. Bugün birisi çıkıp derse ki: “Sadece şehitlerindir.” Böyle bir söze sadece İstiklâl Marşı Derneği itiraz etme niyetinde. Çünkü biz kendimizin şehit oğlu olduğumuzu söylüyoruz ve şehit oğullarıyla aynı safta haşrolmak için dua eden Türkiye'deki tek teşekkülüz. Yani İstiklâl Marşı’ndan öğreneceğimiz birçok şey var. Onun için seneler önce söyledik: Eğer bir anayasa lazımsa Türkiye'ye 41 mısralık bir anayasamız zaten yazılmıştır. Bu abartı değil. 1921 şartlarına baktığınızda ve Teşkilat-ı Esasiye Kanunu'nu göz önüne getirdiğinizde -23 Maddelik bir Teşkilat-ı Esasiye Kanunu'muz vardır. İstiklâl Marşı ile ne kadar birbirine tetabuk eden metinler olduğunu yakından bakarsanız görebilirsiniz.

“Cennet vatan” ibaresi bugün işte umumen anlaşıldığı şekliyle; çok güzel bir ülkede yaşıyoruz, yeraltı ve yerüstü kaynakları bakımından şöyle, işte dört mevsimin bir arada yaşandığı bir ülke… Yani cennet gibi bir vatan denildiğinde umumen insanların aklına bu geliyor. Bununla hiçbir irtibatı yoktur, İstiklâl Marşında geçen cennet vatanın. Çünkü bu mısralar yazıldığında insanlar açlıkla yüz yüzeydi bu topraklarda. İstanbul'da -bırakın Anadolu'yu İstanbul'da- buğday unu bulamıyorlardı. Bulabilenler arpa unu yiyordu, bulamayanlar kırlardan, bayırlardan süpürge otu toplayıp süpürge tohumundan un yapıp yiyorlardı. Yani nereden bakarsanız bakın hiçbir bakımdan cennete benzemeyen bir yerlerdi. O zaman ne diyor bu arkadaşlar “Cennet vatan, ebedi yurt” derken. Ne diyorlar? Cennet vatan dediğimizde küfür kriterlerine göre bir dünya cennetinden değil; bizi cennete götürecek bu dünyamızı cennete bitişik kılan bir hayattan bahsetmiş oluyoruz. Türk hayatının masûniyyetini, dokunulmazlığını, emniyetini teminat altına alındığı bir vatandan bahsediyoruz. Türk’ün emniyet içinde yaşadığı, eman verdiklerinin de emniyet içinde, masuniyetle yaşadığı toprakları ifade eder Cennet vatan. Bu aynı zamanda kâfirlerin tedirgin olduğu, korktuğu topraklardır. Bir taraftan da kıskandıkları… İslam topraklarıdır. Kâfirlerin rahatını kaçıracak ve bir millî irade ortaya koyacak ortam Türk için cennet vatandır. Arkası bundan sonra gelir. Yani bizim “cennet vatan”dan anladığımız şey: Türk hayatının dokunulmazlığı, emniyeti, masuniyetidir. Onun dışında aynen İstiklâl Marşı'nda olduğu gibi millet problemlerini, meselelerini -eğer bir millet varsa- kendi içinde, kendi için konuşarak, tartışarak halleder. Ama öncelikle Türk hayatının masuniyeti, dokunulmazlığı, emniyetidir aslolan. Bu dokunulmazlık, emniyet meselesi önemli. Bu, bir yerin Darülislam veya Darülharp olmasında da temel kıstastır. İşte Darülislam, Darülharp kavramının en mücmel tanımı yine bu topraklarda yapılmıştır. Muammer Parlar'dan öğrendiğimiz şekliyle İmam Kasani’nin (ömrünün çoğu kısmını bu topraklarda geçirmiş; 4-5 senesini Konya'da, yaklaşık 13-15 senesini Halep'te geçirmiş) Darülislam, Darülharp tanımı korku ve emniyete merbuttur: Eğer bir memlekette korku kâfirlerin, emniyet Müslümanların payına düşen bir şeyse orası Darül-İslam, tersi emniyet kâfirlere korku Müslümanlara düşen bir şey ise orası Darülharp'tır. İmam Kasani'ye göre ve en mücmel tanımdır. Bu tanım bu topraklarda ortaya çıkmış bir şeydir. Çünkü 12. yüzyıl bu toprakların her bakımdan hercümerc edildiği bir tarih kesiti. Gerek Moğollar vasıtasıyla gerek Haçlı Seferleri vasıtasıyla korkunun ve emniyetin ne olduğu en yakından hissedilen topraklar. Aynı zamanda birçok amelî, itikadî mezheplerin, düşüncelerin böyle harman yeri olan bu topraklarda Hak-Batıl savaşı da vardı. Ve Müslümanlığında ciddi insanlar, bu kaostan bu Haçlı Seferleri, daha sonra Moğol istilalarının sıkıştırdığı, onların tazikiyle oluşan o ortamdan bir takım insanlar en sağlam ipe tutunarak çıktı. Bir asır sonra 13. Yüzyılla birlikte Ehli Sünnet akaidi bu topraklarda ete kemiğe büründü, bu toprakların ana rengini verdi. Tarih kitaplarına yahut tarihçilerimizin hangisine bakarsanız bakın o yılları anlattıkları şeyler de karmakarışıktır… Aynı zamanda Rafizi, Mutezili gibi birçok akım dâhil bu topraklarda harmanlandığını görürsünüz. İşte hatta sık sık derler: Türkler aslında Alevi kökenliydi, Rafizi kökenliydi… falan. Heterodox unsurlarla dolu bir atmosferden bahsederler. Oradan yavaş yavaş Sünnileşti gibi bir hikaye bulursunuz. İşte o ortam; o 12. Yüzyıldaki karmaşa, o 12. Yüzyılın sıcak potası… Başta Haçlı Seferleri olmak üzere Moğol istilalarıyla savaşların sıcaklığıyla zirve yapan o potada bir şey eridi ve o potada saf hale gelen Ehl-i Sünnet Akaidi Türk milletinin ana rengini verdi, ana gövdeyi oluşturdu. Kirlerinden, curufundan ayrıldı. Ben bu girizgahla genel bir çerçeve çizmiş olayım. Daha sonra cennet vatanın, ebedi yurdun bugün nasıl anlaşılması gerektiğine dair bir şeyler söylemeye çalışayım. Şimdi Gökhan Göbel'e sözü bırakayım. Buyurunuz.

Gökhan Göbel:

Selamun aleyküm,

Panelimizin başlığı; Cennet Vatan, Ebedi Yurt. Vatan ve yurt kelimeleri birbiri yerine kullanılabilir sanılıyor. Hatta vatan aleyhine yurt kelimesine yer açılıyor. Buna karşı bir tepkidir bu başlığımız aynı zamanda. 1953 yılında derlenmiş bir türkümüz var: Hastane önünde incir ağacı. Meşhur bir türküdür. Orada gurbet elde kaldım yüreğime dert oldu, ellerin vatanı bana yurt oldu diyor. Türküde de gördüğümüz gibi Türk milleti vatan ve yurt kelimelerini aynı anlamda kullanmıyor. İsmet Bey de yazılarında bu iki kelimenin ayrı anlam taşıdığını, taşıması gerektiğini hususen vurguladı. İstiklâl Marşımızda da bu iki kelime geçer. Yurt, daha çok canlı bir varlık olarak üzerinde yaşadığımız, istifade ettiğimiz bir toprak parçasıdır. Vatan ise, sözümüzün geçtiği yer, bir hakimiyet sahası, siyasî anlam yüklü bir kelimedir. Bu bakımdan bütün canlıların, yani bitkilerin ve hayvanların da yurdundan bahsedebiliriz. Nitekim başka bir türkümüzde de şöyle bir ifade vardır: Evleri farelere yurt olmuş.

Vatan kelimesi aynı istiklâl kelimesi gibi Türkçe üzerinden şarktaki bütün dillere bu taşıdığı anlamla geçmiştir. Kırgızlar hariç bütün Türkik kavimler vatan kelimesini kullanır. Kırgızlarda Rus etkisi çok fazladır. Onlar vatan değil, ata yurt diyorlar vatan anlamında. Araplar, yani kelime Arapçadır ama Araplar bu kelimenin anlamını Türkçe üzerinden almışlardır. İranlılar dahil olmak üzere bütün şarktaki topluluklar siyasi anlam taşıyan vatan kelimesini Türkçe üzerinden almışlardır. Biz bunu bilelim. Fakat bu hususta biz kavramamız gereken başka anlayışlar da söylüyoruz. İsmet Bey birkaç yazı önce portalimizde yayınlanan yazısında dedi ki “Biz vatan şairi olarak Marseillaise’i tercüme eden Namık Kemal'den çok Karacaoğlan'ı anlamalıyız" dedi. Çünkü vatan şairi olarak Namık Kemal'i biliyoruz. O batıda doğmuş, o vatan kavramını Fransızcası işte “patrie” deniyor. O kelimenin tercümesi olarak kullandı. Oradaki siyasi anlamını ihtiva ederek Türkçe'ye girdi. Tabii onu aşan anlamlar da taşıdı. Fakat Karacaoğlan bu bahsettiğimiz zamandan iki yüz yıl önce batılılaşma yokken, bir tercüme faaliyeti gözetmeden meşhur koşmasında “vatan tutup bu yerlerde kalınmaz” dedi. O koşma zaten yukarıdan bakarak başlıyor: “İndim seyran eyledim Frengistan'ı” diyor. Orada Bir kıtada şöyle diyor: “Akılları yoktur küfre uyarlar/imanları yoktur cana kıyarlar/ başlarına siyah şapka giyerler/beyleri var bizim beye benzemez.” Bunun sonunda bir yerde de “vatan tutup bu yerlerde kalınmaz” diyor. Yani o batıdan tercüme edilen vatan kavramından çok daha önce vatan kelimesi Karacaoğlan'la beraber siyasi anlamını yüklenmiştir. Biz buna da Türklerin dikkat etmesini söylüyoruz. Biz yurdun aleyhine vatanı öne çıkarmıyoruz, Türk milletinin kavrayışını önünüze seriyoruz. Ama dediğim gibi vatan kelimesi aleyhine yurt kelimesi öne çıkarıldı. Şair Mehmet Emin meşhur şiirinde diyor ki: “Ben bir Türk'üm, dinim cinsim uludur/Sinem özüm ateş ile doludur/İnsan olan vatanının kuludur/Türk evladı evde durmaz giderim.” Şimdi soyadı kanunu çıktığında “insan olan vatanının kuludur” diyen şair Yurdakul soyadını aldı. Vatan, çünkü Arapça sayılıyordu. Yani vatan Arapça sayıldığı için “Vatanakul” soyadını alamadı. Almak istedi, istemedi bilmiyorum ama isteseydi de alamazdı. Yurda kul soyadını aldı.

