HİKÂYENİN NERESİNDE

Kim kime neyi yutturuyor? Talat Aydemir’in “darbe teşebbüsleri” ile 15 Temmuz’u kıyas etmeğe yanaşanın bulunmayışı nedendir? Selefistler cihadist konuma mı geçti, yoksa ılımlısı, muhafazakârı, yandaşı, yalakası derken İslâmcılar ve/veya ekmeğini İslâmcılığın güdümü numarasından çıkaran sefiller fena halde ishal mi oldu? Kim olursanız olun (Cafer yerine konulsanız da, konulmasanız da) yukarıdaki suallere vereceğiniz cevap sizi hikâyelerden birinin bir yerine yerleştirecek. Siz ahmaklığınızı idrak edip şimdiye kadar doğrudan doğruya aslî hikâyeyle, o hikâyedeki vahim yerinizle ilgilenmediğinizi; bunun yerine kabul gören hikâyenin iyi veya kötü söylenip anlatılmasına dikkatinizi çevirdiğinizi, merakınızı çeken hususun her zaman geçerli hikâyenin doğru veya yanlış dinlenilip işitildiği olduğunu itiraf edebilirsiniz. Öyleyse siz ümitsiz bir vakıa değilsiniz. Öyle değilse suali cevaplandırmak işinize gelmediğinden sükût edebilir, renk vermemeği deneyebilirsiniz. Böyle bir tutumu benimsemeniz ne hikâyeyi ne de hikâyedeki yerinizi umursadığınız anlamına gelir. Kur’an-ı Kerîm’in Allah kelâmı olduğuna akıl erdiremediğinizden, daha doğrusu akıl erdirmekten korktuğunuzdan ötürü hinlik peşindesiniz. Bir kişi hinoğluhin değilse mutlaka içinde bulunduğu hikâyeyi arayacaktır.  Beğense de beğenmese de arayan herkes hikâyesini bulur. Görür ki, kendi hikâyesi bir başka hikâyenin içinde geçmektedir.

Modernleşme denilen şey sebebiyle ve sayesinde hikâyenin bir ilerleme ve evrim anlatısından başka bir şey olmadığının kabulü sahası aktif insan nüfusunun makbul sahası şekline geldi. En ciddi meselenin ilerideki gelişmişlerle geri kalmış iptidailer arasındaki mesafe olduğu fikriyle hareket edenler alkışlandı. Modernlikten canı yananlar ileri gitmektense faydayı geride kalmış her şeyi kıymete bindirmede, tarihteki evrime salahiyet tanıma yoluna girmektense her türden yönetimi sıkılaştırmada aradı. Terakki ve tereddi takıntıları fikrin sarahatini çelmeledi. Harp sanayii insan öldürme teknikleri terakki ettikçe göğse takılan madalyaların tereddiden elde edildiğini ispat etmiyor mu? Modernlik bize delikli demir ile mertlik arasındaki münasebetten daha moral bozucu bir saha bırakmış değil.        
 
Moralimizi düzeltip bir şeylere akıl erdirmeğe başlayacaksak yani başlama niyetindeysek ister istemez olduğumuz yerden başlayacağız. Lâkin neredeyiz? Hikâyenin neresindeyiz? Harita okuma becerimiz varsa işimiz kolay; ama nerede olduğumuzu tek başımıza ne yapıp yapıp bir türlü çıkaramıyor isek ve olduğumuz yeri birisinden, bir başkasından öğrenme durumuna düşmüş isek oranın, olduğumuz o yerin yabancısı diyeceklerdir bize. Bir yerde yabancı olmamız başımıza gelenin ne olduğu, başımıza daha ne geleceği hususunda cehalet içinde kaldığımız tehlikesinin bizi kuşatması anlamına gelir. Yabancı olmamız kimin hikâyesinin neresinde olduğumuzun bilgisini de uzak tutacak bizden. Bir hikâyenin konusuyuz; ama bu bizim hikâyemiz değil. Tahkiye ihtiyacının ise büsbütün cahiliyiz. 
 
Hikâyenin neresinde ne olduğundan bizi haberdar etmek isteyenler çıkmıştır, çıkmaktadır, çıkacaktır. İşlerin mahiyeti hakkında aslî, sarih, sahih bilgiyi elde etmek için ya eşhasın ehemmiyetini öne alacağız veya değer verdiğimiz doğrudan vukuatın kendisi olacaktır. Yerimiz kendi yerimiz olsun istiyorsak orada bizimle birlikte bulunanların da bizden kişiler olması gerekiyor. Müslüman isek bize gayr-i müslim bir zatın doğruyu söylediği ihtimalini hayatımızdan sileriz. Vukuata değer vererek bize söylenenleri dinlemeği seçmişsek vukuatın cereyanından başka her şeyi hayatımızdan silmiş yani öldükten sonra başımıza neyin geleceği hususunu askıya almış oluruz. Bu mülâhazalar yedeğinde Müslüman olmakla devletin nonoşu olmak mütenakız hale gelir.  
     
Şair olarak devletin nonoşları tabirini benzer bir Fransızca terkipten ilham alarak ben icat ettim; Allah’ın inayetiyle devletin nonoşları hikâyesini ben başlattım. Güneş Kral XIV. Louis’nin (1638-1715) avlusunda kralın gözüne girmekle kalmayıp her bakımdan kralın gönlünü ve kimbilir başka nerelerini okşayanlara “Les mignons du roi” denirmiş. Niçin o halde ben sadık bir tercüme hevesine kapılıp “sultanın nonoşları” demedim? Çünkü devlet mefhumudur bir kralla bir sultanın arasındaki irtibatı kuran. Söze konu XIV. Louis ise dahası da var. Her ne kadar dünyada “Devlet benim şahsımdır / L’état c’est moi” beyanıyla meşhur olan XIV. Louis olsa da Louis’leri karıştıranlar hiç eksik olmamış, bu şaşkınlardan biri de Süleyman Demirel olmuştur. Bilinsin ki, Türkiye’de siyasetin rezilliğine katkıda bulunmak devletin nonoşları sayesinde hiçbir zaman zor olmadı. Kolaylık günden güne çoğaldı. “Fuzulî şâgil”e “Devlet benim” diyenin XVI. Louis olduğu hatasını işlemek kolay geldi.
 
İsmet Özel, 30 Eylül 2016

İkaz: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi yasaktır. Ancak kaynak gösterilmesi (İstiklâl Marşı Derneği internet portalinde yer aldığının ifade edilmesi) ve bu sayfaya doğrudan aktif bağlantı verilmesi şartıyla yazının kısa bir bölümü iktibas edilebilir. Eser sahibinin tayin ettiği usule bağlı kalmak suretiyle bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı Kanun hükümlerine tabidir.