YÜZDE YÜZÜN ÖTESİ

Amerikalı tarihçi Anthony Grafton’un, Yeni Dünyalar, Eski Metinler ismini verdiği kitabı şu cümleyle başlıyor: “Batılı düşünürler 1550-1650 yılları arasında artık aradıkları her önemli gerçeği eski metinlerde bulabilecekleri inancından vazgeçtiler.” Grafton haksız sayılmaz çünkü bu yıllar, Batılıların ‘aradıkları şey’in istikametinin değiştiği yıllardır. Elbette kendisinin ‘eski metinler’ dediği de İncil ile birkaç eski Yunan ve Roma felsefesi metinlerinden başka bir şey değil. Zaten o tarihlerde Batı’nın elindeki bilgi kaynakları bunlardan müteşekkil. Peki ne oldu da Batılıların eski metinlere olan itimadı azaldı? Yahut neydi Batılıların aradığı ki eski metinlerde izine rastlanamasın?

Bahsi geçen metinler yüzyıllarca bir ‘Batı Medeniyeti’ algısı yaratmayı başaramamıştı. Bunun başarılması için tarih kitaplarının Büyük Keşifler dediği hadisenin cereyan etmesi gerekiyordu. Çünkü bu hadiseyle beraber keşfedilen yeni topraklardan (çevreden) Avrupa’ya (merkeze) kesintisiz ve büyük bir hammadde akışı sağlandı. Hammaddeyle birlikte köle ticareti de garanti altına alınınca, sanayileşme ve kapitalizmin hegemonyasının bütün dünyaya yayılmasının yolu açıldı. Böylece Batı Medeniyeti, müstemlekeciliğin omuzlarında yükselmiş oldu.

Sanayileşmenin bütün dünyaya yayılabilmesinin yollarından biri de yeni üretim sistemine uygun bir lisan yaratılmasından geçiyordu. Sözgelimi Latincede “çalışkanlık, faaliyet, gayret” mânâlarına gelen industria kelimesi (eski Fransızcada industrie; zekâ ve beceri), İngilizce industry olarak 1530’larda “Alışkanlık hâline gelmiş gayret, çaba” anlamına kavuşurken; "Belirli bir meslek veya imalat" anlamı ilk olarak 1560'larda kaydediliyordu. Türk Dil Kurumu Sözlüğü ise endüstri kelimesini uzun uzadıya izah etme lüzumu görmemiş: “Sanayi”.

Meseleye dair bir başka örnek efficiency kelimesi. Latince efficientia’dan türetilen ve “verimli güç, verimlilik, etki” mânâlarına gelen bu kelimeye, 1590’lardan itibaren “bir şeyi başarma gücü” anlamı yüklenmiştir. 1858’den sonra ise bir mekanik terimi olarak “yapılan faydalı işin harcanan enerjiye oranı” olarak izah edilmeye başlanmıştır. TDK verim kelimesini açıklarken, endüstri’ye kıyasla daha bonkör davranmış: (1) Çalıştırılan, işletilen, bakılan bir şeyin verdiği sonuç veya bu sonucun niceliği; mahsul, randıman; (2) Ortaya çıkan, istenilen, beklenilen sonuç; semere; (3) Elde edilen ürün, hizmet vb.yle onu elde etmek için harcanan iş arasındaki oran.

Verim (وه ريم), Kamus-ı Türki’de de (virim/ويريم olan aslının zebanzedi olarak) “mahsul, semere” şeklinde kısa bir tarifle yer alıyor. Benzer şekilde Lehçe-i Osmani’de de “mahsul, mebzuliyet” olarak açıklanan verim, Türkçe bir kelime olmasına rağmen lügatte ‘kavramsal’ bir mânâya karşılık gelememiş.