Biz Türkler askerliğe vatan borcu, vatan hizmeti diyoruz. Fakat 1961 anayasasında bu vatan borcu, vatan hizmeti ifadeleri değiştirildi. “Yurt savunması” olarak anayasaya girdi. Vatan kelimesi aleyhine bu işi yaptılar. Yurt savunması dendi. Fakat bunda başarılı olamadılar. Milletin bunu benimsemediğini gördüler. 1971 yılında bir anayasa değişikliğiyle tekrar vatan hizmeti ibaresine dönüldü. Bugünkü anayasada da askerlik, “vatan hizmeti” başlığı altındadır, 1982 Anayasası'nda da. Tarık Buğra'nın sözüydü sanırım, yani ona “Hakikat yerine gerçek desek ne kaybederiz” diye soruyorlar? O da “hakikati kaybederiz” diyor. Burada böyle bir mesele var. İstiklâl Marşımızdaki istiklâl kelimesi de İstiklâl Marşı olduğu için bugüne kadar gelebildi, yok edilemedi. Yani bu bilgiler ışığında ben Türk milleti hâlâ daha vatandan ve istiklâlden vazgeçmemiştir diyorum.

Vatan ve yurt İstiklâl Marşımızda Mîsak-ı Millî topraklarını işaret eder. Mîsak-ı Millî hakkında maddi bilgiler vermemiz lazım. Ben bu konuşmada inşallah maddelerini tek tek meal verip söyleyeceğim. Fakat bunun için dikkatimizi Birinci Dünya Savaşı'na çevirmemiz lazım. Hatta bugünü anlamak bakımından da dikkatimizi Birinci Dünya Savaşı'na çevirmemiz lazım. Çünkü bugün dünyada iki tane sıcak çatışma var. Bu çatışmalar Birinci Dünya Savaşı'nın bakiyeleridir. Yani 1917 yılında Çarlık devrildi. Bugün Putin, Ukrayna müdahalesini başlatırken Lenin Ukrayna'yı verdi dedi. Yani Sovyetlerle beraber Çarlığın devrilmesinden sonra ortaya çıkmış bir meseledir. Birinci savaş bakiyesidir. İkinci çatışma alanı da öyledir. Birinci Dünya Savaşı'nda 1917 yılında İngiliz hariciyesinin Türk topraklarında İsrail'e yurt temin edilmesi işini başlatmıştır Balfour Deklarasyonu'yla. Yani bugün Üçüncü Dünya Savaşı lafından ziyade Birinci Dünya Savaşı'nın bitmediği üzerinden anlamak lazım bazı şeyleri. Mîsak-ı Millîmiz bu bakımdan Birinci Dünya Savaşı sonrasında ortaya çıkmış bir metin olarak çok önemlidir. Bugün tutunacağımız bir metindir. İsmini herkesin bildiği fakat içeriğinin bilinmediği ve hakkında yanlış bilgilerin olduğu bir meseledir, Mîsak-ı Millî meselesi. Bir metin olarak doğmuştur, bir harita olarak değil. Bir dibace ve altı maddeden oluşur. İstanbul'da son Osmanlı Mebusan Meclisi'nde kabul edilmiştir. Ankara’daki meclis henüz yokken. Bize okullarda öğretilen, hâlâ daha bugün resmi tarihin devam ettirdiği, Mustafa Kemal'in yazdığı yahut Erzurum ve Sivas kongrelerinin bir sonucu ya da o metinler gibi bir metin olarak sunduğu Mîsak-ı Millî, böyle değildir. Mesela “Mustafa Kemal'in yazdığı Mîsak-ı Millî” bu ifade yanlış. Kemalist tarihçilerin de aynıyla yazdığı gibi Mustafa Kemal'in İstanbul'a gönderdiği bir Mîsak-ı Millî, bir beyanname olduğu söyleniyor. Bu beyanname Mîsak-ı Millî'den farklıdır ve bu beyanname ortada yoktur. Bu Kemalist tarihçilerin söylediği şeydir. İkincisi, meclis zabıtlarıyla da sabittir. Mîsak-ı Millî’yi yazanlara karşı Mustafa Kemal'in mecliste keşke yazmasaydınız başımıza büyük belalar açtınız dediği de meclis zabıtlarında kayıtlıdır.

Mîsak-ı Millî’nin Erzurum ve Sivas kongreleri kararlarının benzeri olduğu meselesi… Şimdi Mîsak-ı Millî; Erzurum ve Sivas kongreleri metinlerinden hem daha mufassaldır, hem Türk istiklâli bakımından çok daha talepkardır ve Türk istiklâli bakımından daha yukarıda bir metindir. Mufassal oluşu Boğazlar'dan bahseder, Marmara Denizi'nden bahseder, azınlık hukukundan, kapitülasyonlardan, Batı Trakya'dan bahseder, Araplarla meskun yerlerden bahseder… Daha mufassaldır ve Mondros Mütarekesini kabul etmemek bakımından daha yukarıda bir metindir. İstanbul'da kabul edilmiştir Mîsak-ı Millî. Son Osmanlı Mebusan Meclisi'nde. İstanbul konusunda resmi tarih anlatısı dolayısıyla kafalar karışık. Yani İstanbul tam anlatıldığı gibi değil. İki şahıs üzerinden bir şey söyleyeceğim bu hususta. Bu arada Mîsak-ı Millî ismi de İstanbul icadıdır. Yani mesela Mustafa Kemal'in gönderdiği bir Mîsak-ı Millî metni ya da herhangi birinin gönderdiği bir Mîsak-ı Millî metni yoktur. Söz konusu metinler sulh programı, beyannameleridir. Fakat bu isim işgal İstanbulu’nda milli yemin şekline büründürülmüştür. Onun için ilk adı Ahd-i Millî'dir. Matbuatta Peyman-ı Millî de denmiştir. Son ismi Mîsak-ı Millî'dir. Yani bu isim İstanbul'da milli yemin şekline büründürülmüştür. Şimdi, İstanbul'u da anlamak için iki isim üzerinden misal vereceğim. Birincisi, meşhur Ebuzziya ailesinin bir mensubu, Velid Ebüzziya. Bir İstanbul gazetecisidir, İstanbul muharriridir. İstiklâl Harbi'ne hem kalemiyle, gazetesiyle, yazılarıyla hizmet etmiştir. Bundan öte doğrudan İstiklâl Harbi için silah kaçırmıştır ve bu şahıs, Velid Ebuzziya Mîsak-ı Millî’den verilen tavizler, cumhuriyet ilan edilirken olan biten hadiseler dolayısıyla sesini çıkardığı için İstiklâl Mahkemelerinde yargılanmıştır. Fakat bu şahıs bütün İstiklâl Harbi boyunca İstiklâl madalyası olan tek gazetecidir. Bir Ankara gazetecisi değildir, İstanbul gazetecisidir ve istiklâl madalyası olan tek gazetecidir ve mahkemeye de onu beyan etmiştir. “Ben istiklâl madalyası olan bir insanım, beni bununla suçlayamazsınız” demiştir ve ondan sonra beraat etmiştir. Fakat gazetecilik hayatı bitmiştir. İstanbul'da bir böyle insanlar var. Bir de mesela Refik Halit Karay vardı. Refik Halit Karay zevkle okunan bir kalemdir. Fakat İstiklâl Harbi esnasında kalemine güvenerek, o kadar güveniyordu ki kalemine, bunu millet aleyhine kullanmak istedi. Fakat rezil oldu, şöyle rezil oldu. Mesela Mîsak-ı Millî ismi için alaycı bir şekilde: Ne tuhaf bir kelime. Millî anamız yine bir yavru doğurdu. Mîsak-ı Millî ismini şimdi ortaya atıyorlar. Söylenişi ne zor bir kelime ne çirkin gibi laflar etti. Fakat bugün içeriği bilinmese de herkesin dilinde olan bir kelimedir. Kaybetmiştir. İstanbul'un bir de bu yönü vardır.

