BU MEMLEKETİN MİNNETTAR OLDUĞU "MEHMETÇİK"İN BİLE DAHA BİR MARŞI YOK

Bestekârlara Salâ!

Ne zaman millî bir bayram tes’id eylesek büyük bir noksana şâhid oluyoruz. Bestekârlarımız askerî marş besteleyemiyorlar. Çalınan marşlar; İzmir Marşı, Cezayir Marşı ve onlarla hem-asır olan güfte ve bestelerden ibarettir.

İkinci Meşrutiyetten sonra yalnız İstiklâl Marşı bestelendi. O da her yerde okunmaz, çünkü bir nevi millî Kantik’dir. Bunun haricinde coşturucu güfteler, adımları vezinleştiren, dinleyenleri bir asker gibi toprağı gümleterek yürümeyi icbar eden besteler lâzımdır.

Ne Şark musikisi ne de Garb musikisiyle meşgul olanlar böyle eserler yapmışlardır.

Gençliğin marş olarak terennüm ettiği “Dağ başını duman almış” Rahmetli Selim Sırrı’nın İsveç’ten getirdiği yabancı bir marştır. Gönül isterdi ki, biz böyle millî hissimizi ifade eden bahislerde yabancı meta’dan müstağni kalalım.

Eskiler pek güzel marşlar yapmışlar. Klasik Türk musikisinin üstadlarından biri olan Üçüncü Selim,

Ey gaziler yol göründü yine garib serime
Dağlar, taşlar dayanamaz benim âh-ü zârıma.

marşını bestelemiş. Son zamanlara kadar bandolarda çalınan bu marşın güfte ve bestesinde bir hüzün vardı, hattâ askere gitmiş olmanın garibliğini anlatan bir edâ vardı ki, bizim karakterimize aykırıdır.

Mutlakiyet devrinden İkinci Meşrutiyete geçişi Nâmık Kemal’in bestelenmiş güfteleriyle kutladık. Ondan sonra pek çok marş bestelendi, bilhassa Bestekâr İsmail Hakkı Bey merhumun:

Ordumuz etti yemin
Titredi hâk-ü zemin.

güfteli marşı büyük rağbet gördü. Hattâ bu marşlara “Ordu Marşı”, “Bayrak Marşı” gibi adlar da takıldı.

Aynı zamanda yine Nâmık Kemal’in:

Amâlimiz efkârımız ikbâl-i vatandır
Serhaddimize kal’e bizim hâk-ı bedendir
Türk ordusuyuz ziynetimiz kanlı kefendir.

marşı ağızlardan düşmezdi.

Tevfik Fikret’in:

Bir vatan bir hak tanır ahrarız arslan canlıyız.
Canla, şanla ey vatan te’yidine peymanlıyız.
Can da sen, şan da sen, hepsi sensin yaşa
Ey vatan, ey mübarek vatan bin yaşa!

marşını Vedi’ Sabra adlı bir bestekâr bestelemiş ve o zaman Taksim’in Talimhane olan meydanında bütün İstanbul ilkokul çocukları toplanarak bestekârın idaresinde koro halinde okumuşlardı, o da unutuldu gitti.

Fikret’in ve daha başka şairlerin ne güzel güfteleri vardır... Fakat besteleyemiyorlar. Sultan Mahmud Yeniçerileri kaldırdığı zaman onların marşlarını da yok etmiş olacak ki, kala kala “Mâhur” makamından bir tek marş kalmıştır, okunduğu zaman insana öyle bir ciyadet verir ki, dinleyenin Yeniçeriler gibi kıt’aları fethedeceği gelir.

Maarif, Millî Müdafaa Vekâletleri bu noksanı telâfi için müsabakalar tertip etmelidirler. Genç şairlerimiz de biraz rakı şişesinde balık olmaktan, yahut büyük balık küçük balığı yer denilmesinden kızarak küfretmekten vazgeçseler de biraz hamâsî şiirler yazsalar nasıl olur?

Bu memleketin minnettar olduğu “Mehmetçik”in bile daha bir marşı yok. Hazin değil mi?

Refi Cevad Ulunay, Milliyet, 10 Ekim 1958

 

Marşlara Dair

MEMLEKET, muvaffakiyetle biten neticeleri büyük bir neşve içinde millî marşlarla tes’id etti. Burada dikkatimi celbeden bir noktayı arzedeceğim: Bizde “İstiklâl Marşı”ndan sonra marş yapılmamıştır. “Dağ başını duman almış”ı saymıyorum, fakat son inkılâpta eski marşlardan müstağni kalamadık. Memlekette bu kadar bestekâr olduğu halde nerede bir “Hürriyet Marşı?” Nerede bir “Gençlik Marşı?”

Marşsız hâdise olur mu? Eskiler tarihî vâkıaları daima bir marşla tesbit etmişlerdir.

1908’de mutlak idareye son veren İkinci Meşrutiyet’in ilânında o devre intikal eden eski marşlardan başka İsmail Hakkı, Kâzım, Vedi’ Sabra beyler gibi bestekârlar büyük bir velûdiyetle pek çok marşlar bestelediler.

Biz mektepte iken toplu halde nereye gitsek marşlar söyleyerek giderdik.