Burada dikkatimizi çekmesi gereken asıl şey, verim kelimesine karşılık olarak ‘mahsul’ kelimesinin teklif edilmesidir. Arapça hasala (hasıl oldu, üredi) fiilinden türeyen mahsul (محصول) kelimesine Kamus-ı Türki’nin verdiği mânâlar ise misalleriyle birlikte şu şekilde: (1) Toprakdan yetiştirilen hubûbât ve semerât: Bu senenin mahsûlâtında feyz ve bereket vardır: buğday, arpa, üzüm, tütün mahsulü; (2) Hayvânât-ı ehliyeden olunan temettu, süt ve yağ ve yapağı gibi: Dağlık yerlerin hayvânât mahsûlü ziyâde olur; (3) Sınâyiden hâsıl olan mevâdd-ı muhtelife: fabrika mahsûlü; İngiltere'nin başlıca serveti mahsûlât-ı sınâiyyedir.

TDK Sözlüğü’nde ise mahsulün açıklaması şöyle; (1) Ürün; (2) Verim; (3) Ortaya çıkan, elde edilen şey.

Türkçenin başına gelenler dolayısıyla muhayyilemizin nasıl ifsad edildiğini, yalnızca TDK Sözlüğü ve Kamus-ı Türki’nin mahsul kelimesine dair izahatları arasındaki farka bakarak bile anlamak mümkün. Verim kelimesine karşılık olarak mahsul’ün teklif edilmesi ise tesadüf değil. Zira modern fizik kanunları da verimi izah ederken bize şunu söyler: “Verim hiçbir zaman %100’den daha büyük olamaz.”

Doğrudur, verim hiçbir zaman yüzde yüzden büyük olamaz. Sözgelimi bir makina azami %100 verimle çalışabilir. Bu yüzden TDK’nin verim için “… sonuç veya bu sonucun niceliği.” demesi, yerinde bir tanımdır. Fakat işin içine mahsul girdiğinde, TDK’nin hesabının bozulması lazım. Çünkü “Bu senenin mahsûlâtında feyz ve bereket vardır.” misal cümlesini bir makina için zikredemeyiz. Çünkü bereket, nicelikle alakalı bir şey değildir. O halde bereket neyle alakalıdır, bir bakalım.

Arapça brk kökünden gelen bereket (برکت) kelimesi için TDV İslâm Ansiklopedisi’nde yer alan izahat şu şekilde: “Bereket kelimesinin masdarı olan bürûkün asıl anlamı “devenin bir yerde çöküp durması, orada kalıp beklemesi”dir. Bu mânaya bağlı olarak iyi ve hoş karşılanan bir şeyin süreklilik arzedişine bereket denilmiştir.”

Kamus-ı Türki’nin bereket kelimesine verdiği mânâlar ise misalleriyle birlikte şu şekilde: (1) Ni'met, ihsân-ı ilâhî, mevhibe-i sübhâniyye. (2) Bolluk, feyz: Bu sene zahâyirde çok bereket vardır. (3) Mübâreklik, meymenet, saâdet: Felân zâtın sohbeti bereketiyle, duâlarınızın bereketiyle. (4) Azı çok yerine geçecek sûretde takdîs-i ilâhiyye mazhariyet: Helâl kazanılmayan malda bereket yokdur.

Hem TDV’nin hem de Kamus-ı Türki’nin bereket tanımı oldukça sarih: Türkçe tahribata uğratılmadan evvel Türkler, maddi yahut manevi anlamda ziyadeleşen, artan, çoğalan her şeyi ilâhî hayra yormuştur. Bereket yalnız Allah’ın nimetidir. Mübarek olan, helâl olan bereketlidir. Çokluğun da bolluğun da feyzin de kaynağı ilâhî iradedir. Bu yüzden biz Türkler misalen “Bereket (versin) ki başımıza kötü bir şey gelmedi.” deriz, berekete “Allah’tan ki” mânâsı veririz. Anadolu’da hâlâ yağmur içim “Bereket yağıyor.” denir çünkü yağmur ancak Allah’ın rahmetiyle yağar üzerimize.