Şimdi Mîsak-ı Millî metnine geçeceğim inşallah. Önce bir dibace vardır Mîsak-ı Millî metninin başında. Bugün Türk Tarih Kurumu'nun portalında bile bu giriş kısmını yayınlamazlar. Halbuki bu giriş kısmı olmadan Mîsak-ı Millî metni anlaşılmaz. Ben en az tahrifle meal vermeye çalıştım. Bu metni herkesin, bütün Türk vatanperverlerinin bunun aslını okuyabilmesi lazım. Ben meal vermeye çalıştım olabildiğince az tahrifle. Girişte diyor ki “Mîsak-ı Millî metni:

Dibace: Osmanlı Meclis-i mebusan azaları olarak kabul ve tasdik ediyoruz ki istiklal-i devlet ve istikbal-i milletin haklı ve devamlı bir sulhe kavuşması için yapabileceğimiz en büyük fedakarlıkları aşağıda sıraladık. Sulh ancak bu maddelerin tamamına riayetle mümkündür. Bu esaslar haricinde Osmanlı saltanat ve cemiyetinin varlığına devam etmesinin mümkünatı yoktur.”

Şimdi buradan ne anlıyoruz? Bir; bugün gene Mîsak-ı Millî hakkında söylenen yanlışlar sözler var. Mîsak-ı Millî bir genişleme, yayılma meselesi değildir. Bizim asgari vatanımızdır. Mîsak-ı Millî metninde dendiği gibi yapabileceğimiz fedakarlığın hadd-i azamisi budur. Bundan ötesi devlet ve millet için ölüm demektir diyor. Ve meydan okuyor. Diyor ki eğer bu şartlar olmazsa sulh olmaz. Bu aşağıda sıralayacağım altı şart eğer gerçekleşmezse sulh olmaz diyor ve bütün küfür alemi bunun karşısında endişeye kapılıyorlar. Yani adamlar yani Türkler mağlup. Birinci Dünya Savaşı'nda mağlup sayılmışlar. Yani herkes öyle sayıyor. Fakat barış için, sulh için şart öne sürüyorlar. Bunu böyle küçümseyerek değil, endişeyle söylüyorlar. Çünkü Birinci Dünya Savaşı'nın en büyük zaferi Çanakkale Zaferi, 1915. Birinci Dünya Savaşı'nın en büyük zaferi bu. Ve 1916'da bir de bundan sonra Kûtulamâre Zaferi var. Bunu endişeyle söylüyorlar ve o endişeyle İstanbul'daki meclisi basıyorlar, meclis tatil ediliyor ve sekiz ay sonra bize Sevr Anlaşması’nı dayatıyorlar.

Birinci madde:
Osmanlı Devleti'nin Arap çoğunlukla meskun olup Mondros mütarekesi imzalandığında düşman orduların işgali altında olan yerlerin kaderi oradaki Arap çoğunluğun serbestçe beyan edecekleri oylarla tayin edilmeli. Ama o mütarekenin çizdiği hattın dahilinde ve haricinde -içinde ve dışında- dinen, irfanen ve emelen, müttehit ve birbirinin hakkına, hukukuna hürmet ve riayet eden Osmanlı İslam çoğunluğuyla meskun bulunan yerlerin hepsi, hakikaten ve hükmen hiçbir sebeple birbirinden ayrılmaz bir bütündür.

Bu da birinci maddesi. Buradan ne anlıyoruz? Mîsak-ı Millî, Arapları dışarıda tutmuyor. Mîsak-ı Millî, Mondros Mütarekesi imzalandığında İtilaf Devletleri'nin işgali altında olan Araplarla meskun yerlerde Araplara sorulsun diyor. Kimin hakimiyeti altında yaşamak istiyorsunuz? İngilizlerin mi, Fransızların mı, Türklerin mi? Arapları dışarıda bırakan bir metin değildir bu. Böyle bir plebisiti tabii ki ne İngilizler ne Fransızlar yaptırıyor.

Şimdi haritamızda görüyorsunuz bu resmî sınırın dışında Mîsak-ı Millî’ye dahil olan yerler var. Buralar münakaşa konusu değil. Arapların çoğunluk olarak yaşadığı yer dediğimiz zaman İskenderun, Halep, Musul'a kadar olan hattın güneyindeki yeri kastediyoruz. Orası zaten münakaşa konusu değil güney sınırı bakımından. Ama onun güneyinde olan Araplara sorulsun, kimin hakimiyeti altında yaşamak istiyorsunuz diyor.

Sakarya meydan muharebesini biz kazanır kazanmaz Fransızlar bir anlaşma teklif ettiler. Çünkü Sakarya Meydan Muharebesi kazanıldığı anda bütün batıda Türkler Avrupa'ya dönecek, döndü dediler hatta ve Fransızlar bir telaşla anlaşma teklif ettiler ve bir itilafname ortaya çıktı. “Ankara İtilafnamesi” bu bir antlaşma değildir, antlaşma muahede demektir. Muahedeyi, bugün öz Türkçe olarak antlaşma söylüyorlar. İtilafname gerçekten bir anlaşma, muvakkaten, şimdilik. 1921'de Mîsak-ı Millî’yi Fransızlar tanıdı denir. Halbuki hiç öyle bir şey yoktur. Hatay bile o anlaşmaya göre Türkiye sınırları içinde değildi ve muvakkat olmasına rağmen Lozan'da onaylandı bu anlaşma. Zaten daha itilaf yapıldığında bile mecliste kıyametler kopmuştu. Lozan'da sonra bu birinci meclis tasfiye edilerek onaylandı.

Birinci maddenin devamında Araplarla ilgili kısmından sonra ama Türk vatanı olan yerlerde, Ben Mondros mütarekesini tanımam diyor. Mondros mütarekesiyle ilgili de bence bütün Türklerin bilmesi gereken şöyle bir şey var: Herkes Birinci Dünya Savaşı'ndan Almanlara imparatorluklarını ilan ettikleri yerde Versay Anlaşması'nı hususen imzalattıklarını bilir. Mondros da bugün Limni Adası'nda bir limandır. Boğaz'a, Çanakkale Boğazı'na yüz kilometre ötede bir yerdir ve biz Türkler olarak savaşı uzattığımız, onları boğazdan geçirmediğimiz için kasten, hususen bize Mondros mütarekesi orada imzalatılmıştır. Birinci maddenin devamında bir Türk vatanı vardır ve Mondros mütarekesini ben orada tanımam diyor. Eğer bir yerde Osmanlı İslam ekseriyeti varsa ben orada Mondros mütarekesini tanımam diyor. Bu sebeple Mîsak-ı Millî’nin Batı toprakları, Birinci Cihan Harbi öncesinde elden çıkmasına rağmen oralarda İslam ekseriyeti o zaman da olduğu için Mîsak-ı Millî’ye dahildir.

Mîsak-ı Millî ile ilgili söylenen bir Wilson Prensipleri meselesi var. Bunu İsmet Bey de yazdı. Bu prensipler savaşın sonunda, 1918'in Ocak ayında ilan edildi Çünkü savaşı kazananlar dahil bir ilke vaz edebilecek dünyada bir ülke yoktu. Yani savaşın galipleri de galip değildi. O yüzden ancak Amerikan başkanı bir 14 ilke vaz edebildi. Bunun 12’si de Türklerle alakalıydı. Doğrudan diyordu ki o Wilson Prensipleri’nde: Türkler kendi yollarına bakabilir ama hakimiyeti altında olan topluluklar da kendi yollarına gider, devletlerini kurar, özerkliğini ilan eder, buna karışamaz diyordu. Bu Wilson Prensipleri, Türk okuryazarlarında o zaman umutla karşılandı. Yani şimdi belki akıl almaz gibi görünebilir size ama Wilson Prensipleri Cemiyeti kuruldu. Ve Wilson Prensipleri Cemiyeti'nde sonradan İstiklâl Harbi'ne taraftar olanlar da vardı, karşı olanlar da. Mesela az önce ikisinin adını andım. Velid Ebuzziya da Wilson Prensipleri cemiyetindeydi. Refik Halid de Wilson prensipleri cemiyetindeydi. Fakat mütarekeden sonra Türk toprakları işgal edilmeye başlayınca bu cemiyetin ömrü üç ay sürdü. Demek ki bu işler böyle yürümeyecek dediler ve o cemiyet ortadan kayboldu. Ama bu Birinci Dünya Savaşı, işte Wilson Prensipleri, imparatorlukları tasfiye işi yani. Ve sonunda oldu. Ulus devletlerin ortaya çıkışı da denir… Fakat Mîsak-ı Millî böyle demiyor bize. Yani Wilson Prensipleri’nin tabii ki tesiri olmuştur. Fakat Mîsak-ı Millî’de bir kavim, bir etnisite ismi yoktur. Osmanlı İslam ekseriyeti vardır ve Arapları da dışarıda tutmaz. Bir de bunu bizim derneğimiz sadece vurguluyor. İnşallah Seyfullah Köksal da belki bu hususa değinecek. Bizim İslamlaştırdığımız yerlere sahip çıkmamızdır. 13. asırdan itibaren burada Osmanlı İslam ekseriyeti denerek bizim Darülislam kıldığımız yerlere sahip çıkma metnimizdir Mîsak-ı Millî metni.

İkinci madde: İlk serbest kaldıkları zamanda halk oyuyla ana vatana katılan elviye-i selase, yani üç liva, yani Kars, Ardahan ve Batum için icap ederse tekrar serbestçe halk oyuna müracaat edilebilir.

Diyor Mîsak-ı Millî ikinci maddesinde. Kars, Ardahan, Batum, bu üç liva, 93 harbiyle Osmanlı-Rus savaşıyla Ruslara terk edilmişti. Brest-Litovsk anlaşmasıyla 1918'de serbest kaldı bu üç liva ve onlar bir plebisit yaptılar. Biz Türk vatanına katılmak istiyoruz dediler ve Türk vatanına iltihak ettiler. Yani Mîsak-ı Millî kendinden emin, eğer diyor, icap ederse tekrardan bir plebisit yapılır. Oradaki insanlara sorulur, Türk vatanına katılmak istiyor musunuz, istemiyor musunuz diye. Katıldılar. Kazım Karabekir de girdi, Batum'u aldı zaten ve Birinci Meclis'te 5 tane Batum mebusu vardı. Fakat Ruslarla yapılan Moskova Antlaşması'yla Sovyetler'e bırakıldı Batum. Vasi bir muhtariyet, geniş bir muhtariyet ve Batum Limanını İthalat ve ihracat bakımından Türklerin bilabedel kullanma hakkıyla Batum Sovyetlere bırakıldı. Mîsak-ı Millî 'den verilen ilk taviz budur.

