Hıristiyan takvimiyle 1912 tarihinde Halep’te doğan bestekarımız Sadi Hoşses’in sanat macerası çocuk yaşta kendi mahallesindeki camide okuduğu iç ezanın tesadüfen orada bulunan Kemani Reşat Erer’in dikkatini çekmesi sebebiyle başlamış. İç ezan kazası olmayan Cuma namazına mahsustur, maalesef bugün iç ezanın ne olduğunu bilmemekle öğünen süprüntülerle beraber yaşıyoruz. Sadi Hoşses kendi besteleri arasında hangisinin hususi bir yeri olduğu sualine “Sabret Gönül” diye cevap veriyor. Halbuki şarkının asıl ismi “Hicranı Açmıştır Sinede Yara”dır. Sadi Hoşses de milletin şarkıya verdiği ismi benimsemiş. Bu pek meşhur ve eskimeyen şarkı Sadi Hoşses’in İkinci Dünya Savaşı sırasında batı hududunda vatan hizmetinde iken bestelediği şarkıdır. İkinci Dünya Savaşı’na girmeyen ülkemiz savaş esnasında düşman ha geldi ha gelecek endişesiyle batı hududuna asker yığıp tahkimat yapmıştı. Nişanlısını, yeni doğmuş çocuğunu, hamile karısını bırakıp hududa giden Türk askerinin yani Mehmetçiğin, İkinci Dünya Savaşı’na katılmadığımız halde savaşın bütün sıkıntılarını çeken Türk milletinin Sabret Gönül şarkısına büyük bir şöhret temin etmesi, Sadi Hoşses’in de şarkıyı bu sebeple farklı bir yere koyması tabiîdir.
Tabiî olmayan bugün Türkiye Cumhuriyeti hudutları dahilinde yaşayan bazı kimselerin Gagavuzları Türk ismiyle anmaya cüret etmesidir. Sabret Gönül şarkısının doğduğu yer ve zamana ait bir Dahiliye Vekaleti raporu vardır. Cemil Koçak bunu bir kitabında neşretti. O raporda 1941 yılında savaş son sürat devam ederken, Yunan Bulgar ortak sınırındaki Gagavuzların hemen karşılarında bulunan köylerdeki Türklere “Buralara Bulgar ve Almanlar gelecektir. O vakit sizin hesabınızı göreceğiz.” dediklerini ve Türk mallarına zarar verip Türklerin evlerine saldırdıkları yazılıdır. Aynı raporda bu Gagavuzların Balkan Savaşlarından ve Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Edirne’den çıkarılan Gagavuzlar olduğu da yazılıdır. Ne yapmışlar da çıkarılmışlar onu rapor yazmıyor. Ben size nakledeyim: Bunlar Çatalca’ya kadar gelen Bulgar ordusuna mihmandarlık yapmış Gagavuzlardır. Balkan Harplerinde Bulgarlar Çatalca’ya kadar ilerlerken onlara kılavuzluk, tercümanlık yapan Gagavuzlardı. Bunlar ve bunlara benzer sebeplerden 1913’te Edirne geri alındıktan sonra ve seferberlik zamanında Edirne’den kovuldular. Bulgarlar Pomaklarla aynı soydan derler. Bulgarlar Müslüman oldukları için Pomaklara soykırım derecesinde katliam ve akıl almaz işkenceler yaptılar. Fakat Gagavuzlar onların ordusunda bir nefer gibiydi. Daha da ötesi Bulgarların büyük generallerinden birçoğu Gagavuz’du. Yani İslâm düşmanlığı yaparak Türklük iddiasında bulunmaya cüret edenler tarihin aynasında süprüntü olmaya mahkumdur.
