BİZ FİKRET'İ FİKRET, AKİF'İ AKİF DİYE SEVERİZ

O, sadece büyük bir Türk şairidir. Hiçbir zümrenin gizli emellerini taşıyan satılmış propagandacısı değil!

Ey şanlı vatan bayrağı bir gün seni oğlum,
Bir mevkıb-i pür heybeti hürriyet önünde
Çekmiş görebilseydim... O pür hande ölürken
Etmezsem eğer mevtini takdis ile secde,
Dünyada en alçak baba elbet ben olurdum.

Tevfik Fikret

Korkma sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak,
Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.
O benim milletimin yıldızıdır parlayacak,
O benimdir, o benim milletimindir ancak!

Mehmet Akif

“Ben bu toprağa babamın babasının kanile merbut değilim.”

Sabiha Zekeriya Sertel

“İstiklâl Marşı gökten inmiş âbide midir? Milletlerin vatanı da bayrağı da değişmiştir. Rumeli toprakları dün vatan camiası içinde iken bugün bizim değildir. Vatan, ne bir karış topraktır, ne de bayraktır. Bayrak değişir, toprak da değişir.”

Sabiha Zekeriya Sertel

Bay Eşref Edib'in, Tevfik Fikret aleyhindeki sözleri bir araya toplayan (Pembe Kitap)ı bizi müteessir etmişti. Geçen sayımızda bu kitabın sahibiyle bir konuşma yaptık ve bunu niçin neşrettiğini sorduk. Fakat o konuşmada öğrendiğimiz şeyler bizi hayrete düşürdü. Meğer Tevfik Fikret gizli emeller besleyen solcu bir zümrenin elinde bayrak gibi kullanılıp duruyormuş! Onun zaman zaman coşkunluklarına, ilhamına tâbi olarak yazdığı mısralar en tehlikeli bir maksadı yaymak için vasıta yapılıyormuş; buna inanmak istemedik. İlhamına tâbi bir şair, bir anın heyecanını terennüm etmek maksadı için neler, neler söyleyemez! Bunu böyle bir maksat için kullanmak ne akla gelmez desîseliktir! En mütaassıp devirlerde bile şairler, güzel şiirler yazmak için az çok istediğini söylemek hürriyetine ve hakkına sahipti. Fuzulînin şiirlerine bakıp onu güzellerin peşinde koşan bir hovarda saymak ne kadar yanlışsa, Bakî’nin veya Şeyhislâm Yahya’nın gazellerini okuyup ulema sınıfından bu iki şairi meyhane meyhane dolaşan bir ayyaş farzetmek de o kadar hatalıdır. Şair, bir anın heyecanını nakleden adamdır. Onun şiiri, yalnız o anın heyecanına, ilhamına tâbidir. O gönlünün adamıdır, ücretli propaganda memuru değil. Bu bakımdan Tevfik Fikret’in meşhur (Tarih-i Kadim) manzumesini de bir din meselesi yapmayı çok lüzumsuz görüyorduk. Şair, o manzumede itikadımızın sınırları dışına çıkmış olabilir. En koyu materyalist görünebilir. Münkir, ihtilâlci, hattâ anarşist olabilir. Fakat başka bir şiirinde mânevî bir vecd içinde kalır, Tanrısına münacatta bulunur; mümin bir kalbin en ulvî duygularını söyler...

Fakat hayretle öğrendik ki bu şiir başka türlü emellere vasıta olarak ortaya atılıyormuş. Sınırlarımızın dışındaki Müslüman Türklere solcu fikirleri telkin etmek için bundan yüz binlerce nüsha bastırılmış. Tevfik Fikret geceleri yapılmış.

Meğer bizim aziz şairimiz nelere vasıta oluyormuş!