TDK Sözlüğünün bereket maddesine baktığımızda ise şöyle bir izahatla karşılaşıyoruz: (1) Alışılandan veya beklenilenden fazla olma durumu; artağanlık, bolluk, feyiz, feyezan; (2) Ağızlardan, Yağmur; (3) İyi ki, neyse ki, iyi bir rastlantı sonucunda.

TDK’ye göre ortada bir bereket var fakat kaynağı belli değil. TDK’nin dili “Allah’tan ki” demeye varmamış olacak ki “iyi ki, neyse ki” imdadına yetişmiş. E hâl böyle olunca müsebbib meselesi havada kalmasın diye “bir rastlantı sonucunda” demeyi de ihmal etmemişler; haber bültenlerinden duymaya alıştığımız “Şans eseri hayatta kaldı.” aymazlığıyla.

Bereket ki edebiyat yayıncılığı henüz buna itibar etmemiş görünüyor. Henüz diyoruz, çünkü -hafazanallah- yakın gelecekte Orhan Kemal’in meşhur Bereketli Topraklar Üzerinde romanını Verimli Topraklar Üzerinde diye basacak, Emile Zola’nın Döl Bereketi isimli kitabını Döl Verimi şeklinde tercüme edecek insanların türemeyeceğinin bir garantisi yok.

Metin Eloğlu, 1943 yılında, yani henüz 16 yaşındayken yazdığı Hepinize Teşekkür şiirinde şöyle söylemiş:

Benim velinimetim sarı buğdaylar,
İyi değirmenci, bereketli yağmur;
Memnunum hepinizden bütün bakkallar,
Senenin bayramları, alçakgönüllü kızlar.
Gelip çatan kış ve sac soba,
Sana müteşekkirim cebimdeki para;
Beni doğurtan ebe, saçımı kesen berber.
Seni unutmadım testideki su,
Beni sevindirdin cepheden gelen haber!

Eloğlu’nun bereketli yağmur ile buğdayı birlikte zikretmesi dikkatimizi çekmeli. Çünkü eski lügatlerin hem mahsul hem de bereket kelimelerine verdikleri mânâlarda en mühim şey, bunların toprakla alakalarıdır. Bu yüzden bereket kelimesini internet görsellerinde arattığımızda karşımıza en çok çıkan şeyin buğday başağı resimleri olması şaşırtıcı değil.

Bu, biz Türklerin Kur’an’dan öğrendiği bir şeydir: A’râf Sûresinin 96. âyetinde “Eğer o memleketler halkı îman edib de (küfür ve isyandan) sakınmış olsalardı elbette üzerlerine gökden ve yerden nice bereket (hazîne) ler (ini) açardık.” buyrulmuş (Hasan Basri Çantay Meali); âyetin tefsirini yapan müfessirler gökten ve yerden gelecek bereketleri, yağmurun yağması ve toprağın feyzli kılınmasıyla mahsul ve gelirin çoğalması, bolluk ve hayrın yaygınlaşması olarak yorumlamıştır.

İslâmiyette ekmeğin ve buğdayın bereketle ünsiyeti ve mübarekliği, insanlığın yaradılışına kadar uzanır. Evliya Çelebi'nin Seyahatname’sinde aktardığına göre Hz. Âdem, çiftçilik yapmayı ve buğday ekmeğini Hz. Cebrail’den öğrenmiştir. Türk geleneklerinde bebeklerin diş hediği ve kırklamasında yahut aşurede buğdayın kullanımı da aynı ünsiyet sonucu ortaya çıkan hadiselerdir.

Türkeli’nde buğday dendiğinde akla ilk gelecek şey de şüphesiz ekmek olacaktır. Rabbin biz kullarına lütfettiği rızık ve nimetlerin en müşahhas hâli olarak ekmek, Türk kültüründe yere düşmemesi gerektiğine kanaat getirilen üç şeyden biridir. Diğer ikisi mushaf ve bayraktır. Türkler, bu üçünden biri kazara yere düşürülse; onu yerden alır, öper, alınlarına sürer ve yüksekçe bir yere koyarlar.