Gagavuzların dili hakkında da birkaç kelam etmek zarureti var. Gagavuzların konuştuğu dilin bizim dilimize yakınlığı meselesi birinci dereceden Gagavuzların yaşadığı yerlerdeki Türk hakimiyetiyle alakalıdır. İnsanlar bugün Gagavuzların dilinden beyaz kelimesini duyuyorlar. Bu kelime “Dış Türkler” dediğimiz toplulukların kullandığı bir kelime değildir. Onların hepsi ak kelimesini kullanır. Ak kelimesini biz de kullanırız fakat beyaz da deriz. Ak başka beyaz başkadır. Beyaz kelimesi Arapçadır. Biz kullanıyoruz bu kelimeyi. Gagavuzlar da Osmanlı hakimiyeti altında oldukları için beyaz diyorlar. Cayıl diyor Gagavuzlar cahil demek için. Hıristiyan oldukları halde helal-haram kelimelerini kullanıyorlar. Arapçadan Türkçeye geçip Türkçede kendine mahsus manaya sahip olan fena ve garip kelimelerini de Arapçadaki gibi değil bizim kullandığımız manada kullanıyorlar. Yani Gagavuzların diline bakanlar oradan “İslâm öncesi bir Türklük” müştereği çıkaramazlar. Şunu da söylemek mümkün; Ermeniler Türk hakimiyeti altında Gagavuzlardan “daha çok Türkçe” konuşmalarına rağmen kimse onlara Türk demedi, demiyor. Yani İslâmsız Türklük peşinde olanların niyetinin her hal ü karda bozuk olduğu ortadadır. Zira Türk hakimiyeti sebebiyle elle tutulur gözle görülür bugün de yaşayan birçok husus varken bunların üzerinin örtülüp Türk hakimiyeti öncesine dair ortaklık bulma adına yalan yanlış şeylerin ortalığı kaplaması, masalların üretilmesi bozuk niyetin en büyük delilidir.
Sadi Hoşses’in Sabret Gönül şarkısının Türk milleti nezdinde edindiği şöhretin benzerini Bekir Sıtkı Erdoğan’ın Kışlada Bahar şiiri edinmiştir. Tevafuk tarihleri de pek yakındır. Başka bir tevafuk da Türk milleti Sadi Hoşses’in Hicranı Açmıştır Sinede Yara şarkısını Sabret Gönül şeklinde andığı gibi bu şiiri de asıl ismiyle değil Kara Gözlüm veyahut İbibikler ismiyle anar. Bekir Sıtkı Erdoğan İkinci Dünya Savaşı yıllarında yani Türk milletinin Sabret Gönül dediği zamanda Türk Silahlı Kuvvetleri normal zamandan daha çok subay aldığı için askeri mektebe girmiştir. Henüz subay olmadan vazife icabı eratla içiçe geçirdiği günlerde rica üstüne çokça er mektubu kaleme almıştır. Kışlada Bahar şiiri de bu esnada doğmuş. Şiir de zaten asker mektubu formundadır, tarihi de 1949’dur. O şiirde biz Türklerin anlayışını tarif eden bir ibare yer alır: Vatan borcu. Biz Türkler askerliğe vatan borcu dediğimiz için bugünkü anayasada askerlik vatan hizmeti başlığı altında yer alır ve bu sebeple bazı kimseleri rahatsız eder. Türkiye’de yeni anayasa ihtiyacı her zaman onların rahatsızlıklarını gidermek üzere dile getirilir. Bugün de hiç kuşkusuz öyledir. Onları rahatsız eden başka bir husus da Mehmetçik lafzıdır. “Türk neferine alem olan Mehmetçik ismini günlük emirlerinde kullanarak ordu arşivine geçiren zat.” Bu cümle Reşat Ekrem Koçu’nun Fahrettin Paşa’yı tarif ederken kullandığı cümledir. Mehmetçik lafzını o güne kadar Paşalardan yalnızca Fahrettin Paşa günlük yazışmalarında kullanmıştır. Medine Müdafaası esnasında Türk neferine en doğru adı yakıştıran Fahrettin Paşa olmuştur. Her Türk neferinin birer Küçük Muhammed olduğu bilinci Medine’yi müdafaa edenlerde ve Türk milletinde vardı ve sarsılmazdı. Tarih boyunca edindiğimiz bu şuurla askerliğe vatan borcu dediğimiz gibi orduya da peygamber ocağı demişiz. Fahrettin Paşa’nın bu en doğru adlandırması diğer paşalarca değil milletçe doğru