Çoruh Nehrimiz, Türkiye sınırları içinden doğar. Toplam 376 kilometre akan bir nehirdir. Bunun 354 kilometresi Türkiye sınırları içinde akar. 20 Kilometre Türkiye dışında Gürcistan'dan, Batum'dan denize dökülür. Cumhuriyetin ilanından sonra Artvin ve Rize birleştirilerek Çoruh ismini almıştı. Ömer Bedrettin'in de o günlerde Çoruh'u bir esir gibi gösteren mısraları vardır. Bu üç sancak: Kars, Ardahan, Batum. Çoruh'la beraber bu meseleyi düşünürsek, bu üç vilayetin beraber anılması o bütün toprakların mahrecinin, çıkışının Batum oluşundan dolayıdır. Yani hem vatan hem yurt olarak, Türk topraklarından bahsediyoruz. Bugün de eğer bakarsanız bütün zorlu karayolları, tüneller, köprüler ve heyelanla yıkılan yerler hepsi oradadır. Çünkü asırlar boyunca o toprakların tek mahreci, çıkışı Çoruh Nehri üzerinden Batum olmuştur. Bu bakımdan ne vatanseverler ne yurtseverler Çoruh'un sadece 20 kilometresinin Türk sınırları dışında bırakılmasına göz yumabilir diyorum. Buna göz yumarak ne vatansever ne de yurtsever olunabilir.

Üçüncü madde “Türkiye sulhü şartına bağlı olan Batı Trakya'nın hukuki vaziyetinin tespiti, orada yaşayan halkın özgürce beyan edecekleri oyla belirlenmelidir.”

Şimdi bu çok dikkat çekici bir madde, “Türkiye sulhü” ifadesini kullanılıyor. Mîsak-ı Millî'de Türk'ün T'si geçmez diyen tarihçiler vardır, doğru değildir. “Türkiye sulhü” ibaresi geçiyor ve en kritik ibare belki de çünkü bu bir sulhe kavuşma metnidir ve ortaya çıkacak sulh, Türkiye sulhüdür. İslam ekseriyetinden bahseder, onun vatanı Türkiye'dir. Ortaya çıkacak sulh, Türkiye sulhüdür. Düşünün Ocak 1920 bu metnin tarihi, Türkiye kelimesinin geçtiği tarih. Ankara'da Büyük Millet Meclisi olarak açıldı 23 Nisan'da. Türkiya Büyük Millet Meclisi olarak açılmadı. Büyük Millet Meclisi olarak açıldı. Bir sene sonra, Türkiya Büyük Millet Meclisi oldu. Türk ismi Türkiya ismi meclis açıldıktan bir sene sonra meclisin adına kondu. Ve biz İstiklâl Marşı Derneği'yiz. İstiklâl Marşı Büyük Millet Meclisi'nde değil, Türkiya Büyük Millet Meclisi'nde kabul edildi. O yüzden Mîsak-ı Millî ve İstiklâl Marşın'dan hareketle İstiklâl Marşı Derneği olarak diyoruz ki Ben Türk değilim diyenlerin Türkiye ismi hakkında hiçbir söz hakkı yoktur. Ama İstanbul'la Ankara iki Avrupai söyleyiş tercih etmişler. Mîsak-ı Millî’de Türkiye ismi geçiyor. Bu, Fransızca imla ve telaffuzu esas alan bir söyleyiş. Ankara, Türkiya demiş. Sonra Cumhuriyet'le beraber Türkiye olmuş. Aynı Karacaoğlan'ın vatan anlayışındaki teklif gibi biz gene İstiklâl Marşı Derneği olarak diyoruz ki burada da “Türkeli” denebilir. Türkiye ismi yalnızca daha Türkçe bir isim için münakaşa konusu edilebilir. Ben Türk değilim diyenlerin Türkiye ismini münakaşa konusu etme hakkı yoktur.

Batı Trakya geçiyor burada, Garbî Trakya olarak, Türkiye kelimesinden başka. Batı Trakya meselesi Türkiye Cumhuriyeti için utanç vesilesidir bugüne kadar. Yani hâlâ orada Türkler yokmuş gibi yaşanıyor. Devletin politikasıydı bu ama insanlar da öyle yaşıyor. Orada Türkler bırakılmamış gibi. Derneğimizin neşriyatını da takip eden Batı Trakyalı Yasir diye bir arkadaş var, Seyfullah'ın arkadaşı. Ben bir panelde meşhur Batı Trakyalı Salih Ağa'nın bir sözünü söylemiştim. Yunan memuru ona demiş ki: “Sen bu kadar sene yaşadın burada, niye bir kelime Yunanca öğrenmedin” demiş. Salih Ağa da şöyle cevap vermiş: “Ben sizin bu kadar kalacağınızı nereden bileyim? Ben Türkler gelip bizi kurtaracak sanıyordum.” Yasir'in nenesi de dermiş ki, o bize iletti bunu: “Oğlum, bizi burada bıraktılarsa muhakkak gelecekleri içindir.” Bunu diyen, bugün hâlâ orada yaşayan Batı Trakyalılar yani. Türkiye Cumhuriyeti devleti Batı'yla hiçbir hesaplaşma niyeti taşımadığı için o insanları terk etmiştir.  Batı'yla hiçbir hesaplaşma niyeti taşımaz Türkiye'de devlet.

Mîsak-ı Millî’de diyor ki, Batı Trakya kendisi karar verecektir "kader"inin ne olacağına ama Mîsak-ı Millî'deki bu maddeye mugayir olarak Lozan'da İstanbul'daki Rumlar'la bir tutulmuştur hukuki statü olarak Batı Trakya'daki Türkler. Türkiye sulhüne bağlıdır, diyor Batı Trakya. Bu mesele bugün hâlâ geçerli ve biz mesela Balkan Savaşları'ndan sonra Edirne geri alındığında diyoruz, doğru. Ama Edirne geri alındığında ordu Meriç'in batısına geçmeye hazırlanıyordu. Fakat küfür alemi bu konuda anlaştılar: Hiçbir şekilde Türkler Meriç'in batısına geçmeyecek! 1913'ten beri olan budur. Orada Türklerin kalması, Türkleri Meriç'in batısına geçirmeme meselesidir. Biz Edirne'yi geri aldık diyoruz. Halbuki Edirne eyaleti Meriç’in batısında biten bir eyalet değil. Tarih boyunca Edirne eyaleti Meriç, Arda, Tunca bu nehirlerin hayat verdiği bir alan. Bugün Arda, Meriç, Tunca nehirleri Bulgaristan'ın üçte ikisini kat eder. Bulgaristan'da bu üç nehrin kat ettiği bütün alan Türk Havzası'dır. Bulgarlar baş şehirlerini bu havzanın dışında, Bulgaristan'ın en batısında kurabilmiştir. Sofya, Bulgaristan'ın en batısındadır.

Ayrıca bugün gene yanlış anlaşılan bir şey var. Batı Trakya denilince yalnızca Yunanistan anlaşılıyor. Batı Trakya bölgesi neresi? Bugün Kırcaali denilen yer, tarihi olarak orası Batı Trakya sayılır ve Bulgaristan sınırları içindedir bugün. Üçte ikisi Türk'tür Kırcali'nin ve Yunanistan'da değildir. Yani Batı Trakya meselesi sadece Yunanlarla arasındaki bir mesele değildir Türkiye'nin Bulgarlarla da arasındadır.

Dördüncü madde: İslam hilafetinin karar yeri Osmanlı saltanatının payitahtı ve Osmanlı hükümetinin merkezi olan İstanbul şehriyle Marmara Denizi'nin emniyetine hiçbir halel gelmemelidir. Bu esasın korunması şartıyla Akdeniz ve Karadeniz boğazlarının ticaret ve nakliyata açılması hakkında bizim ve alakadar devletlerin oy birliğiyle verecekleri karar muteberdir.

