ÖLÜMÜNÜN YILDÖNÜMÜ MÜNASEBETİLE

Vatan toprakları Akif için şüheda kaynağı idi

-Efendiler, dedi, size bugün “Seyfi Baba”yı okuyacağım!..
Sınıfta, edebiyat meraklısı geçinen arkadaşlar, birbirimize bakıştık:
Bu Seyfi Baba da kim oluyordu?...
Fakat hocamız; devam ettikçe, alâkamız arttı:

Geçen akşam, eve geldim, dediler “Seyfi Baba
Hastalanmış, yatıyormuş.” Nesi varmış acaba?
Kimbilir, komşu haber verdi geçerken bu sabah,
Keşke ben evde olaydım, esef ettim vah vah…
Bir fener yok mu verin! Nerede sopam, kız, çabuk ol
Gecikirsem kalırım beklemeyin.. Zira yol…
Hem uzun, hem de bataktır, daha âlâ kalınız.
Teyzemiz geldi bu akşam değiliz biz yalnız…”

İtiraf edeyim ki o günkü zevk telâkkimiz; “Seyfi Baba”ya karşı hayranlık duymamıza mânidi! Hiç, konuşma dilile, hikâye gibi şiir yazılır mıydı?.. Bu, adeta “bizim türkçe” idi. Bizim türkçe! tumturaklı kelimelerle edilebilen, yahud ifade edilemeyen ağdalı şeylere o kadar alışmıştık ki, “Seyfi Baba”nın samimî hüznünü birden kavrayamamıştık. Fakat gitgide; “Safahat”ı, sarı defterden safha safha takib ettikçe, kulaklarımız bu yeni ahenge alışmağa başladı.

Safahat şairine, yazdığı “manzumeler” için şair payesini tevcih etmekte kıskanc davrananları, onun muvaffak eserlerinden mısralar okuyarak ilzam etmeğe, “Mehmed Akif”in yüksek bir şair olduğunu, her vesile ve münasebet düşürdükçe önümüze telkine çalışıyorduk.

Hadiseler, bizim gibi düşünenlere hak verecek bir seyirde yürüdü. Nice şöhretlerin üzerinden merhametsiz bir silindir gibi geçen seneler Mehmed Akifin; gıdasını vatan ıstırabından alan şöhretini   -bilâkis hergün bir yeni zafer ilâve ederek- katmerleştiriyordu! “Safahat” şairi, günün birinde “İstiklâl marşı”nın da mübdii oldu.

Mehmed Akif, bu abideleşen mısralarile şunu ispat etti ki: “Bir şaire müntehayı maksad, bir şişe şarab ve bir semenhad” değildir.

Safahat şairi, şaraba değil, hatta şehid analarının gözyaşına batırarak da, maksadın müntehasına erişmek kabil olduğu fikrinde idi!

“Mehmed Akif” de mukaddes vatanseverlik hastalığının ilk tezahürü, Balkan Harbinde başlar.

“Rumeli”nin elden çıkmasile neticelenen o büyük bozgun, “Mehmed Akif”in imanından maada, herşeyini sarsmıştı.

Bütün varlığını kaybeden şair, ellerini mekânı ve semti olmayan maneviyete doğru açarak, en acı sesile haykırıyordu:

“Vatansız, hanümansız bir garibim mülteca yok mu?
Bütün yokluk mu her yer, bari bir “yok!” der sada yok mu?”

Umumî Harb, Mehmed Akifin hassas sinirleri üzerinde ikinci büyük fırtınayı kopardı. Mehmedcik, Çanakkalede döğüşürken, Mehmed Akif de, kendi köşesinde, durmadan, gözyaşı döküyordu:

“Yaralanmış temiz alnından, uzanmış yatıyor
Bir hilâl uğruna Yarab ne güneşler batıyor!”

Onda sevgi namına ne varsa, vatan anaya aiddi. Hiçbir ferdî neş’e, “Mehmed Akif”in dudaklarında, tebessüm uyandırmağa kâfi değildi.