“Tan”cılar, ötedenberi Tevfik Fikret’in yakasını bırakmıyorlarmış, ona bu şiirinden dolayı “İnkılâp müjdecisi” diye bir ad da takmışlar. Tevfik Fikret’i millî mukaddesatı yıkıp yerine marksizmi koymak için kıpkızıl bir milliyet düşmanı haline sokmuşlar. Ellerinde ateşten bir bayrak gibi sallayıp duruyorlarmış. Zavallı Tevfik Fikret! Sanki:

Toprağın, cevher, suyun kevser, baharın bî-hazan,
İşte dünya, bir eşin, bir benzerin yoktur inan
Müşfik evlâdın bulur koynunda her gün, her zaman
Başka nimet, başka devlet, başka rifat, başka can,
Can da sen, şan da sen, hepsi sensin yaşa!
Ey vatan, ey mübarek vatan bin yaşa!

şiirini yazan değilmiş; sanki o da “Tan”cılar gibi millet, vatan, mazi, ecdat, şeref, sancak tanımıyor, Sabiha Zekeriya Sertel ile birlikte; “Ben bu toprağa babamın babasının babasının kanile merbut değilim. Benim milliyetimi yalnız kanun tâyin eder.” veyahut da “Vatan, ne bir karış topraktır, ne de bayraktır. Bayrak da değişir; toprak da değişir.” diyormuş gibi!

Eşref Edib’e hak vermek zorunda kaldık. Yalnız Eşref Edip, bu kitabı, solcu propaganda desiselerinden ebediyen habersiz yatan Tevfik Fikret için değil, onu vasıta diye kullananlar için yazmalıydı. Çünkü onunla karşı karşıya gelecek Tevfik Fikret değil “Tan”cılardır. Nasıl ki “Tan” gazetesi bir iki gün sonra hemen elini bu meseleye uzattı, Tevfik Fikret’i yakasından yakalayıp maksadı için kullanmağa başladı. Bakınız, 21 haziran tarihli “Tan” gazetesi (Tevfik Fikret neden ikide bir tarizlere uğruyor?) başlığı altında ne yazıyor:

— Fikret milleti, milliyeti muarızları gibi anlamıyordu. (Fikret’in millet ve milliyet meselesinde muarızları kimdir? Marksist olmayanlar mı?) O, milleti müstakil bir Türkiye hudutları içinde birbirine müsavi vatandaşlardan müteşekkil bir camia olarak tasavvur ediyordu. Bunun içeresinde din, ırk, cins ayrılıkları yoktu. Fikret harbe muhalifti. (Bunun, hangi rejimin esaslarından olduğu malûm değil mi? Ama, yalnız nazariyede!) Din ve milliyet kinlerile insanları birbirine düşman yapan telâkkilere düşmandı. Fikret, bu insanîyetçi ideoloji ile bütün insanların menfaatlerine işleyen bir cemiyet mekanizması — (Acaba, Sabiha Zekeriya Sertel, kominternin lâğvedildiğini bilmiyor mu?) — tasavvur ediyor, daha doğrusu temenni ediyordu.”

Bütün yazıyı okutmak zahmetinden kurtarmak için atlıyorum. Sabiha Zekeriya Sertel, makalesine şöyle devam ediyor:

— O, sadece azap çeken kütlelere karşı (Burjuvaların esiri olan proletaryaya karşı) sonsuz bir muhabbetle titreyen kalbinin, cehil, hırs ve menfaat kaygusile realiteyi gözden saklayanlara...

(Burada küçük bir istitrat yapacağım. Bu sözlerin mânasını daha iyi anlamak için geçen sayımızda (Yeni Ses)ten aldığımız şiirin şu mısralarını lütfen bir daha okuyun:

Ardıç katranından karadır
          Çingene kızın gözleri,
Çingene kızın gözlerinden
          İnsan ağzımıza dünyası.
Fakat seyri malûm bizce tarihin
          Malûm ve mutlak.
Yarın aydın, yarın güzel,
           Yarın bizim olacak.

AKINOĞLU

Şimdi tekrar devam ediyorum: Evet realiteyi saklayanlara...

— Realiteyi saklayanlara karşı kafasının ilhamını korkusuz haykıran bir şair olarak yaşadı ve öylece öldü.”

