"Milli Pazar Olmadan, Milli Birlik Olmaz" Paneli PDF Yazdır e-Posta

İstiklâl Marşı Derneği'nin Ankara Şubesi'nin açılışı münasebetiyle düzenlenmiş olan "Milli Pazar olmadan, Milli Birlik Olmaz" başlıklı panelin konuşma metinleri:

 

Ahmet Demirel'in Takdim Konuşması

       İstiklâl Marşı Derneği bir usule bağlı olarak şubelerine kavuşmaktadır. Bu hususiyetin manası, bildiklerinin tamamı Allah’a kulluk etmekten ibaret olan, var oluş sebebini asla rücû etmek olarak bilen millete ihlâsla ilave olmak,  geleceğimizi ve hayat sahamızı ona mensubiyette ve aidiyette görmekten ibarettir. 

       Milli pazar meselesi, milletin esenliğinin ve geleceğinin nerede aranması gerektiğine müteveccihtir.  Bu hususun ve her hususun millet hayatıyla irtibatlı olduğunu bugüne değin hep şairler dile getirdi. Öğrenebildikse onlardan öğrendik.

       Tanzimatlı yıllarda yapılan borçlanmaları, “ekonomik kalkınma hamlesi” şeklinde ifadelendirenlerin aslında servetlerini ve mevkilerini dert edindiklerini o yılların iki şairi, Tanzimat şairleri, Namık Kemâl ve Ziya Paşa’dan öğrenebiliyoruz.  O gün millet hayatını kimler dert edindilerse  bugün de aynı derdi onların taşıdıklarını görüyoruz.  Geçmişte servetlerinin ve mevkilerinin ne olacağı endişesiyle hareket edenlerin yerini bugün aynı endişeyi fazlasıyla muhafaza edenler almış görünüyor.

       Panelin konusunda beyan edilen, ileri sürülen fikir, millet menfaatinin millete ait olmakla, ona bağlılıkla ve benzemekle temin edilebileceği, kendi için millet olmanın yolunun bu şekilde mümkün olacağına dairdir. Bütünlüğün en yüksek derecede var olması demek olan milli birliğin, hususiyetleriyle tezahürü,  millete gıda verecek, onu besleyecek olan sahaya, bu sahanın da nizam içinde biçim almasına müstenittir. Yani Türkiye’ de yürütülen münasebetler, millet üstünlüğünün takaddüm etmesi ile irtibatlı değilse, milli birliğimiz bile isteye tahrip ediliyor demektir. Milli birliğe giden yolun selâmeti “bir şey”e, “Türk olmaya” bakar. Türk olmak, usul sahibi olmak demektir. Yani bulunduğu yere nizam vermekle anlaşılabilir bir tarzı haizdir. Asılla irtibat halinde olmayı gerektirir. Bir yere hükmünü geçirten, oraya nizam veren olmaklığı ile tebarüz eder. Dolayısıyla Türklüğümüzü kendi hayat sahamıza biçim verebilenler olarak anlıyorsak, göze aldığımız bu rolümüzle, milli birliğimiz için gerekli görülen, arzu edilen yol açılmış olur.

         Vatan üzerinde söz sahibi olmak, Türk için itikadî bir mevzudur. Türk hayatı itikada ve hesap gününe müstenittir. Bu iki asla dayanmayan hayat, Türk hayatı olarak addedilebilinir mi?  Tabii ki hayır.

          Kimin emrinde olduğumuz, neye hizmet ettiğimiz ve nelerin bize çare olacağı mevzularında sarahate kavuşamadığımız sürece, geleceğimizden bahis açmamız mümkün görünmemektedir.  Ayrıca bizi sarahate kavuşturacak esaslara bağlanmadığımız sürece insan olamayacağımız da aşikârdır.  Bu münasebetle, İstiklâl Marşı’mızı mevcudiyetimizin ve geleceğimizin yegâne mihengi olarak görüyoruz.

       Teşekkür ederim.

      “Milli Pazar Olmadan Millî Birlik Olmaz”  başlıklı panelin konuşmacılarını buraya davet ediyorum:

Sivas şube başkanımız:  Âdem Yıldırım

Konya şube başkanımız:  Durmuş Küçükşakalak

Gaziantep şube başkanımız:  Mehmet Kendirci

Şanlıurfa şube başkanımız:  Mustafa Özköylü

Giresun temsilcimiz: Mustafa Tosun

İstanbul temsilcimiz: Mustafa Karanfil

Marmara Bölgesi temsilcimiz: Hamdi Özyel

 

 

 

Adem YILDIRIM

Konu başlığı iktisat bilimini ilgilendiren, uzmanlık isteyen bir başlık olmakla birlikte hayatı bir bütün olarak bilen bir Müslüman olarak benim de söyleyeceklerim var. Bir giriş olması bakımından Genel Başkanımızın bir yazısından paragrafla başlayacağım.