1920 Osmanlı Meclis-i Mebusanında Aydın'dan mebus seçilen ve Meclisi Mebûsân'da Birinci Reis Vekilliği yapan Hüseyin Kâzım Kadri Bey’in en bilinen eseri Büyük Türk Lügati’dir. Fakat Hüseyin Kâzım Bey’in pek az bilinen ve toprağa ehemmiyet gösteren birçok eseri vardır. Bu eserlerden Çiftçilik Nasihatleri Vâkıa Sûresi’nin meşhur “Şimdi bana ekmekde olduğunuz (tohum) u haber verin. Onu siz mi bitiriyorsunuz, yoksa bitirenler biz miyiz?” (Hasan Basri Çantay Meali) âyetleriyle başlıyor. Hüseyin Kâzım Bey, bu kitapta şöyle söylemiş: “Sevda-yı vatan, tarladan başlar.”

O sıralar Siroz Mutasarrıfı olan Hüseyin Kâzım Bey, İttihat ve Terakki Cemiyeti yönetiminin arzusu üzerine yazdığı ve 1910 yılında basılan bu kitabı, refah artışının ancak kısa dönemde ziraat anlayışının değiştirilerek sağlanabileceği saikiyle kaleme almıştır. Zira Cemiyet, bunun ancak yeni usul tarımın -yani makineleşmenin- yaygınlaşmasıyla mümkün olacağını düşünür.

Fakat mezkûr politikanın üzerinden henüz 20 sene bile geçmeden söz konusu idare ve zaviye büyük ölçüde tasfiye olur. Hristiyan takvimine göre 1923 yılında idareyi devralan Cumhuriyet kadrosu için ekonomik kalkınmanın esas bileşeni endüstrileşme iken, tarım ancak tâli bir yol olarak gündemdedir. Bununla birlikte, evvela kurucu kadronun endüstrileşme ve demiryolu ağı vasıtasıyla millî bir pazar kurma arzusunun ortaya çıkardığı finansman sorunu çözülmelidir. Böylece Türkiye’de bir merkez bankasının kurulabilmesine dair şartların araştırılmasına başlanmıştır. Bu maksatla beynelmilel şöhrete sahip maliye uzmanlarından yardım istenir.

Dönemin Almanya Merkez Bankası Başkanı Hjalmar Schacht’ın Yardımcısı Karl Müller de bu uzmanlardan biridir. Müller 1929’un son günlerinde raporunu nihayete erdirip Türkiye’ye gönderir fakat raporun neticesi Cumhuriyet idaresinin beklediği gibi değildir. Zira Müller endüstri harcamalarının kısılıp, tarıma tahsis edilen payın artırılması gerektiğini ve Türkiye’nin ancak ‘tarım ülkesi’ hüviyetini muhafaza ederek dış ticarette fazla verebildiği şartlarda bir merkez bankası kurabileceğini tespit etmiştir. Üstelik raporun ilk talep edildiği kişi olan Hjalmar Schacht da yardımcısı ile aynı kanaattedir.

Raporun akıbetini tahmin etmek elbette zor değil. Yine de Serbest Cumhuriyet Fırkasının Meclis’teki varlığı, meselenin gündeme gelmesine yeter. Müller’in raporunun hararetle tartışıldığı kanun layihası müzakerelerinde, SCF’nin kurucu lideri Fethi (Okyar) Bey’in raporun hasıraltı edildiğine dair itirazlarına mukabil, Maliye Vekili Şükrü Saraçoğlu raporun “o kadar da kıymetli olmadığına” dair kanaatini bildirir. Bu izahatı kabul görmemiş olacak ki; Saraçoğlu, meselenin uzmanı olarak rapor talep edilen Müller’in ecnebiliğini ve hatalı yanlarını da ön plana çıkarır.