Vatan toprakları, İstiklâl marşı şairi için, şüheda fışkıran bir kaynaktı:

Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda
Şüheda fışkıracak toprağı sıksan, şüheda…

Mısırda zalim bir hastalığın pençesi altında kavrulurken vatan gene bir avuç toprak kıyafetine bürünerek, karşısına çıkmıştı. Kimseye şahsî hiçbir işi için müracaat etmiyen Akif, artık aciz içindeydi:

Bana çok görme İlâhî bir avuç toprağını…

Diye Tanrısına yalvarıyordu.

Vatan, ondan bir avuç toprağını esirgemedi. Mehmed Akif, ebedî uykusunu müsterih uyuyabilir. Ve hele, hiçbir vesile ile şu dört mısraı: gençliğin etrafını, bir gönül kâbesi gibi tavaf ettiği mezarında bir daha tekrar edemez:

“Toprakta gezen gölgeme toprak çekilince
Günler, şu heyulâyı da ergeç silecektir!
Rahmetle anılmak, ebediyet budur amma.
Sessiz yaşadım, kim.. Beni nereden bilecektir?”

Salâhaddin Güngör, Cumhuriyet, 29 Aralık 1938, s. 2

 

BİR POLİTİKACININ SANDIĞINDAN-2

Veliahd Mecit Efendi'nin bir temsilin başında çalınan İstiklâl Marşı'nı ayakta dinlemeğe çağrılması ve ikazla ayağa kaldırılması o günlerin tek konusu olmuş, çeşitli çevrelerde "Veliahd ayağa kaldırılır mı" diye yaygara başlamıştı...

Millet, Türk milleti, başına üşürülen demir, ateş yağmuru içinde usanmadan, ümit kesmeden, geleceğini böyle görüyor, ona böyle inanıyordu.

Londra Konferansı'nda millicilerin prestijini, kredisini kırmak için, millicilere Sevr Antlaşınası'nı asgari değişikliklerle kabul ettirmek için Yunanlılar Büyük Millet Meclisi'nin muntazam ordularına İnönü'nde bir taarruzda daha bulundular.

İLAHİ’DEN MARŞA

“İstiklal Marşı” sözünü bile ilk defa duyuyordum. Tekkedeki ilahilerden, okuldaki marşa gelmiştim.

ARŞA DEĞEN BAŞ

Benim milletimin İstiklâl Marşı’dır bu! 1 Mart 1921 günü Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde ilk defa ve tekrar tekrar okunup söylendiği günden tâ bugüne, saymak mümkün mü, kaç defa söylenilmiştir? Kaç yüzyıl daha söylenilecek, mümkün mü cevap vermek? Yürekleri helecan ve göğüs kafesleri harf harf bu marşın mısra ve mânâsıyla dolup taşan kaç nesil geldi, kaç nesil yetişti ve yaşlandı? Ve daha kaç nesil gelecek ve yaşlanacak?…

Mehmet Akif

13 yıl evvel bugün, 27 Aralık 1936 da Büyük Türk şairi Mehmet Akif ölmüştü.

Metin Boyacıoğlu, Erdal Arslan - Mehmet Akif'in Kastamonu Günleri

Kandemir’in satırlarıyla, söyleşinin bundan sonrasını da hatırlatmakta fayda var: "(Akif) yavaşça yatağından doğruluyor, yastıklara yaslanıyor, sesi birden canlanıyor:

İstiklâl Marşı'nın güftesini de bestesini de Anadolu köylüsüne bırakalım

Bundan birkaç sene evvel, Mehmet Âkif Bey’in vatanperverâne bir şiiri Büyük Millet Meclisi tarafından İstiklâl Marşı olarak kabul edilmişti. Bu şiirin güzelliği ve bedi’î kıymeti hakkında söz söylemeğe lüzum görmeyiz. Mehmet Âkif Bey’in manzumesi cidden yüksek bir sânihanın eseridir ve bu eser, Büyük Millet Meclisi’nde ilk defa olarak Antalya Mebusu Hamdullah Suphi Bey tarafından inşad edilmek gibi bir hüsn-i talihe de mazhar olmuştur.

"Bu iki kıta kasten okutulmamıştır!"

Tarihimizin dolup taşan menkıbelerini akılla, menfaatle izah, elbette mümkün değildir: