Cihanın yedi ikliminin yetiştirmesi, çeşit çeşit renk renk insanlar, vahşet bahsinde ittifak etmişler, kudurmuş gibi saldırıyorlar, her taraftan gülle, ateş yağdırıyorlar… Fakat bütün bu cehennemî taarruz, “pâk alnının istihkâmına sığınmış kahraman Mehmed’in göğsünde sönüyor.” Âkif, bu kahramanlığa seyirci kalabilir mi? Leylâ’sı vefa gösterdi. Vuslat ümidi çoğaldı. Bu yiğitleri teşvik ve teşci etmek lâzım… Yalvarıyor:
Hudâ rızâsı için ey mücâhidîn-i kirâm!
Sebâtı kesmeyiniz, çünkü sâde sizde ümîd;
Dönerseniz ebediyyen söner gider Tevhîd,
Harîm-i hak yıkılır savletiyle evhâmın.
O elde tuttuğunuz yer hayât-ı İslâm’ın
Yegâne ukdesidir. Yâd ayak basarsa eğer,
Olur me’âlimi dînin bir anda zîr ü zeber !
Ümîdi sizde kalan üç yüz elli milyon can
Kopup damarları şîrâzesiz kitâba döner;
Kalır sahâifi yerlerde rast gelen çiğner!
Minâreler sökülür sînesinden âfâkın:
Fezâya söylemez artık, lisânı Hallâk’ın!
Fakat yeter mi? Destan yazmalı, âbide dikmeli bu yiğitlere. “Bu topraklar için tertemiz alnından vurulup secdeye kapanan bu velîlere” tarihin vefakâr sinesinde ebedî bir ikametgâh lâzım. Fakat bu muazzam şehâmetin tarihe sığacağından emin değil, ona bir başka yer, daha aziz bir makam arıyor. Kâinatın efendisi, âlemlerin medâr-ı iftiharı Peygamberimiz Efendimizin sineleri onları bekliyor:
Ey şehîd oğlu şehîd isteme benden makber,
Sana aguşunu açmış duruyor Peygamber.
Şair, Çanakkale hamâsetini ebedîleştirmeye çalışırken, bu zaferin neye mal olduğunu, bu milletin içi yanarak binlerce şehîdi nasıl gömdüğünü pek iyi biliyor, dâvanın iç yönü gözünden kaçmıyordu.
Pek iyi biliyordu ki, bu millet en acı mahrumiyetlere katlanıyor, sefaletten ölenlerin yanında bir zümre refah içinde yüzüyor; cehâlet, anlaşmazlık, tefrika içtimaî bünyeye fesat tohumları ekiyor, telifi imkânsız çeşitli telâkkiler zuhur etmiş, bir kısmı ulemaya çatıyor, bir kısmı kabahati maziye yüklüyor…
Âkif, milli bir inhitata, çözülüp sebep olacak bu türlü tefrikalara hücum etmekte devam ediyor, zararlarını anlatmaya çalışıyor. İnkılâbı, maziye ait müesseseleri yakıp yıkmak şeklinde anlayan gafillere şöyle ders veriyordu:
İnkılâb ümmetinin şanı yakıp yıkmaktır,
Size çılgın demiyen varsa kuzum, ahmaktır.
Yıkmak insanlara yapmak gibi kıymet mi verir?
Onu en çulpa herifler de emin ol becerir.
Hele sen gösteriver işte budur kubbe diye,
İki ırgatla iner şimdi Süleymâniye.
Ama gel kaldıralım dendi mi? Heyhat o zaman,
Bir Süleyman daha lâzım yeniden bir de Sinan.
Fakat, her şeye rağmen, işte ortada pırıl pırıl bir ümid, destan destan büyüyen bir millî hamle var. Arslan Mehmedcik:
İşte çiğnetmedi namusunu, çiğnetmeyecek.
Birbirini takibeden ve milletimize pek pahalıya mal olan harb yılları bitmek üzere, İstiklâl Mücadelesi aşkla, şevkle, cansiperane bir gayretle devam ediyor. Âkif aynı aşkın cezbesi içinde yer yer, bucak bucak konuşuyor, maddî ve mânevî tekmil varlığıyla mücadele hizmetinde… Balıkesir’de, Kastamonu’da, Ankara’da; evde, sokakta, camide, her yerde Âkif’in sesi:
Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen alsancak,
Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.
İstiklâl Mücadelesi şan ve şerefle bitmiş ve milletimizin tarihinde yeni ve aydınlık bir devre başlamıştır. Siyasî sahada kazanılan zaferin içtimaî, iktisadî ve kültürel sahada devam etmesi, milletimizin cihan milletleri safına yepyeni bir ruh, mütecanis bir varlık halinde katılması lâzımdı.