Bundan sonra yazı, tekrar Pembe Kitap sahibine dönerek, harp zamanının bu gibi cereyanlara en müsait olduğunu anlattıktan sonra şunları söylüyor:

— Bu devirde politika zaferini kazanmak için muhalif ideolojinin kahramanlarını iftiralarla teşhir silâhına müracaat edilir. En namuslu adamlar birer hain olarak gösterilir.”

Sabiha Zekeriya Sertel'in bu sözlerine inanmak lâzım. Hakikaten dediği gibi oluyor. Çünkü “Tan” gazetesinin canla başla fikirlerine iştirak edecek mükemmel bir hülâsasını neşrettiği mahut (En Büyük Tehlike) broşürü işte bunu yaptı. Ziya Gökalp’ı, Türk ocaklarını, Bilgi Derneği’ni, Türk Yurdu’nu ve bütün samimî Türkçüleri düşmanlara satılmış hain ve münafık gösterdi.

Makale şöyle bitiyor:

“— Bu devrin dikkate lâyık noktası da Türk gençliğinin (Fikretciler - Akifciler) diye iki gruba ayrılmalarıdır.”

Hayır, Sabiha Zekeriya Sertel doğru söylemiyor. Türk gençliği (Fikretçiler - Akifçiler) diye iki guruba ayrılmış değildir. Fikret’i sevenler Akif’i de sevebilirler. Fikret’in sanatı ile öğünenler Akif’in kudsiyeti ile de bir gurur duyabilirler. Fikret’in güzel şiirleri gibi Akif’in güzel şiirleri de hafızalarda yer tutabilir. Nasıl ki, gençler, Halkevlerinde Fikret için gösterdikleri sevgi ve saygıyı Akif için de göstermişlerdir. Gençlikte Fikret ve Akif’i bir takım gizli emellerle bayrak gibi kullanarak karşı karşıya gelmiş iki hasım cephesi yoktur. Bunu ya kendi tevehhüm ediyor, yahut da kasten uyduruyor. Biz Fikret’i, Fikret, Akif’i, Akif diye severiz. O, güzel şiirlerinin heyecanı şundan, öteki de bundan almış  olabilir. Bundan bize ne? (Nesimî)yi okurken hurufidir diye hurufi olmaya, (Şeyh Galib)i okurken mevlevidir, diye mevlevi olmaya mecbur değiliz. Hurufilik ile mevlevilik arasında tarikat tezatları var mıdır, yok mudur, düşünmeyiz bile. Çünkü biz bunları sadece bediî bir haz duymak için okuruz. Yoksa Nesimî ile hurufîliği, Şeyh Galiple mevlevîliği diriltmeğe vesile arayan bir misyoner ruhile değil.

Sabiha Zekeriya Sertel'in asıl maksadını kelimelerin altında gizleyen şu son cümlesine de cevap vermek istiyorum:

“— Fikretçiler ileri düşüncelerle Akifçiler geri düşüncelerin mümessili oldular. Bu da Fikret’in ideolojisi bir dâvanın (hangi dâvayı kastettiği malûm!) sembolü olduğunu göstermektedir...”

Sabiha Zekeriya Sertel, şunu bilsin ki: Taassupla dindarlık ayrı şeylerdir. Biz taassubun aleyhindeyiz dindarlığın değil. Türk cemiyetine (Şeriat isteriz!) diye bayrak açan nasıl bir kapkara taassup ise, Türk cemiyetini dinsizleştirmek için bayrak açmak da bir kıpkızıl taassuptur. Birisi din taassubudur, öteki din düşmanlığı taassubudur. Türkiyede: “Din halkın afyonudur.” diye bir prensip hüküm sürmüyor. Türkiye Cumhuriyeti lâikliği kabul etmekle dini siyasi bir vasıta olarak kullanmayı menetti. Onu bir vicdan meselesi yaptı. Hiç kimsenin dinî vicdanına müdahale etmiyoruz. Ama bizim vicdanımıza müdahale etmesinler, vicdan hürriyeti işte budur.