İsmail Hakkı Bey’in bestelediği “Ordu Marşı” unutuldu bile. Halbuki tam böyle zamanda okunacak marştı. Güftesi de bestesi kadar güzeldi.

Ordumuz etti yemin
Titredi hâk-ü-zemin
Milleti kıldı emîn
Açıldı râh-ı-nevin

Yine İsmail Hakkı Bey’in:

Yasdığımız taşdan olsa yorganımız yaprakdan
Vazgeçmeyiz bu toprakdan, şu kırmızı bayrakdan

Güfteli “Bayrak Marşı”nın belki notası bile yoktur. O zamanlar büyük şairler de marş için güfteler yazıyorlardı. Fikret:

Zulmün topu var, güllesi var, kal’ası varsa
Hakkın da bükülmez kolu, dönmez yüzü vardır
Göz yumma güneşten, ne kadar nûru kararsa
Sönmez ebedi her gecenin gündüzü vardır.
Millet yoludur, hak yoludur, tutduğumuz yol
Ey Hak yaşa, ey sevgili millet! Yaşa, vâr ol

Güftesi ile bir (Millet Şarkısı) yazmış, fakat bestelenmemişti. Bundan başka Üniversite için de bir güfte yazmıştı.

Gülsün beşeriyet, şu cehennemleri söndür
Herkes ebedi neş’eli, herkes ebedi hür

Sözü Üniversite için ne güzel bir niyazdı.

Dünyaca tanınmış marşların başında “Marseyyez” denilen Fransız marşı gelir. “Ruje dö Lil” tarafından 1792 de (Ren) ordusu için bestelenmiş ve o zamandanberi yâni 170 senedenberi Fransız millî marşı olarak kalmıştır. Marşın güftesi ve bestesi şairleri ve bestekârları ondan ilham almağa sevketmiştir. Marşın: “Haydi! Vatan çocukları...” hitabı Nâmık Kemal’e:

Kalkın ey ehl-i-vatan!

Şiirini, Fikret’e de:

Can da sen, şan da sen, hepsi sensin yaşa
Ey vatan, ey mübarek vatan! Bin yaşa!

Nazmını ilham eylemişti.

Fikret’in bu manzumesi Vedi’ Sabra tarafından bestelendi ve 1909 da İstanbul’da ne kadar ilkokul talebesi varsa o zamanlar alabildiğine geniş bir saha olan Taksim’in Talimhane meydanında toplandı. Binlerce çocuk tarafından bir ağızdan okundu. Meydanın ortasında on metre boyunda bir kürsü yapılmıştı. Bestekâr koroyu buradan idare ediyordu. Buna rağmen marş tutmadı.

Şimdi bütün bestekârlardan, bilhassa Refik Fersan gibi üstadlardan bir “Hürriyet” ve bir “Gençlik” marşı bestelemelerini rica ediyorum.

Bunun bir ihtiyaç olduğunu onlar da elbet de benim kadar takdir ederler.

Refi Cevad Ulunay, Milliyet, 31 Mayıs 1960

Günün düşünceleri...

Günün düşünceleri

Öz anası olanlara :

-Senin anan budur!

diye bir başka kadını;

Babası olanlara :

-Senin öz baban bu adamdır!

diyerek yabancı bir erkeği tanıtmağa uğraşan zavallı, gülünçtür de kendi öz inanı, kendi öz ülküsü, kendi öz rejimi ve kendi reyiyle başa geçmiş şefi bulunan bir millete yabancı bir inan, yad bir ülkü, özge bir rejim sunarak :

Hicran Göze - Mehmet Akif / Hüzünlü Bir Yolculuk; "Başımızdaki adamı kim görse inanırdı." (!)

İşte öğle ezanı da okunuyordu. 1932 senesinden beri devam eden bir mecbûriyetle tabii Türkçe olarak...

Bir İngiliz Kadını Gözüyle Kuva-i Milliye Ankarası

Ama ne yazık! Ne de olsa gerçek bir Doğu'lu sayılmam. Düşüncelerim uyumamı önlüyor. Bir yığın insanı, zehirli gaz saldırısından sonra çalıştığım hastaneye getirildikleri günlerden beri, hiç bu kadar şiddetli öksürükler korosu dinlememiştim.

Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar

Biliyorsunuz; bugün içinde yaşamakta olduğumuz asır, yirminci asırdır. Yirminci asra ise, medeniyet ve konfor asrı ismini veriyorlar.

MEHMED AKİF İHTİFALİ İÇİN

Mehmed Akif de Namık Kemal gibi, ilk manzumelerinden sonra, ruhlarının kemal çağında, manzum bir şey söylemeğe hazır oldukları zaman yalnız vatanı söylemek için ağızlarını açan, sayıları pek az, o kadar az ki yalnız kendilerinden ibaret iki vatan şairimizden biridir.

"Düşünün bir, ya İstiklâl Marşı da olmasaydı?"

İstiklal Marşı: Derin Bir Millî Mutabakat Metni

"Bütün marş metni okunmayacak, yalnız ilk iki beyit söylenecektir."

…Aslında birinci aşamada açılışı yapılan 14 halkevinin açılış töreninde de benzer disiplini görmek mümkündür.