Bu maddede de gördüğümüz gibi bütün İstiklâl Harbi tarihi boyunca da göreceğiniz gibi kimsenin ne hilafet ne saltanat aleyhine bir sözü var. Mîsak-ı Millî'de de böyledir. Boğazlar ve Marmara Denizi meselesi ise bugün çok hayatidir. Hele bu Hürmüz Boğazı meselesinden sonra. Hürmüz Boğazı'nın her tarafı İran toprağı değil, ama İran Boğaz'ı kapattı ve ABD geçemedi. Bugün Wilson Prensipleri’nde Türklerle ilgili maddede bir de Boğazlar meselesi geçer diyeceğim ama Boğaz meselesi geçer. Hassaten sadece Çanakkale Boğazı ibaresi geçiyor Wilson Prensipleri’nde. O da Dardanel ismiyle geçiyor. Fakat Türklerin iki boğazını anmıyor. İstanbul ve Çanakkale Boğazı demiyor. Mîsak-ı Millî'de Karadeniz Boğazı, Akdeniz Boğazı ve Marmara Denizi'nin masuniyeti, dokunulmazlığı diyor. Halbuki Wilson Prensipleri’nde sadece Çanakkale Boğazı diyor. Bu çok hayatidir. Bugün Hürmüz Boğazı dolayısıyla Türkler dikkat kesilmelidir. Dediğim gibi Çanakkale'de onları geçirmediğimiz için Lozan'da Türklere boğazları vermediler. Boğazlarda Türk askeri bulunamıyordu. 1936'da Montrö imzalanınca Türklerin hakimiyet hakkı tanındı. Hâlâ daha ABD birçok kere Gürcistan meselesinde olsun, Ukrayna meselesinde olsun Montrö'yü tanımama hamleleri yaptı. Dünya sisteminin su yollarından vazgeçme ya da boş bırakma şansı yok. Yani kendi hayatiyeti için. Fakat Montrö ile Türk Boğazları'nın kendine mahsus bir hukuku var. Bir hakimiyet hakkı tanıyor. Şu anda dünyada geçerli olan mesela 1982'deki transit geçiş hukukuna tabi değil Türk Boğazları. Bu Wilson Prensipleri’nde boğazları değil de sadece Çanakkale Boğazı'nı anmasının sebebini şöyle söyleyeceğim: Marmara Denizi, dünyada eşi benzeri olmayan bir iç deniz. İki boğazla iki denize bağlanıyor. Dört tarafı Türk. Bir iç deniz. Aslında hukuken Türkler için Van Gölü ve Tuz Gölü hükmünde olması lazım. Fakat uluslararası deniz hukukunda tek boğazla açık denizlere bağlanan ibaresi var. Bunu bilen Türk bürokratlar 1958'de Cenevre Sözleşmesi'ne iki boğazla açık denizlere bağlanan ibaresi yazdırmıştır. Yani diyeceğim o ki, bilhassa bu Hürmüz Boğazı dolayısıyla Mîsak-ı Millî metnindeki bu ibarelere dikkat çekilmeli. Ve dört tarafı Türk olan Marmara Denizi'ne ve İstiklâl Marşı Derneği'nin teklif ettiği gibi Türk Denizi denmesine bütün vatanperverler alıcı gözüyle bakmalıdır, acil olarak diyorum.

Beşinci madde: İitilaf devletleri ve düşmanları ve bazı ortakları arasında kararlaştırılan antlaşma esasları dairesinde azınlıklar hukuku, mücavir memleketlerdeki Müslüman ahalinin de aynı hukuktan istifade etmeleri güvencesiyle tarafımızdan teyit ve tasdik edilecektir.

Bu maddeden de doğrudan anlaşılan Mîsak-ı Millî azınlıklar konusunda bir mütekabiliyet öngörüyor. Gayrimüslimleri azınlık tanıyor ve sulh olunca sınırlarımız dışında kalacak bütün Müslümanların hamisi olarak onların haklarının sınırlarımız içinde kalacak gayrimüslimlerin haklarıyla aynı olacağını söylüyor. Lozan'da bu olmuştur. Zorla olmuştur, yani Türk tarafı dayatarak ancak bunu yapabilmiştir. Gayrimüslimler azınlık sayılmıştır Lozan'da.

Altıncı ve son madde: Milli ve iktisadi gelişmemiz, günümüze uygun, daha muntazam bir idare şekline sahip olmamız, her devlet gibi bizim de sağlam bir hayat ve bekamız için istiklale ve tam bir serbestliğe sahip olmamız şarttır. Bu sebeple siyasi, adli, mali vesair bütün kapitülasyonlara muhalifiz. Tahakkuk edecek borcumuzun ödeme şartları da bu esasa göre olacaktır.

Diyor. Yani tam istiklâl öngörüyor Mîsak-ı Millî. Hiçbir kapitülasyonu tanımıyor, hiçbir kayıt tanımıyor. Biz başlattığımız İstiklâl Harbi ile Duyun-i Umumiye lekesini silmiş, kapitülasyonları kaldırmış bir milletiz. Ama maalesef kağıt üzerinde, bu yani. Bir Fransız gazeteci var, Balkan Harbi esnasında Türkiye'de gazetecilik yaptı. Hatta “Balkan Acıları” diye de bir kitap yazdı. Orada anlattığı bir şey vardır. Bu kapitülasyonlar nasıl bir şeydi? Kim nasıl istifade ediyordu? Sonra da kapitülasyonların kaldırılmasının nasıl kağıt üstünde kaldığını anlatmak için iyi bir misal bence. Şöyle diyor. Tarih 1912, Balkan Savaşları devam ediyor. İstanbul'daki ve Trakya'daki bütün Rumlar, hepsi tacir, hepsi ticaretle uğraşıyor. Bunlar söylenti yaymışlar, Atina bizi çağırıyor diye. Sonra da  işte büyük bir kalabalık Fransız sefareti önünde… Fransızlar, hamisi onların. Fransız konsolosluğu önünde büyük bir kuyruk sıra var bu söylenti üzerine. Bu da gazeteci olarak giriyor Fransız konsolosluğuna. Konsolosun yanına kadar da gidiyor. Ne bu kalabalık diyor yani. Konsolos da Allah kahretsin diyor, hepsi numaracı, hiçbirisi Atina'ya gitmek istemiyor diyor. Hepsi Fransız vatandaşlığına geçerek kapitülasyonlardan azami derecede istifade etmek istiyor diyor. Bu aynı ile Cumhuriyet'ten sonra da devam etti. Eğer etmeseydi ne varlık vergisi olurdu, ne 6-7 Eylül olayları olurdu. Duyun-i Umumiye lekesini sildik diyoruz ama yani bina olarak sildik herhalde. Çünkü orası şu anda İstanbul Erkek Lisesi Duyun-i Umumiye binası. Fakat Duyun-i Umumiye binası yok ama bütün Türkiye'de OECD'nin ofisleri, IMF'nin ofisleri, uluslararası finans kuruluşlarının hatta merkezi olarak bir Türkiye var.

Evet. Mîsak-ı Millî maddeleri bunlar. Hepsi önümüzde ulaşılması gereken hedefler olarak duruyor. Herhangi bir ideolojik tutumu olmadığı bilinen Ahmet Rasim, 1924 yılında, Cumhuriyet'in ilanından hemen kısa bir zaman sonra, Mîsak-ı Millî’ye ne oldu, bir zamanlar bu söz kulaklarımızı doldururdu, diyor. Yani İstiklâl Marşı'nın başına gelen Mîsak-ı Millî 'nin de başına gelmiştir. Mîsak-ı Millî önümüze hedefler koyuyor. Bugün bence milli hedefsizlik belasına uğradığımız için Türk milletinin yozlaşmasından ve çürümesinden bahsediyoruz. Yani Türk milletinin önünde bir milli hedef olmadığı için durumumuz budur. Sebep budur. Onun için önümüze hedefler koyuyor Mîsak-ı Millî, biz de bunları hedef olarak ittihaz etmeliyiz. Dünyanın bugün geldiği yer itibariyle bu hedeflerin hem haklı hem de diğer bütün topluluklara umut olacağı bence açıktır.

Beyaz ırkın üstünlüğü iddiasını üzerine alarak canavarlığını sürdüren medeniyet, Türklerin hem vatanlarına ve hem de yurtlarına sahip çıkmalarıyla belasını bulacaktır inşallah diyorum. Teşekkür ediyorum.

Durmuş Küçükşakalak:

Biz de teşekkür ederiz Gökhan Göbel'e. Son Mebusan meclisinden bahsetti Gökhan Göbel. Önceki mebusan meclislerinden farkı, son mebusan meclisinin -milli bir meclis idi- yani Büyük Millet Meclisi'nin bir benzeriydi. Diğer, önceki mebusan meclislerinde gayrimüslim mebuslar da vardı. Fakat son mebusan meclisi bütün Türk topraklarında cereyan eden, kongrelerden seçilip gelen delegelerle oluşturuldu. Onun için Büyük Millet Meclisi Ankara'da açıldığında Bütün Mebusan Meclisi üyelerini doğal mebus kabul ettiklerini ilan ettiler. Yani isteyen Ankara'ya gelebilir. Son Mebusan Meclisi'nde üye olarak bulunan bütün mebuslar Ankara mebusu olarak kabul edildi. Bir kısmı geldi, bir kısmı gelemedi vesaire. Yani bir misak-ı Osmani falan değil, Mîsak-ı Millî ilk defa olan bir şeydi. Çünkü mebuslar gerçekten milli. Ve dolayısıyla milli demek, dini demektir. Müslüman mebuslardan oluşuyordu Mîsak-ı Millî’nin bütün mebusları. Mustafa Kemal de o mebuslardan biriydi, fakat o İstanbul'a gitmedi. Diyerek şimdi Seyfullah Köksal'a söz veriyorum. Buyurunuz.

Seyfullah Köksal:

Az önce ikinci başkanımızın konuşmasında geçmişti. Bizim Mîsak-ı Millî sınırlarımız gazilerimizin, gaza beyliklerinin diyar-ı rumu Darülislam kılıp vatanlaştırmasıyla belirlenmiş sınırlardır. İsmet Bey'in son yazılarından bir tanesinde vardı: “Türk milletinin geleceği geçmişinde saklıdır." Onun için bizim Mîsak-ı Millî sınırlarının önemini anlayabilmemiz için, Mîsak-ı Millî canlı kılınmadan Türk milleti lehine herhangi bir faaliyet gösterilemeyeceğini anlayabilmemiz için Türk tarihine bakmamız gerekiyor: Türk tarihini başlatanlar da Selçuklular veya Osmanlılar değildir, Gaza Beylikleridir. Gaza etmenin dini bir vecibe olduğu şuuruyla hareket eden ve yerleştikleri yerleri İslamlaştıran ve onların etrafında şekillenen, gazilerin etrafında şekillenen Gaza Beylikleri.

