"Düzenli yürüyen kişi veya topluluğun adım ritmine uygun olarak bestelenen müzik parçası" anlamı ile dilimize Fransızca'dan girmiş olan "marş" (marcher = yürümek) kelimesinin Türkçe'deki mâzisi, II. Mahmud "Asâkir-i Mansûre-i Muhammediyye Marşı"nı 1825'lerde bestelediğine göre, yaklaşık 160 yıldır. Yani bu da, "bando mızıka"dan "alafranga tualet"e kadar genişleyen batılılaşma furyası içinde, Türk kültürüne Tanzimat zelzelesinin hediyelerinden. Tâ Hunlardan beri "düzenli yürümesini" ve -fıtrî askerlik dehasının yanında- üstün müzik dehası ile de "düşman çökertmesini" bütün dünyaya öğretmiş olan Türklerin, "marşı" Batıdan ithal etmiş olmaları, Tanzimat'ın akıl almaz züppeliklerinden biridir.
Notalarını ilk defa Leh mühtedisi Alberto Bobowsky ile Rumen Prensi Dimitrius Cantemir adlı iki yabancının 17. yüzyılda yazdıkları eserlerde tesbite çalıştıkları Türk askeri mûsıkîsinin "tuğ nöbetleri" vurulduğu, "cenk gülbankları" çekildiği ve "mehter peşrevleri" çalındığı zaman, Batı değil marş bestelemek, askeri mûsıkînin varlığından bile habersizdi; harp zamanlarında üç günlük yoldan duyup "Türk geliyor" diye kaçıştıkları bu mûsıkîyi, sulh zamanlarında tantanalı elçi takımlarımızda hayret ve hayranlıkla seyrediyor, Gluck'un, Mozart'ın, Gertry'nin, Bishop'un, Beethoven'ın, daha sonra da Strauss'un, Saint-Saens'ın, Donizetti'nin ve Liszt'in bu hayranlığın ifadesi olarak yazdıkları eserlerde, konser salonlarında alkışlıyorlardı. Ünlü 9. senfonisinin başına, "Senfoninin sonu koro ve Türk müziği ile bitecektir" notunu yazan koca Beethoven, tasarlayıp yazamadığı 10. senfonisinin notalarına da "Türk temleri ve usûlleri kullanılacaktır" kaydını koymuştu.
O hâlde torunlarından Donizetti Paşa'nın, kendi askeri mûsıkîsini kaldırıp yerine Türk taklidi Batı bandosunu koyan II. Mahmud'a “Mahmudiye”, sonraki patronu Abdülmecid'e de “Mecidiye” adlı “MARŞ-I SULTANΔler bestelemesinden daha tabiî ne olabilirdi?
Türk bestecilerinin bu Batı tarzı marşlara rağbeti, II. Mahmud'un öncülüğünden sonra, ondan II. Abdülhamid'e kadar beş padişah devrinde en yüksek mûsıkî rütbelerinin sahibi olan Rif'at Bey'le devam etti. Torunu olmak şerefini taşıdığı Hammâmizade İsmail Dede'nin, hemen bütün mûsıkî formlarında eser bestelediği hâlde bu nev-zuhur marş modasına hiç itibar etmemiş olmasına karşılık, “Sivastopol önünde yatan gemiler”le, “Annem beni yetiştirdi”nin bestecisi Rif'at Bey gibi, Zekâi Dede, Leylâ Hanım, İsmail Hakkı Bey, Dr. Subhi Ezgi ve Hüseyin Sâdeddin Arel de marş besteciliğinin cazibesinden kendilerini alıkoyamamışlardır. Ancak, klâsik Türk mûsıkîsi kaynağından gelen bestecilerin marşlarıyla, Batı müziği eğitimiyle yetişmiş bestecilerin marşları arasında “prozodi” açısından büyük anlayış farkları vardır.