“Günümüzde Müslümanlar kâfirler tarafından tanzim edilmiş hayat formlarının kaçınılmazlığını kabul edip bunun içinde bir hayır aramakla meşguller. Bizi terbiye edenin Allah olması lazım, gayrisi değil.”

İktisadi yapılanmalar belirli bir insan tipinin ve o insanlardan müteşekkil toplulukların bir yansımasıdır. Genelde varlık, özelde insan anlayışı neyse buna uygun sosyal, iktisadi ilişkiler oluşacaktır. “Mülkün sahibi kimdir?”  sorusuna verdiğiniz cevapla, varlığın asıl sahibini de söylemiş oluyorsunuz.

Bu topraklarda o kadar uğraşa rağmen büyük sermaye temerküzü olmamıştır. Bunun yerine küçük ve orta büyüklükteki işletmelerin oluşmuş olması tesadüf değildir. Bunun nedeni bu ülke insanlarının varlığın ve dolayısıyla mülkün sahibi konusundaki inançlarıdır. Yani bu topraklara hâkim olan değerler bu durumu belirlemiştir.

Milli pazardan anladığım; üreten, üretmek isteyen insanların yaptığı her işin aynı zamanda milli varlıklarına bir katkı sağlaması bilincidir. Bu öyle ki yetenek ve birikimimizin elverdiği tüm üretim alanları bir milli mesele olarak değerlendirilmelidir. Bizi serbest piyasa diye yutturdukları şeyi biraz dikkatli incelediğimizde ki İsmet Özel’in dikkat çektiği bir kelime, başı bağlı demek bildiğiniz üzere, bu sistemin başının bir yerlere bağlı olduğunu görüyoruz. Serbest Pazar Ekonomisi öyle özgür falan değil. Özellikle bu işleyişin ortaya çıktığı ülkeler kendilerini güvenceye aldıktan sonra bu serbest pazar anlayışı üzerinden dayatmalarda bulunmuştur.

Günümüzde devletler uluslar arası şirketlere taviz vererek ayakta kalmaya çalışıyorlar. Ama bunun beyhude bir çaba olduğunu düşünüyorum. Kapitalizmin doğası gereği daha yüksek kâr elde etme isteği, milli varlıklarını pazarlayan devlet yapılanmalarını hiçe indirgemeye çalışacaktır. Çin sanıldığı gibi milli bir çaba ile değil uluslar arası şirketler -özellikle ucuz işgücünden dolayı -tercih ettiği için güçlü bir ekonomi olma yolunda ilerliyor.

Devletler bu uluslar arası şirketlere hizmet ettiği oranda “güçlü” oluyorlar. Bu da milli olmaktan en başta vazgeçmek anlamını taşır. Biz Türkiye olarak gerek sahip olduğumuz topraklar, gerek büyük sermaye temerküzleri olmadan da büyük ekonomi olmamızı sağlayacak bir iktisadi anlayış birikimine sahip oluşumuz nedeniyle bu büyük şirketlere muhtaç olmayacak nadir ve belki de tek ülkeyiz. Türkiye kendi milli pazarını oluşturma potansiyeline sahiptir.

Saygı ve sevgilerimle...

 

 

 

 

Durmuş KÜÇÜKŞAKALAK

 

 Bismillâhirrahmanirrahîm,

 

Vaaz vermeyeceğim; ama “millî pazar”dan bahsedeceğiz. Onun için besmele de yetmez. Aslında bir hatim indirip ondan sonra “millî pazar”dan bahsetmek lâzım; çünkü “millî pazar”dan bahsetmek, adına “serbest pazar” da denilen kapitalist sistemin sonunu getirecek olan şeyden bahsetmek mânâsına geliyor.  Ama bu mânâ, içinde bulunduğumuz ve bizi öyle veya böyle etkileyen, şekillendiren şartları bir sağlık işareti olarak, bir iyiye gidiş olarak değerlendirenler için mânâsız kalır. Yani işlerinin yolunda olduğu kabulü ile yaşayanlara “milli pazar” gibi bir konu kulak tırmalayıcı, lüzumsuz bir uğraşı gibi gelebilir. Hele bugün Türkiye'nin sınırlarını tartışan zevattan biriysek millî pazar terkibi de millî birlik terkibi de mide bulandırıcıdır. Hem Türkiye'nin sınırlarını tartışıp hem de milli pazar gibi, milli birlik gibi bir terkip ağza alınıyorsa bunun iki sebebi olabilir: Ya bu terkiplerin içi boşaltılmaya çalışılıyordur ya da yapılan bir çok gayr-ı meşru işin yanında bir meşruiyet zemini aranıyordur.