Selçuklular ve Osmanlılar da gazaya itibar ettikleri kadar İslam'a ve Türklüğe hizmet etmişlerdir. Fakat biz beylikler dediğimizde, merkeze sadece gazayı alan beylikleri anlarız. Yani dolayısıyla beylikler dediğimizde birkaçı istisna tutulursa Germiyanoğulları ve Karamanoğulları gibi, merkezi devlet anlayışına yabancı gazi topluluklarını anlıyoruz. Bu sebeple Selçuklu ve Osmanlı devletiyle zaman zaman mücadele ettiklerini görüyoruz, gaza beyliklerinin. Bazen onların hilafına, bazen onların karşısında, bazen onların himayesinde bir şekilde varlıklarını sürdürdüler ve Diyar-ı Rum'u Darülislam haline Gaza Beylikleri getirdi.

Gaza meselesi Osmanlı Devleti ekseninde ele alınır. Çünkü şu soru vardır: Osmanlı Devleti kısa denilebilecek bir süre içerisinde nasıl oldu da bu kadar geniş bir sahaya yayıldı ve bir imparatorluk haline geldi. Bunun için, bu sorunun cevabı olarak yani birçok tez ortaya atılmıştır. Bunlardan en bilineni veya en kabul göreni Wittek'in Gaza tezidir. Kısaca şunu söyler Wittek: “Osmanlı Devleti'nin kısa denilebilecek bir sürede bir imparatorluğa dönüşmesi, çok büyük bir sahada hakimiyet kurabilmesi, ganimet peşinde olması veya toprak kazanmak, toprak arzusunda olduklarından değil, dinlerinin bir vecibesi olarak İslam'ı yaymak üzere gaza etmelerindendir” der. Bunu gerçekleştiren insanlar da öyle etnik bir mesele olarak yani Kayı boyuyla falan filan açıklanamaz, onlar gazilerdir der. Buna karşı da birçok tez atılmıştır. Mesela Fuat Köprülü bu gaza tezini tenkit edenlerdendir. Çünkü o aşiret söylemini öne çıkartır. Bunun haricinde batılı tarihçilerin gazayı dışarıda bırakan veya temel bir saik olarak görmeyen başka tezleri de vardır. Mesela derler ki: "Türklerin kendi başına bunu yapabilecek bir birikimi yoktu, buradaki Bizans kültüründen istifade ettiler; mühtediler sayesinde, Hıristiyanlıktan dönen Müslümanlar sayesinde böyle bir imparatorluğa kavuşuldu." vesaire gibi. Ve yani gaza dediğimiz şey tarih kitaplarında da geniş bir yer tutar fakat meseleye akademik yaklaştıkları için tarihçiler mesela tevarih kitapları vardır, orada gazaya geniş bir yer verilir. Fakat güvenilir bulunmaz, taraflı olduğu söylenir. Veya gazanın ne olduğunu öğrenebileceğimiz Menakıbnameler vardır, destanlar vardır. Onları da zaten masal olarak gördükleri için güvenilir kabul etmezler. Yani Türk milletine mahsus Türk'ü merkeze alan bir tarih yazma çabası, hevesi olmadığı için Kayı boyuyla falan oyalanıldığı için bizden başka, İstiklâl Marşı Derneği'nden başka bu beyliklere, Gaza Beylikleri diyen de pek görmezsiniz.

Bizim millet olarak üzerine yemin ettiğimiz sınırlar, Türklerin gaza ederek söz sahibi oldukları, hakimiyet kurdukları, İslamlaştırdıkları toprakları gösterir. Yani Türklerin tarih sahnesine çıktığı sınırlar bu sınırlardır, az önce de söyledik. Türklerin tarih sahnesine çıkması ve İslam'ın sancaktarı olması, bilindiği gibi Abbasiler henüz varlığını devam ettirirken olmuş bir şeydir. Yani ne oldu da, nasıl oldu da Türk milleti diye bir millet tarih sahnesine çıktı ve İslam'ın sancaktarı oldu? Şimdi tarih atlaslarında İslam'ın yayılışı haritası olur. O haritaya baktığımızda Asr-ı Saadet'te bütün Arap Yarımadası'nın fethedildiğini görürsünüz. Hulafa-yi Raşidin döneminde sınırlar bir hayli genişlemiştir. Yani Suriye'nin kzueyinden Diyarbakır'dan hemen yukarı doğru, kuzeye doğru Hazar Denizi'ne kadar İslam toprakları genişlemiştir. Emeviler döneminde yine doğuda ve batıda birçok toprak İslamlaştırılmıştır. Ama Abbasiler dönemine gelindiği zaman İslam hakimiyetine açılan toprakların az olduğunu görürsünüz. Ve yani o haritada dikkat çekici olan şey çok kısa bir sürede -kısa denilebilecek bir sürede- İslam çok geniş bir sahaya yayılmıştır ve asıl dikkat çekmesi gereken şey Türk toprakları bizim vatanlaştırdığımız topraklar -Mîsak-ı Millî sınırları diyebiliriz buna- onun kısm-ı azamı hâlâ Bizans hakimiyeti altındadır. Bir de o haritada “Avasım” diye bir yer vardır. Mesela ondan bahsetmek istiyorum biraz. Avasım demek, tahkim edilmiş yer demek. Neye karşı tahkim edilmiş? Bizans'tan gelen akınlara karşı tahkim edilmiş. Yani kuvvetlendirilmiş bir bölge. Oradan gelen akınları daha sınırda kesmek, içeriye sokmamak için tahkim edilmiş bölge demek. Bunlardan bir tanesi Malatya'dır. Malatya; Battal Gazi menakıbnamesinin, yani “Battalname”de anlatılan Battal Gazi destanında diyelim, anlatılan olayların vuku bulduğu sahadır. Bizim üç tane gazayı kendisinden öğrenebileceğimiz, gazanın ne olduğunu öğrenebileceğimiz üç tane destanımız var, meşhur üç destan. Bunların, yani yazıya geçirildiği tarih değil de olayların vuku bulduğu tarihlere göre sıralarsak: Birincisi, Battal Gazi destanıdır. İkincisi Danişmedname; üçüncüsü Saltukname. Yani bu Malatya'yı Battal Gazi Menakıbnamesi sebebiyle andım.

Danişmendname... Bugün elimizdeki Danişmendname manzum ve mensur bir metindir. Onun mensur kısmı şöyle başlar: Çünkü Battal Gazi rahmetullahi aleyh kıssası tamam oldu. Abdülvehhab ve baki gaziler dünyadan naklettiler. Malatya halkına haber oldu, matem tuttular.” Yani her ne kadar destanda zaman olarak anlaşılamasa da yani çünkü Battal Gazi ahirete göç etti, hemen peşine başka birileri geldi gibi anlaşılsa da aslında bir yakınma var. Battal Gazi'nin yaşadığı dönem, o destanda anlatılan olaylar Emevi ve Bizans arasındaki mücadeleleri anlatır. Yani Hıristiyan takviminin sekizinci asrında geçen olaylardır. Battal Gazi'nin o zaman yaşadığı rivayet edilir. Danişmend Gazi'nin yaşadığı zaman da -Malazgirt'teki komutanlardan bir tanesi- 11. yüzyıl.  Yani arada bayağı bir zaman vardır ve orada bir yakınma vardır yani Battal Gazi'den beri gazanın olmadığına veya gazanın eskisi gibi itibar görmediğine. Çünkü hemen devamında burada bir ulu kişi yok mu derler sonra birileri der ki “Şunlar var.” Gaza için halifeden izin almaya gidilir vesaire. Yani Bunu niçin zikrettim? Şunun için: Türklerin İslam'ın sancaktarı olma meselesi. Türkler tarih sahnesine çıktığında, İslam dünyası denilen o geniş coğrafya, az önce haritadan bahsettik, parlak bir görünüme sahip değildi. Yani bunu söylemek için. Yani bunun sebebi ne olabilir? Çok geniş bir sahaya yayılmıştı, bir medeniyet de doğmuştu İslam'ın temel addedildiği veya zannedildiği diyelim. Yani belki de bu sebeple. Çünkü biz İslam medeniyeti dediğimizde çok müsbet bir şeyden bahsediyormuşuz gibi söyleriz. Ama Üç Mesele kitabını okuyanlar -şimdiki ismiyle Üç Zor Mesele kitabını okuyanlar- çok iyi bilir. İsmet Bey orada şöyle der: "Ne Asrı- Saadet, ne Hulafa-yi Raşidin ne de Osmanlı Devleti'nin ilk iki yüz yılı medeni devirlerdir. Emevi ve Abbasi Devletleri'nin medeni olarak addedilen zamanları İslam'dan uzaklaştıkları zamandır" der. Yani refah içerisindedirler. Gösterişli saraylar, mabetler yapılıyordur. Fakat emrinde savaşacak askerler bulamıyordur Abbasi. Yani onun için Türkmenlerle Abbasiler arasında böyle bir alışveriş olduğu söylenir. Oradan Türkmen muhafız birliklerini parayla getirmişler Halifeliği koruması için.

Bizim üzerinde yaşadığımız toprakları Darülislam haline getirmemizin, yani Diyar-ı Rum’un Darülislam haline gelmesinin bir başlangıç noktası olarak Malazgirt'i görebiliriz belki. 1071 Senesinde olmuş bir muharebe, Malazgirt Meydan Muharebesi. Ondan daha önce gazilerin akınları yok muydu? Vardı, fakat yani kalıcı bir şekilde Diyar-ı Rum'un içerisine gazilerin girmesini ve orada yerleşmelerini ve beylikler teşekkül etmesini sağlayan savaş, Malazgirt Meydan Muharebesidir. Orada savaşan komutanlar veya askerler, gaziler beylikleri oluşturmuşlardı.