Şayet din, müspet veya menfi siyasî bir vasıta olarak kullanılırsa o zaman bu hürriyet aşılmış olur. Onun yakasından yakalarız. Ne yapmak istediğini sorarız. Sabiha Zekeriya Sertel'e soruyoruz: O, yabancı bir ülkenin misyoneri midir? Ne yapmak istiyor?

Şayet, bu makale Tevfik Fikretin (Tarih-i Kadim) manzumesini müteassıp bir zihniyetle tenkid edenlere karşı müdafaa için yazılsaydı ne kadar hoşumuza gidecekti. Hemen (…) beraber olacaktık. Hattâ bunun içindir ki (Pembe Kitap) bizi hiç memnun etmemişti. Sahibine bu kitabı niye çıkardığını sormak lüzumunu duymuştuk. Fakat, bu manzumenin altından başka meseleler çıktı. Haberimiz olmadan başka türlü bir dâvaya dokunduğumuzu gördük. Eğer bu manzume başka türlü makaleler için bir bayrak diye kullanılıyormuş!

Neden Sabiha Zekeriya Sertel, vatan ve millet sevgisinde Fikretle Akif'in birleştiğini yazmıyor? İşte, onların Türk bayrağını takdis eden vatansever iki şiiri. Onlar: “Vatan, ne bir karış topraktır, ne de bayraktır. Bayrak da değişir, toprak da değişir.” demiyorlar. Bunu kendisi söylüyor. Hattâ — farzı muhal — böyle bile olsa, bunu söylemeğe ne lüzum var? Mademki “Ben bu toprağa babamın, babasının, babasının kanile merbut değilim.” diyor, öyle ise bayrak ve toprak sevgisinden bahsedilirken, nezaketen olsun, biraz sussun. Vaktile İstiklâl Marşında (Hilâl ve şehit) kelimesine de onlar tariz etmişti; kendisinin mazisi, mefahiri, hilâli ve şehidi yokmuş. Öyleyse, bunlara karışmasın! Neden bu mukaddesatımızı elimizden almağa kalkıyor?

Hem rica ederim, kendisi gibi münevver bir bayan için, yapılacak müspet işler bunlar mıdır? Fikir, ilim ve memleket meselelerinde söylenecek başka söz kalmadı mı? Eski cezbeli dervişler gibi (Tan) gazetesinin bir köşesine geçmiş, nerede Türkçülük için çalışan birisini görürse ona bir çimdik atıyor: Bayrak değişirmiş! Toprak değişirmiş! Kendisi bu toprağa babasının, babasının, babasının kanile merbut değilmiş. Mazi tanılmazmış. Hilâl, şehit ne demekmiş? Meçhul asker kim oluyormuş!

Nerede Türkçülük aleyhinde bir şey bulursa sütunlarına geçiriyor. O sözleri gazetesinde gramofon plâğı gibi tekrarlayarak sevincinden dans etmeğe başlıyor. Neden? Ne oluyor? Onu bu vazife ile kim tavzif etti?

Kendisine vaktile İstiklâl Mahkemesinin bir ihtarını hatırlatırız: Lûtfen bu türlü işlerle uğraşmasın!

Çok sayın Başvekilimiz Şükrü Saracoğlunun dediği gibi: «Türküz, Türkçüyüz ve her gün biraz daha fazla Türkçü olacağız.» Çünkü müstakil ve hür yaşamak, bu cemiyeti asri bir millet haline getirmek istiyoruz. Bizi birbirimize bağlıyacak en kuvvetli bağların bu duygu olduğuna inanmışız. Ve bunun böyle olduğuna her gün biraz daha fazla inanıyoruz. Tarihimizi seviyoruz, mefahirimizi seviyoruz, bayrağımızı, şehitlerimizi seviyoruz. Hür, müstakil, ileri bir millet halinde yaşamak hakkımızdır. Çünkü, Allaha şükür, biz bu toprağa babamızın babasınınbabasının kanı ile bağlıyız!

