İSMET ÖZEL KİTAPLARI
Yanlış mı söyledim? Türk halkının “sevinecek hâlim yok” dercesine söylediği gibi “Bayram gelmiş neyime?” mi demeliydim? Hayır, yanlış söylemedim. Sizi düşüncede derinleşmeğe sürüklemek niyetiyle “Savaş gelmiş neyime?” dedim. Savaş yıllardır yanı başımızda. Rusya karşısında Ukrayna’yı ABD’si Avrupa Birliği’yle bütün Batı devletleri arkaladığı halde lehlerine hiçbir sonuç alamadı. Aynı Batı devletleri İsrail’in Gazze’ye kan kusturmasından vampirce zevk alıyor. Henüz ABD-İsrail ortaklığı İran’ın üst düzey yöneticilerinin birkaç gün içinde hayattan koparılmalarından tatmin edici bir sonuç elde edebilmiş değil. Bahsettiğimiz şeyin ne olduğunu daha da anlaşılır kılmak için işe Donald Trump’ın Demokrat değil de Cumhuriyetçi oluşuyla başlamalıyız. Çünkü yönetme görevine “Let’s make America great again” (Amerika’yı yeniden muhteşem kılalım) şiarıyla başlayan Trump ABD’yi yönetmeği sadece WASP’lerin (Beyazların, Anglo-Sakson kökenli ve Protestan olanların) hak ettiğine inananların bir temsilcisidir. ABD’de Protestan olmak sadece Katolik kilisesine karşı çıkmakla sınırlandırılmamış, içine Yahudiliği alacak kadar geniş tutulmuştur. Bu vasfı ona büyük bir destekçi yığın temin ediyor.
Batı ırkçılığı kendi köklerinin Antik Yunan’da, giderek Helenizm’de olduğu görüşünün yaygınlaştırılmasıyla başladı. Grek Medeniyeti’nin rakibi olan Mısır’dan ne bir Platon, ne de bir Aristoteles çıkabilmişti. Hâlbuki Antik Çağ’a dair gerçek mekteplerde okutulduğu gibi değildi. Öklid geometrisinin tamamı Mısırlı rahiplerin bildiklerinin kanonlaştırılmasından ibaretti. Bu göz boyamaca defalarca katlanarak insanları XVII. Hıristiyan asrından itibaren Batı’da bir medeniyetin yükseldiği fikrine ikna etti. Batı kültürünün hegemonyası altında Batılı olmayanların hesabına Batı’ya hayran ve teslim olmaktan başka bir şey düşmüyordu. Ancak dikkat edin: Hadise yukarıda temas ettiğim sadelikte cereyan etmedi. Batı’nın kaydettiği her aşamada cinayetler, katliamlar, çocuk ve kadın haklarının imha edilmesi, salgınlar ve karakter çürümesi vardı. Bu çürümeden nasibini almayanların kalmadığı bir dünyada yaşıyoruz. Yani hangi taşı kaldırsak altından çapanoğlu çıkıyor.
Kapitalizm yüzyıllardır devam eden hükümranlığı sonunda toplumun her ferdini kısa vadede sonuç alınacak bir sahada yaşamağa mahkûm etti. Kapitalizmin özü zaten bundan ibaretti. Avrupa aç kalmamak için büyük deniz yolculuklarına bel bağladı. Bu yolculukların sonunda dünya haritasına iki yeni kıta eklendi. Kristof Kolomb ulaştığı toprakların Amerika kıtası olduğunu öğrenemeden öldü. Diğer kıta Avustralya’nın ve Yeni Zelanda’nın içinde yer aldığı Okyanusya idi. ABD Dünya Sistemi’nin kurallarına sadakati sebebiyle daha millî varlığının tasdik edilmesinden itibaren dünya şartlarının tanzim edilmesinde başrolü üzerine aldı. Niçin Avustralya ve Yeni Zelanda kendi yerlerini Dünya Sistemi’nin akışı doğrultusunda bulmalarına rağmen başrol üstlenemediler? Çünkü ABD gibi birer Britanya kolonisi olan bu iki alanda Dünya Sistemi’nin ruhuna olan muhalefetin sesi yüksek çıkıyordu. Hem Avustralya, hem Yeni Zelanda Batı ırkçılığına açıkça meydan okudu.