Tarih kitaplarında “Beylikler” dediğimiz, Gaza Beylikleri dediğimiz dönemi ikiye ayrılmış bir şekilde anlatırlar. Birinci beylikler dönemi diye isimlendirilen dönem, Malazgirt'in hemen sonrasında... Malazgirt Meydan Muharebesi'nde Bizans mağlubiyete uğratıldı. Oradan gaziler geri dönmüyorlar. Devam ediyorlar. Bizans topraklarına saldırılar, akınlar tertip ediyorlar. Ve kısa sürede Batı Anadolu dahil Anadolu'nun büyük bir kısmını İslamlaştırıyorlar. Henüz daha Birinci Beylikler dönemindeyiz. Saltuklular, ondan sonra Mengücek oğulları mesela. Danişmendler de yine o dönemde, birinci beylikler dönemi denilen dönemde. Anadolu Selçuklu'nun ortaya çıkışı da -kitaplarda Rum Selçuklusu da denir-  Anadolu Selçuklu Devleti'nin ortaya çıkışı da aynı dönemdir. Yani merkezi bir devlet olma çabası, en başta bahsetmiştik, Gazilerde olmayan bir şey merkezi devlet oluşturma. Daha sonra da hanedan olan bir devletti, Anadolu Selçuklu Devleti. Yani birinci ve ikinci beylikler dönemi diye bir ayrımın ortaya çıkmasının sebebi de odur. Çünkü Gaza Beylikleri'ni, az önce bazılarının ismini andığım Gaza Beylikleri'ni, kendi tabiyetine, himayesine aldı. Fakat daha sonra Kösedağ Savaşı'nda Moğollar tarafından bozguna uğratılınca tekrar beylikler ortaya çıktı. Onlara da ikinci beylikler dönemi denilmiş. Aydınoğulları, Saruhanoğulları, Karasioğulları ve Osmanoğulları beylikleri de bunlardan. Tabii yani birçok beylik var küçük, büyük. Bunlar en öne çıkanları diyebiliriz.

Türkler tarih sahnesine Allah'ın askerleri olarak çıktılar. Bu bahsettiğimiz beylikler eliyle, gaza ruhu ile bir millet doğdu yani. Türk ortaya çıktı. Şunu da belirtmek lazım: "Yani Orta Asya'da millet olma vasfını haiz birileri vardı. Onlara da Türk deniyordu. Onlar buralara geldiler, buraları da Türkleştirdiler" diye bir anlayış var, böyle bir şey yok. Yani biz İstiklâl Marşı Derneği olarak hep tekrar ederiz: “Türk Türkiye'yi Türkiye de Türk’ü ortaya çıkardı.” Yani kafirle çatışmayı göze alan insanlar buralara geldiler, buradaki gayrimüslim izlerini sildiler ve bu vasıflarıyla anılan aynı zamanda sünnilikleriyle tebarüz etmiş insanlara Türk denildi. Yani bu, üzerinde yaşadığımız topraklarda oldu bu.

Kısaca sınırlarımızdan ve bu beyliklerle, gaza beylikleriyle olan alakasından bahsetmeye çalışacağım. Sünnilik vurgusu yaptığımız için güney sınırlarımızdan biraz bahsedelim. Türkler aynı zamanda Rafiziliğin, Şiiliğin geriletilmesiyle yani Sünniliği, bilhassa Hanefiliği İslam'a açtıkları yerlerde geçerli kılmasıyla bilindi. Türk denilince Sünni anlaşıldı yani. Saltukname'ye göre Saltuk Gazi birçok yerde savaşmıştır fakat asıl etkinliğini Balkanların İslamlaştırılmasında göstermiştir. Saltukname'den öğreniriz bunu. Saltukname'de Müslüman yerine Sünni kelimesi geçer bu sebeple. Yani Müslüman kelimesi geçmiyor değil, fakat Sünni kelimesi sıkça kullanılmış. Bir yerinde de şöyle der. ''Rafıziye ve hariciye ve münafıka rahmetmen öldürün, oda urun ve bu Hanefi mezhebin daim gözet.'' der mesela. Çünkü İmam-ı Azam rüyasına girmiştir Saltuk Gazi'nin. Halifeliğin, Müslümanların bir rafızî tehdidi altında olduğunu söylemiş ve rafızîliği ortadan kaldırmasını Saltuk Gazi'ye söylemiştir. Yani bizim bu metinlerden öğrendiğimiz Türklerin en önemli iki vasfı, birincisi gaza etmesi, ikincisi sünni olmasıdır. Bu manada Saltukname'ye göre Ebu Eyyub el-Ensari de Türktür.

Bu Şii, sünni, rafizi bahsini güney sınırlarımızdan bahsetmek için söyledim. Bizim güney sınırlarımız yani Mîsak-ı Millî'nin güney sınırları Kerkük-Musul'u da içine alır ve Halep'in güneyinden geçer. Buralarda Gaza Beylikleri’nin Yani Diyar-ı Rum'u Darülislam haline getirdikleri vetire içerisinde ve yine bir beylikle anılmasa da gaziler eliyle Türk toprakları olmuşlardır aslında. Yani bilindiği gibi oralar zaten İslam hakimiyeti altında. Bu da Şiiliğin, Şii baskısının orada kaldırılmasıyla olmuştur. Çünkü Musul'da, Halep'te veya Kerkük'te Abbasi Halifeliğinin bir hakimiyeti vardı fakat o öyle bir hale gelmişti ki artık sözde bir hakimiyet olmuştu. Büveyhioğulları vardı, Fatımiler vardı. Halife onlara bağımlı hale gelmişti. Onun için Selçuklu'dan yardım istenildi. Halifeliği kurtarması için Tuğrul Bey'in çağrıldığı söylenir ve Tuğrul Bey de gelmiştir. Bağdat'a halifeyi kurtarmak üzere gelmiştir aslında. Bilindiği gibi Selçukluların başlangıcı olarak yani bir devlet olarak tarih sahnesine çıkmış olmasını Dandanakan Savaşı'yla başlatırlar. 1040'tır tarihi. Yani, hızlıca  sınırlarını genişletiyordur. O yüzden Abbasi Halifesi, Selçuklu'dan yardım istemiştir ve Tuğrul Bey Bağdat'a gelmiştir. Yani bugünki Kerkük topraklarında da hakimiyetini sağlamıştır fakat Irak'tan öte geçememiştir. Suriye'ye geçilmesi, Halep'in alınması daha sonra Alparslan dönemindedir. Selçukların Bizans topraklarına değil de oralara sefer yapmış olmasını "Kendisine vatan olarak aslında orayı seçmişti. Fakat işler yolunda gitmedi, sonra buraya döndü. Yani buralara döndüler, bizim üzerinde yaşadığımız topraklara döndüler." diye yorumlayanlar vardır veyahut oraların zenginliklerinden istifade etmek istedi diye yorumlayanlar vardır. Fakat yani orada gaziler kaldı o seferden sonra. Halep'ten neden geri çekildi Selçuklu Devleti? Çünkü Bizans ordusunun kendi devletlerin üzerine yürüdüğü haberini aldı. Bu sebeple Malazgirt'e dönmek zorunda kaldı diye söylenir. Ama orada dediğim gibi beyler, gaziler kalmıştır. Yani o gaziler, rafızî hareketlerin kendilerinde endişe uyandırdıkları insanlardı ve yani Mardin ile, Urfa ile, Diyarbakır ile bizim yani o toprakların bağlarını kuran da daha henüz o zaman onlardı.

Oradaki Türk varlığını buradan ayırmamız mümkün değildir çünkü yani az önce maddelerinden bahsedilirken Mîsak-ı Millî’nin söylendi. Daha çok fedakârlık gösteremeyeceğimiz sınırlardır Mîsak-ı Millî sınırları. Çünkü yani buradaki Türk varlığından ayırmamız mümkün değildir. Bugün sınırlarımız dışarısında kalan güney topraklarımızda, Birinci Beylikler Dönemi diye isimlendirilen dönemde Artukluların, orada Dilmaçoğulları’nın, Çubukoğulları’nın veya Ahlatşahlar’ın, Şiilere veya Haçlılara karşı Halep'te veya Musul'da oradaki beylerle beraber hareket ettikleri veya akrabalık bağı kurmak için evlilikler yaptıkları, bazen de anlaşmazlıklara düşüp birbirleriyle harp ettikleri yani kısaca o coğrafyada etkin olduklarını biliyoruz. Yani pek isimlerini duymamışızdır; Dilmaçoğulları, Çubukoğulları falan ama yani Güney topraklarımızda etkili olan beylikler bunlar. Gaza Beylikleri. Çok hareketli bir saha; Kerkük, Musul, Halep sahası. Bir dönem Büyük Selçuklu himayesinde Atabeylikler dönemi yaşanıyor. Atabeylikler döneminden sonra işte Irak'ta Karakoyunlu, Akkoyunlu, Safevi hükümranlıkları Halep'te Eyyubiler Memluklüler. Sonra Osmanlı hakimiyetine giriyor. Yani Osmanlı hakimiyetine girmeden önce zaten orada bir Türk varlığı belirmiş vaziyette ve Türkçe konuşuluyor. Tabii Osmanlı döneminde ayrılmaz bir parça haline gelmiş oluyor. Gerek dil, gerek ticaret veya akrabalık bağları bakımından. Yani Halep'in bizim diğer vilayetlerimizden bir farkı yoktur. Az önce yine ikinci başkanımız bahsetmişti, Ankara itilafnamesiyle bugünkü Suriye sınırları çizildi. Yani geçici olduğ, muvakkat olduğu düşünülüyordu. Bütün mebuslar da bu fikirdeydi. Fakat Lozan'da kabul edildi. Büyük bir muhalefet var mecliste güney sınırlarımızla alakalı. Diğer batı sınırları da aynı şekilde aslında… Sınırların gayr-i tabi ve gayr-i ilmi olduğu, birlikte ortaya çıkardığımız bir tarihimiz olduğu vücut başka yerde kol bacak başka yerde böyle sınırların olmayacağını dile getiriyorlar mebuslar. Mîsak-ı Millî’yi mecliste en çok savunan mebuslardan bir tanesi de Sırrı Bey'di. Az önce yine ikinci başkanımız bahsetmişti. Yani Mîsak-ı Millî’yi Mustafa Kemal'e atfetmek isteyenler vardır. Sırrı Bey ile Mustafa Kemal arasında geçen o meşhur diyalog bu Güney sınırlarımız meselesi konuşulurken mecliste olmuştur. Yani Halep gitmiştir, Musul'un da durumu belli değil, ne olacağı belli değil. Seneye ertelenecek falan bunlar konuşulurken Sırrı Bey de Mîsak-ı Millî’nin en başından beri yok sayıldığını, yani yok sayılarak bu kararların alınabileceğini ama ortada böyle bir metin olduğunu sık sık dile getirir ve Mustafa Kemal de der, Sırrı Bey her defasında Mîsak-ı Millî’ye getiriyor sözü fakat anlamamış. Mîsak-ı Millî’nin çizdiği belirli, muayyen bir sınır yoktur. O sınır milletin menfaatleridir der.
Yani taviz verdiği düşüncesinde de değildir aslında. Sırrı Bey de yani “anlamadığımı söylüyorsunuz. Ben min gayri haddin bu Mîsak-ı Millî’nin müelliflerindenim” der. Mustafa Kemal de onun üzerine “keşke yazmayaydınız, başımızı belaya koymaktan başka bir şey yapmadınız. Katiyeti ihlal eder, birtakım sözler ortaya çıkarmaktan başka bir şeyler yapmadınız” der. Yani güney sınırlarımızla alakalı olarak bunu andım.