Bir inkılâb yapılacaktı. Ve bu inkılâb iki temel üzerine bina edilecekti.: Mârifet ve fazilet…
Mârifet; ilim ve fen; Milletimizin düşünme, zevk ve tenkid melekelerini geliştirecek; fazilet de, mârifet yoliyle toplanan ve işlenen değerleri memleketin hayır ve selâmetine tahsis etmeyi mümkün kılacaktı.
Bu iki temel birbirinin mütemmimidir. Faziletten mahrum bilgi bir felâkettir. Bilgisiz faziletin de hiçbir değeri yoktur. Bilgiden mahrum bir millet mutlaka zaafa düşer.
Milletimizde fazilet esasen mevcuttur, yalnız son asırların yürüyen ilmiyle beraberce yürüyemediği, cehâlete kurban olduğu için içtimaî bünyemiz felâkete uğramıştır. Şu halde, bünyemizi bilgi ve fen mayasiyle yoğurmak lâzımdır.
Âkif’in tasavur ettiği inkılâp budur. Bunu başaracak nesil “Âsım’ın” ve Âsımların neslidir.
Bu inkılâbın ilmî temeli Garbdan alınacaktır. Fakat Garbdan alınacak şey, sadece ilim, fen ve metoddur. Garbın çiğneyip posasını çöp tenekesine attığı aşağılık zevk ve eğlenceleri değil.
Ferruh Bozbeyli, Mehmet Akif/ Vefatının 25., İstiklâl Marşı’nın Kabulünün 40. Yıldönümü, Milliyetçiler Derneği Neşriyatı, İstanbul 1961
MİLLÎ MARŞ
Geçen gün Bulgar misafirlerimizle beraber, Beylerbeyi sarayını ziyaret ettiğime çok memnun oldum.
İstiklâl Marşı Bestesi Üstüne Düşünceler
Bilindiği gibi İstiklal Marşımızın milli marş olarak Türkiye Büyük Millet Meclisince kabulü 12 Mart 1921 tarihine rastlar.
Ordumuzun bu eşsiz kahramanlığı, İstiklâl Marşı şairi Mehmet Akife...
Türk ordusu, birinci İnönü muharebesini kazanmıştı. Bu muharebeyi kazanan Türk ordusu...
Doç. Dr. Kâzım Yetiş - Mehmet Âkif'in Sanat-Edebiyat ve Fikir Dünyasından Çizgiler
Batı, medeniyet diye bizi aldatmış, biz medeniyet diye aldanmışız; aldatan kahpe olmaz da ne olur. Âkif'i medeniyet düşmanı olarak takdim etmek de ayrı bir aldatmaca değil midir?
Türk vatanının sesini, Türk istiklâlinin sesini dünyaya işittirse günaha mı girer?
Birkaç sene evvel, limanımıza Amerika'lılarla dolu büyük bir seyyah vapuru gelmişti. Bu vapurun sabık bir İngiliz Amiralı olan kumandanı, İstanbul'un tanınmış simaları için bir danslı müsamere tertip etmişti.
Peyami Safa - Türk İnkılabına Bakışlar
Kurtuluş harbinde din ve milliyet fikirlerinin birbirinden ayrılmadığını, “merkezleri bir ve içiçe konmuş iki daire gibi” birbirine yapıştığını söyleyenlerimiz ve yazanlarımız oldu.
Filhakika İstiklâl Savaşı günlerinin ağır havasını teneffüs etmemiş, o kara günlerdeki şartları hiç tanımamış olan bugünkü nesle ve gelecek nesillere, milletin ve vatanın geleceği hakkında sönmez bir ümit ve iman, dönmez bir azim ve cesaret ve gururlu bir itimat telkin etmek istenildiği bir zamanda, sanki muhatabına ortada korkulacak bir şey mevcut olduğunu ve fakat kendisinin farkında olmadığını ihsas etmek istermiş gibi "Korkma" kelimesiyle söze başlamak, psikoloji itibariyle de isabetli olmasa gerektir.
Nihad Sami Banarlı: "Türk İstiklâl Marşı, şiir kalitesi ve söyleyiş güzelliği bakımından, yeryüzündeki millî marşların hiç birisiyle ölçülemiyecek kadar üstün ve derin mânâlı bir şiirdir."
SÖZE merhum Süleyman Nazif'in bir makalesini hatırlayarak başlıyacağım. Milli iftihar ve ıztıraplarmızla yuğrulmuş, canlı ve ateşli nesirleriyle Süleyman Nazif,