Nağme kuruluşunun temeli “makam” yapısına, söz unsurunun kullanılışı da “aruz” bilgisine dayanan Türk Mûsıkîsi eğitiminden geçmemiş olan bestecilerin, bütün sözlü eserlerinde olduğu gibi marşlarında da “prozodi” önem taşımaz, çünkü bu parçaların çoğu yabancı bestelerden “adapte”, yani uydurulmadır. (Felix Korling'den Ali Ulvi Elöve'nin aktardığı “Dağ başını duman almış, gümüş dere durmaz akar” marşında olduğu gibi.) Bir nev'i “mûsıkî tecvidi” yani hecelerin uzunluk ve kısalığının, ses vurgularının doğru kullanılması ilmi demek olan prozodiye uyulmadığı anda, ortaya konan müzik parçaları, dinleyende, kendi dilinin yabancı şivesiyle konuşulması tesirini yapar. İşte, aruz kuralları hiçe sayılarak, Türk dilinin küçük ve büyük ses uyumları dikkate alınmadan, uzun hecelerin kısa, kısa hecelerin uzun nağmelerle bestelendiği, şarkı, türkü, marş vb. parçaların kolayca öğrenilip doğru olarak söylenmesi, bu yüzden mümkün olamaz: Bu türden besteler, şiirdeki ses âhengi altüst edildiği için, söyleyenlere soğuk ve yabancı gelir. Ne mutlu Türk milletine ki, takdir-i ilâhî ona Müslüman bir Türk şairinin, kahramanlık duygularını iman bütünlüğü içinde yücelten, imanla hamâseti ayrılmaz bir bütün hâline getiren, dünya durdukça duracak güzellikte bir İstiklâl Marşı destanını bahşetmiştir. Bu millî marşın bestesinin ise, aynı derecede olmak şöyle dursun, çok uzaktan dahi, ne hamâsi, ne millî, ne de ulvî havası bakımından, şiiriyle uyum içinde olduğunu söyleyebilmek -ne yazık ki- mümkün değildir.
Cinuçen Tanrıkorur, Mavera, Haziran 1983, S. 79
Millet, Türk milleti, başına üşürülen demir, ateş yağmuru içinde usanmadan, ümit kesmeden, geleceğini böyle görüyor, ona böyle inanıyordu.
Londra Konferansı'nda millicilerin prestijini, kredisini kırmak için, millicilere Sevr Antlaşınası'nı asgari değişikliklerle kabul ettirmek için Yunanlılar Büyük Millet Meclisi'nin muntazam ordularına İnönü'nde bir taarruzda daha bulundular.
İSTİKLÂL MARŞI
Avrupalıların (Hymne national) dedikleri milli nağmeler, milletin vicdanından, ilhamlarından doğan ve en samimi heyecanları ifade eden terennümlerdir.
Nazım Hikmet: Bizim halimiz "İstiklal Marşı"ndaki en güzel mısraa uygun düşmektedir: "Kim bilir belki yarın, belki yarından da yakın."
Cumhuriyet’de AKİFİN MEZARI
Cumhuriyette çekiç, Abidin Daver, muharririmiz Nurullah Atacın gazetelerimizde “Akifin mezarı” hakkında çıkan bir yazısına tariz etmektedir. Abidin Daver dostumuza biz cevap verecek değiliz. Bunu Nurullah Ataç –Lüzum görürse– sütununda yapar. Biz yalnız üstadın ne dediğini şöylece kaydedelim:
Mehmet Akif edebiyatımızda bir din şairi olarak tanınmıştır. Ona Kemal gibi, Fikret gibi Vatan şairi demek bu yüzden biraz güç olmuştur. Akif’i anan kalemler bu noktada mutlak dururlar.
Geçen hafta istiklal ve kurtuluş mücadelesinin şanlı destanını besteleyen İstiklâl Marşı’mızın ellinci yıldönümünü tes’id ettik.
Şairin yes içinde çırpınan ruhu iki defa milletine inanıyor. Biri Çanakkale zaferinde, öteki İstiklâl harbinde. Bunlardan biri Asımdaki Çanakkaleyi, öteki de İstiklâl marşını doğurmuştur.
İşte İstiklal Marşı bu azmin ve imanın mahsulüdür.
Artık Akif yaralıdır. Son ümidini Anadolu'da başlıyan Milli Mücadele'ye bağlamıştır.