Bir de Batı sınırımız… Varna'dan Selanik'e, buralar da gazilerimizin ulaştığı, İslamlaştırdığı topraklardır. Yani daha ötesinde gaza olmadı mı bu sınırların? Tabii ki oldu. İşte o yüzden diyoruz yani bir fedakârlık yapıldı ama daha çok fedakârlık edebileceğimiz bir durum ortada yok Mîsak-ı Millî sınırları için. Yani o coğrafyanın Rumeli diye isimlendirilen o coğrafyanın Gaza Beylikleriyle münasebeti nedir? Osmanlı döneminde Osmanlı Devleti'nin hâkimiyeti altına aldığı topraklardır. Fakat Rumeli'ne ilk geçişin henüz Osmanoğulları Beyliği -Osmanoğulları Beyliği de bir gaza beyliği olarak teşekkül edilmiştir- ama henüz bir varlık gösteremeden Bizans'a karşı, bütün gayrimüslim unsurlara karşı büyük bir mücadele veren ve güçlü de olan, bir donanması olan Aydınoğulları Beyliği vardır. Yani daha onların döneminde, Osmanlı Beyliği de ortada yokken Aydınoğlu Umur Bey, Komutasında Rumeli'ye geçilmiştir, akınlar düzenlenmiştir. Ta Kili'ye kadar Umur Bey'in akınlar tertip ettiği söylenir. Yani Kili bugün Ukrayna sınırları içerisinde. Fakat yani fethedildi denilemese de, kalıcı olundu denilemese de o coğrafyayı tanıdılar, Gaza Beylikleri ve orada da yine gaziler ve dervişler kaldı ve daha sonrasında fethedilebilmesi yine onlar sayesinde oldu. Çünkü yani o coğrafyayı tanıdıkları için oraya sefer düzenleyen sadece Aydınoğulları değil Karasioğulları ve Saruhanoğulları -yan yanadır bu beylikler- onların ittifak halinde Rumeli'ye akınlar tertip ettiklerini biliyoruz. Ve artık o coğrafya üzerine tecrübeli oldukları için Osmanlı da o beylikleri ilerleyen zamanlarda kendi himayesine aldığı için, o gazileri yani o coğrafyayı tanıyan insanları fetih için kullanıyor. Yani yine o gaziler sayesinde bir Balkan toprakları, Rumeli dediğimiz topraklar, Garbîtrakya dediğimiz o topraklar Türk toprakları oluyor. Yine Saltukname'de; orada, az önce söylemiştim yani Saltuk Gazi birçok yerdedir ama asıl Rumeli topraklarının İslamlaşmasına olan katkısıyla anılan birisidir. Orada “Kıssa-yı Umur Bey  ve Osman Gazi'nin nesli ve evladı Rumeli'ne geçtiğin beyanı ve karar tuttuğun” diye bir bölüm var. Yani orada şu şekilde hikâye edilir. Aydın Bey ölmüştür, yerine oğlu Umur Bey geçmiştir. Frengistan'a sefere çıkmıştır. Yunan adalarından başlarlar fethetmeye, oradan Selanik'e geçer, Saltukname'ye göre bütün Balkanlar, Umur Bey tarafından fethedilmiştir neredeyse fakat yani tarihi vesikalarla uyuşmadığını söylüyorlar bunun. Selanik’e kadar diyelim. Yani Aydınoğulları tarafından fethedildi bu toprakları diyemesek de, tohumları o devirde atıldı diyebiliriz. Bu sayede daha sonradan Osmanoğulları farklı beyliklerden himayesine giren gaziler sayesinde, mesela Balkanların fethinde ismi çok anılan Gazi Evrenos vardır. Onun da Karasioğullarının bir beyi olduğu, yani o beyliğin himayesinde bir gazi olduğu söylenir. Yani onlar sayesinde fetihler gerçekleştirilebildi ve o coğrafyada bir Türk varlığı belirmiş oldu. Peçenekler veya Kumanlar sebebiyle değil, daha önce orada Türk denilen, Türk olduğu iddia edilen o kavimler varmış da, onların da yani Peçenek veya Kuman veya Avarların -böyle çünkü mecliste konuşulmuş bu Osmanlı öncesi Türk varlığından bahsedelim deyince bunu savunanlar olmuştur- Fakat öyle değil yani tamamen Gaziler ve gaza beylikleri sayesinde olmuştur. Yine Osmanlı da fethettiği topraklara o beyliklerden insanları yerleştirmiş, yani oraları onlarla iskan etmiştir. Tahrir defterlerinde vardır mesela Gazi'dir. Şuradan şu bey zamanında gelmiş Gazi'dir, Karesi'den, Saruhan'dan gelmiştir diye. Yani o beyliklerin, o beyliklerde yaşayan, onların himayesindeki insanlarla o topraklar iskan edilmiş ve Türkleşmiştir, Türk vatanı olmuştur. Yani bizim milletçe üzerine yemin ettiğimiz ve daha büyük bir fedakarlıkta bulunamayacağımız sınırlarımız Gaziler eliyle vatanlaştırdığımız sınırlarımızdır, topraklarımızdır. Buna Batum da dahildir.

Osmanlı Devleti'nden önce Saltuk Gazi'nin, Mengücek Gazi'nin Gürcülerle veya Bizanslılarla o coğrafyada mücadeleleri olmasaydı, yani Kars, Ardahan olacak mıydı acaba bilmiyoruz. Fakat onların oradaki etkinlikleri sayesinde Batum, Kars ve Ardahan'dan ayrı tutulamayacak bir toprak olmuştur. İsmet Bey'in bir yazı başlığıyla konuşmamı bitireyim ben de.

“Batumsuz, Selanik'siz, Halep'siz ne bir İzmir olabilir ne bir Türkeli” diyerek teşekkür ediyorum.

Durmuş Küçükşakalak:

Biz de teşekkür ederiz Seyfullah Köksal'a. ...Şehlalaştı salon. Onun için fazla sabrınızı zorlamadan bugünkü toplantımızı hitama erdirelim. Bizi sabırla dinlediğiniz için teşekkür ediyoruz. Hayırlı akşamlar.

Allah'a emanet olun.

23 Şevval 1447 (11 Nisan 2026) Cumartesi - İstanbul

"TEHDİT DEĞİL TEKLİF" Kitabı "İRTİCA ELDEN GİDİYOR" ile Birlikte Neşroldu.

"TEHDİT DEĞİL TEKLİF" ile "İRTİCA ELDEN GİDİYOR" kitaplarının yazıları konularına göre sıralanıp tek bir kitap olarak neşredilmiştir. Kitabının arka kapağında şunlar yazılı...

TÜRKELİ KİMİN VATANI? Konferansı İstanbul'da Yapıldı

Derneğimizin tertip ettiği TÜRKELİ KİMİN VATANI? serlevhalı konferans 19 Zilkade 1446 Cumartesi günü İstanbul'da yapıldı.

 
 
 
 
 
 

"İSTİKLÂL TAKVİMİ 1438" ÇIKTI!

İstiklâl Takvimi’nin 1438 senesine ait nüshası yeni resimleri, dersleri, temrinleriyle neşrolundu.

TÜRK VARLIĞINA SARILMAK - PANEL VE KONSER

"Türk Varlığına Sarılmak" paneli  28 Şevval 1443 (29 Mayıs) Pazar günü İstanbul'da yapıldı.

TÜRK’ÜN İNTİKAM HAKKI

Panel ve Konser, 30 Cemaziyelahir 1447 Cumartesi, İstanbul

"HANYALI KONYA" Mecmuamızın Tanıtım Toplantısı Konya'da Yapıldı

İstiklâl Marşı Derneği’nin Hanyalı Konya mecmuası tanıtım toplantısı yapıldı.