Orhan Seyfi Orhon, Çınaraltı, Temmuz 1943, sayı 97

 

"Herkesi şaşırtan özelliği, kimi derse kaldırsa Akif'in İstiklal Marşı'nı -tam metin- ezbere okumasını istemesiydi. "

İki ay boyunca, Atsız hocam oldu: Hitler gibi, gerçekten perçemi geniş alnına düşerdi ama...

Millî Marş Müsabakası - Hakimiyet-i Milliye, 26 Rebî'ül Ahir 1344, 13 Teşrin-i Sani 1925

Memnuniyetle öğrendiğimize göre Maarif Vekâletimiz meşkûr faaliyet eseri olarak millî marş güftesinin tanzimi için bir müsabaka açmağı kararlaştırmıştır.

"MİLLÎ MARŞIN İSE MİLLÎ RUHA YAKIN, MUNİS VE MİLLETİN RUHUNU VECDE GETİRECEK NAĞMELERLE BESTELENMİŞ OLMASI GEREKİR"

Bazı Anadolu gazeteleri, güftesi şair-i İslâm Mehmet Akif Bey tarafından tanzim edilmiş olan İstiklâl Marşı’na muhtelif bestekârlar tarafından yapılan yüz kadar bestenin, berâ-yı intihap Paris Konservatuarı’na gönderildiğini yazıyorlar.

İSTİKLÂL MARŞI ŞAİRİ MEHMED AKİF HAKKINDA -3-

Akif öldükten sonra onun ufülüne ağlıyan gözlerde yine Akifin pürüzsüz samimiyeti okundu. Akifteki mütevazı, gösterişsiz samimiyet, onun programsız kalkan cenazesinde yine aynen fakat bütün haşmetile tecelli etti. Ardında bıraktığı iz; bir damlacık gözyaşından ve nihayet sönüp tükenen bir enin nefesinden ibaret kalmadı. Sütunlarla matem, sayfalarla medhü sena avazeleri yükseldi ve hâlâ yükseliyor.

TÜRKİYE'DE HİÇBİR KİŞİ İSTİKLÂL MARŞI'NI BÖYLESİNE AĞZINDA SAKIZ EDEMEZ

Kendinize gelin beyler... Sanatçı da olsanız, birkaç alkış kulaklarınızda yankılar da yapsa, değil siz, Türkiye’de hiçbir kişi “İstiklâl Marşı”nı, “Millî marşı” böylesine ağzında sakız edemez. Her milletin milli marşı kutsal bir semboldür. Paris’in en apaş meyhanelerinde bile “Marseillaise”in alkol kokusuna karıştırılacağını sanmıyorum.

«İSTİKLÂL MARŞI» ÜZERİNDE BİR TAHLİL DENEMESİ
Mehmed KAPLAN

  Sayıları çok az da olsa, İstiklâl marşımızın güfte ve bestesini beğenmeyenler ve değiştirilmesini isteyenler vardır. Böyle düşünenler şu gerçeği unutuyorlar: İstiklâl marşlarının değeri, «Mükemmeliyet» lerinde değil, «Tarihîlik» lerindedir. Onlar milletlerin tarihlerinin...

MİLLÎ HAŞYET

Gece yarısıydı. (Haber)in sahibi ve ben, otomobille gazeteye doğru geliyorduk. Yolumuz Sirkeci taraflarında dar bir sokağa saptı. Kimi kârgir, kimi ahşab, kümes gibi bücür iki sıra ev arasında, Arnavut kaldırımlı dar bir sokak. Pencereler, katran dolu küplerin açık ağızlarile, içerdeki karanlığı çerçeveliyordu. Sokakta, şeffaf uyku hayaletlerinden başka ne in, ne cin...

Prof. Dr. Faruk K. Timurtaş - Mehmet Âkif ve Cemiyetimiz; İstiklâl Marşı'nın 40. Yıldönümü

Millî marşımız bundan tam kırk yıl önce, 25 Mart, 1921 (12 Mart 1337) tarihinde, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nce resmen kabul edilmişti. Bu yıldönümü vesilesiyle eşsiz eserin ve büyük