Öte yandan ABD varoluş mücadelesine doğru ilk adımı yerlileri yok ederek attı. Başlangıçta ABD’li beyazların rütbesi Kızılderili öldürdükçe yükseliyordu. İndo-Amerikalılara Afro-Amerikalıların ilâvesi gecikmedi. ABD’nin Dünya Sistemi içindeki yeri işlediği cinayetler sebebiyle sağlamlaşmadı. Bir Cumhuriyet olarak tarih sahnesinde belirir belirmez ABD bütün dünyayı ticaret aracılığıyla haraca kesti. Zaten bağımsız bir Cumhuriyet olarak vücut bulmasının zeminini sermayenin teraküm ve temerküzünün bu Britanya kolonisinde gerçekleşmesi oluşturmuştu. Eğer müttefikler I. Cihan Harbi’nin galibi sayıldıysa sebebin dolar hâkimiyetinin daha o günlerde başladığında yattığına akıl erdirilmelidir. Nitekim ABD başkanı Wilson’un 14 maddelik ilkeleri I. Cihan Harbi’nin akabinde gündeme geldi. Ekonomisi tahrip olmamış Britanya da dâhil hiçbir Avrupa ülkesinin ilke vaz edecek hali kalmamıştı.
Eğer bir ilke varsa o da maliyetle tespit edilen ilkeydi. Mali demedim maliyet dedim, çünkü her millet siyaset sahasında atılan her adımın kendine ve hasmına neye mal olacağını hesap içinde tutmak zorundadır. Maliyet dediğimiz zaman “alternatif maliyet” kavramını görmezden gelemeyiz. Türk istiklâline Türklerin sıfır ile bir arasındaki farkı kavrayışları sonucunda varıldı. Namusumuz, nomosumuz elden gittikten sonra varlığımız sona erecekti. Türk toplumu hâlâ bu duyarlık içinde midir? Bu suale tereddütsüz “Evet, elbette!” cevabını veremiyorum. Bu yüzden bu yazının başlığında Savaş Gelmiş Neyime ibaresi bulunuyor. Bizler İstiklâl Harbi’ni başlatmış olan millet miyiz; yoksa ABD seyahati sırasında “Eğer Amerikalılar bizden paramızın değerini düşürmemizi talep edeceklerse hemen ülkemize dönüş hazırlıklarına başlayın” emri veren devlet adamımızı darağacına göndermiş millet mi? Türk toprakları Türk düşmanlarının en derin nefesi alabildikleri bir yer durumuna düşecek miydi?
İsmet Özel, 21 Ramazan 1447 (11 Mart 2026)
İkaz: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi yasaktır. Ancak kaynak gösterilmesi (İstiklâl Marşı Derneği internet portalinde yer aldığının ifade edilmesi) ve bu sayfaya doğrudan aktif bağlantı verilmesi şartıyla yazının kısa bir bölümü iktibas edilebilir. Eser sahibinin tayin ettiği usule bağlı kalmak suretiyle bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı Kanun hükümlerine tabidir.
Fahri Genel Başkanımız Şair İsmet Özel'in okurken hem sağdan hem soldan başlanan kitaplarının sekizincisi olan “İSLÂMLA DAMGALANMIŞ VAROLUŞ” neşrolundu.
Şimdi diyoruz ki dünyada mali hegemonya olarak işleyen bir sistem var. Bu sistem bütün insanları kendi emrinde çalıştırıyor.
İçinde iki CD ile ciltli olarak sunulan Erbain'in bu hususi baskısı bütün