karşılandı ve sahiplenildi. Hatta paşalarca Fahrettin Paşa’nın yaptığına yani ordu yazışmalarında Türk askerini Mehmetçik olarak zikretmesine itiraz edildi. Fahrettin Paşa’nın emrindeki subaylardan biri olan ve “ölsek de ravzanı ruhumuz bekler” mısraının sahibi İdris Sabih Bey’in Fahrettin Paşa ile ilgili bir yazısında tesadüf ettiğim bir bilgi bu meseleyi daha anlaşılır kılacaktır. Şöyle diyor İdris Sabih Bey: "Efrad hakkında sık sık (Mehmedcik) tabirini kullanırdı. Ordu kumandanı ve Bahriye Nazırı Cemal Paşa nasılsa bu tabire hiddetlenmiş ve (muharrerat-ı resmiyede asker hakkında bu gibi mübalatsızca kelimeler) istimal edilmemesini emretmişti. Bir lahza için her şeyi unutan ve kendinden geçen paşa verdiği cevapta "sevgili askerimize (Mehmedcik) tabiriyle hitap etmekten beni hiçbir kuvvet menedemez" diyebilmişti.” Mübalatsız uygun olmayan yakışıksız, özensiz demek. Yani Mehmetçik lafzı Fahrettin Paşa’nın ısrarıyla ve paşalara rağmen Türk milleti tarafından benimsenmiştir. Bugün Türk neferine Mehmetçikten başka bir isim yakıştırılabileceği kimsenin aklından geçmiyor. Bununla beraber bugün Türk neferinin niçin Mehmetçik olduğu şuuruna da sahip değiliz. Neden böyle? Fahrettin Paşa’nın başına gelenler bu sualin cevabı yolunda izler sunuyor. Fahrettin Paşa Malta’daki esaretinden sonra İstiklâl Harbi’ne katılmak için vatana dönmüş, Ankara’ya gelmişti. Sakarya Zaferi günleriydi. Türk askerine Mehmetçik tabiriyle hitap etmekten beni hiçbir kuvvet men edemez diyen Fahrettin Paşa’nın İstiklâl Harbi’ne iştirak etmek istemesi Ankara’da müspet karşılanmamış ve kendisi bir tehlike bertaraf edilircesine Kabil’e sefir tayin edilmişti.
İdris Sabih Bey’in yazısında Efrad kelimesi erat manasında geçiyor. Mehmetçik lafzı erat için kullanılır. Erat erler demek. Er kelimesi Arapça -at eki alarak erat kelimemiz olmuş. Türkçede böyle kelimeler vardır “gidişat” gibi. Lakin efrad kelimesinin erat anlamında olması da ayrıca dikkat çekicidir. Efrad fertler demek. Yani bir cemaatin mensubu olan her bir kişiye fert diyoruz. Fertlerin erler anlamında kullanılması Türk milletinin ordu millet olduğuna işaret eder. Bu bakımdan kendi fertlerinin yani erlerinin tamamını cem edip gayrısını-düşmanı dışarıda bırakmak anlamındaki “efrâdını câmi ağyarını mâni” sözümüz ordu milletin bir tanımıdır. Her ferdimiz peygamber ocağı olan Türk ordusunun bir neferidir. Askerlik Türk milleti nezdinde vatan hizmetidir. Mehmetçik Mekke ve Medine’nin selametinin de dayanağıdır. Bunların şuuruna bugün tekrar erebilmek için Türklükle Müslümanlığı ayırma gayretinde olan herkesin Türk vatanına ve Türk milletine düşmanlık ettiğini bilmemiz şarttır.
Gökhan Göbel, 14 Ramazan 1447 (4 Mart 2026)
HER FERDİMİZE İSTİKLÂL
Hıristiyan takvimine göre 1942 yılında bağımsız kelimesi müstakil kelimesi yerine teklif edilince Refik Halid "Bağımsız denilince göz önüne ipini koparmış yahut henüz ipi takılmış haşarı bir at veya keçi geliyor." demişti.
İstiklâl Takvimi’nin 1436 senesine ait nüshası yeni resimleri, yeni dersleri, yeni temrinleri ve yepyeni şekliyle neşrolundu.
"ON BİR AYIN HİÇBİRİ" Misak-ı Milli İmsakiyeli Ramazan Hediyesi
Ümmet-i Muhammed‘in oruç tutmak suretiyle yekvücut olarak küfre ve bütün kafirlere meydan okuduğu zamandır Ramazan ayı.
İstiklâl Marşı Derneği'nin hazırladığı “Türkçeden İslâm’a Giriş” serimizin ilk kitabı “TÜRKÜN DİLİ KUR’AN SÖZÜ” neşredildi.