Cumhuriyet’in ilanının üzerinden 103 sene geçti. Bugün artık ‘tarım ülkesi’ tabirini zikreden pek kalmadı. Zaten ortada bir tarım ülkesi de kalmadı. Cumhuriyetin ilk yıllarında %40 civarında olduğu tahmin edilen tarım sektörünün millî gelir içerisindeki payı 2002’de takribi %10’du. TÜİK verilerine göre 2025 yılında bu oran %5,2 oldu. Yani tarım gelirleri nominal olarak sürekli artmasına rağmen, tarımın millî gelir içerisindeki payı düzenli şekilde azalıyor.

Yine TÜİK verileri 2026 yılının ilk çeyreğinde tarım sektöründe istihdam edilenlerin sayısının yaklaşık 4,5 milyon olduğunu gösterirken, bunun toplam istihdamdaki payı %13,8 olarak (önceki yılın aynı döneminde %14,3) ölçülmüş. Mayıs 2026 dönemi verilerine göre gıda enflasyonu %34,86 ile manşet enflasyonun da üzerinde.

Hülasa neresinden tutarsak tutalım, elimizde kalıyor. Tarım, gıda ve içecek ithalatı 2025 yılında 22,9 milyar dolara ulaşmış, çiftçilerimizin mahsulü Avrupa Birliği fonları ve bankaların destek paketlerinin insafına terk edilmiş durumda.

Fakat tarım sektöründe ‘verim’ de ihracat da her yıl artıyor. O kadar ki, tarım ürünleri ihracatı geçtiğimiz yıl 36,4 milyar dolara ulaştı. Bereket mi? Onu sormayın.

Rıdvan Kadir Yeşil, 17 Muharrem 1448 (2 Temmuz 2026)

Çelimli Çalım'ın On Yedinci Sayısı Çıktı

Çelimli Çalım Mecmuamızın on yedinci sayısı "İSTİKLÂL MARŞI’NI ANAYASA’YA KOYMAYANLAR, İSTİKLÂL MARŞI’NDAN ANAYASA ÇIKARAMAYANLAR” manşeti ile çıktı.

"Bir Akşam Gezintisi Değil, Bir İstiklâl Yürüyüşü" Kitabının İkinci Cildi Çıktı

TİYO Yayıncılığın on ikinci kitabı “Bir Akşam Gezintisi Değil, Bir İstiklâl Yürüyüşü II”, Kasım 2012’de ilk cildi yayınlanmış “İstiklâl Yürüyüşleri” konuşmalarının ikinci kısmıdır.

1442 RAMAZAN İMSAKİYELERİ NEŞROLUNDU

Ezani saate göre ve şubelerimizin bulunduğu vilayetlerimiz için hazırladığımız imsakiyeleri dernek şubelerimizden temin edebilirsiniz.

HIRİSTİYANLAR DA AZİZ OLUR MU?

Süleyman Çelebi’nin telif ettiği Mevlid’in Tevhid Bahrinde “Ey azizler, işte başlarız söze, Bir vasıyyet kılarız illâ size” beyti vardır. Müellif cemaate “azizler” diyerek hitap etmiştir.

SINIF BİLİNCİ MECMUAMIZIN İKİNCİ MERHALE ALTINCI NÜSHASI NEŞROLUNDU

Sınıf Bilinci’nin yeni nüshası neşrolundu. Bu cümleyi "Sınıf Bilinci’nin yeni muskası" diye kursak yadırganacaktı. Halbuki muska kelimesi nüshanın dilimizde aldığı başka bir şekildir.

SAAT 11

Mehmet Akif'in Asım kitabında bir ramazan vakası vardır. Köse İmam bu vakayı "saat 11 sularındaydı" diye anlatmaya başlar.