  Ben millî pazarın nasılından ziyade “niçin”ine değineceğim. Çünkü niçinliğinde karar kılmış insanlar nasıllığını ortaya koyabilirler. Millî pazar deyince akla ilk gelen elbette ki, ilk millî pazarımız olan Medine Pazarı oluyor. Rasulullah'ın Medine'ye hicretinden sonra ilk olarak mescit ve yanı başına Rasulullah'ın evi yapılır. Muhacirlere de ev yerleri tahsis edildikten sonra hemen Medine haremleştirilir. “Şu taştan şu taşa, şu tepeden şu tepeye...” denilmek suretiyle sınırları net bir şekilde çizilir. Ve Medine'de bir Yahudi pazarı olmasına rağmen hemen bir pazar yeri tespit edilip pazar kurulur. Kıblenin değişmesi bile pazardan sonradır. Rasulullah “Aldatan bizden değildir.” sözünü de Medine Pazarı'nın ilk günlerinde pazaryerinde söylemiş ve pazarın ilk kaidesini koymuştur. Yine orada o güne kadar adı “simsar” olan satıcıların adını “tacir” olarak değiştirmiştir. Bunlardan niçin bahsettim? Çünkü millî pazar, Ehl-i Sünnet'ten olabilmenin ilk şartlarından biri. İtikatta Ehl-i Sünnet Ve’l-Cemaat'tan olduğumuzu iddia ediyorsak, amelde mezhebimizin tacir bir imamın mezhebi olduğunu söylüyorsak, yaşadığımız toprakların fütüvvet ehli denilen tacirler ve zanaatkârlar eliyle vatanlaştırıldığı su götürmez bir gerçekse ve kapitalizm denilen bu şumullü sistemin doğmasına vesile olan bir düzeni kuran insanların torunlarıysak bugün içinde bulunduğumuz kapitalist pisliğin köküne kibrit suyu dökme mesuliyeti de bu topraklarda yaşayan insanların üzerindedir. Bugün “Dünya Sistemi” dediğimiz hadise tamamen bizim aleyhimize işlediği için bir sistem haline gelebilmiştir. Onun için Türkiye lehine yapılacak bir iktisadî faaliyet Dünya Sistemi’nin aleyhine sonuç doğuracaktır. Bu, fizik kanunlarından çok daha kat’î bir tarih kanunudur. Yani serbest pazarın ölümü söz konusu olacaksa bu ancak millî pazar eliyle olabilir. Çünkü kapitalizmin doğuşu ekonomik faaliyetlerin ya da insan ihtiyaçlarının ve kabullerinin normal sonucu olarak değil de tarihî olarak izah edilirse bir şey izah edilmiş olur. Bu konunun geniş tafsilâtına İsmet Bey'in kitaplarından, konuşmalarından bakılabilir. Görülebilir mi? O ayrı...

Millî pazar, “vatan” gibi bir kavramın ete kemiğe bürünmesi ve Türkiye diye görünmesi için şarttır. Müslüman’ın dünyadaki yerinin elle tutulur, gözle görülür hale gelmesinin bugünkü adı milli pazardır. Medine'nin vatan olmasından sonra ilk konu pazarın mahiyeti olmuştur, dedik. Bu topraklar İslam toprağı olur olmaz ilk yapılan iş fütüvvet teşkilatı eliyle bir pazar ağı kurulması olmuştur. Bu toprakların ikinci kez vatanlaştırılmasından sonra yani İstiklal Harbi’nin akabinde dikkatlerin teksif edildiği ilk alan “iktisat” olmuştur. 1923'te yapılan İzmir İktisat Kongresi ile o fütüvvet ehlinin elleri yoklandı ve bulundu aslında. Ama hemen akabinde Lozan'ın imzalanmasıyla sanki “Siz kendi halinize toplanmış ne yapıyorsunuz burada?”  denilip o eller ve diller yerli “iller” tarafından kesildi. İzmir İktisat Kongresi'nde Misak-ı Millî'nin cihad-ı asgar ile gerçekleştiği, misak-ı iktisadînin ise cihad-ı ekber ile gerçekleşebileceği söylenmiştir. Bu cihat şuuruyla düşünüldüğünden olsa gerek bir iktisat kongresine, bir komutan olan Kâzım Karabekir başkanlık etmiştir. Hatta beşikten mezara kadar öğrenilecek ilmin iktisat ilmi olduğu falan da ifade edilmiştir. Başka şeyler yok mu? Meselâ yabancı sermaye olayı da tartışılıyor bu kongrede. Fakat kongreye baktığımızda İstiklâl Marşı’nın iktisadi cephesinin ne gibi bir şeye taallûk edebileceğine dair ipuçları yakalayabiliriz. En azından İzmir İktisat Kongresi “Verme dünyaları alsan da bu cennet vatanı” mısraının bir yorumudur, bir şerhidir. Yine, millî pazar konusunun nirengi noktaları tespit edilmiştir bu kongrede. İki hafta süren kongrenin kapanış konuşmasında Kâzım Karabekir meseleyi özetleyici mahiyette bir konuşma yapar. O konuşmadan şu cümleleri okuyacağım: “Milletimiz kendi emeği ile yapılması mümkün olan her işi bundan böyle nefaset ve metaneti ile (yani estetik ve sağlamlığı ile) rekabet meydanına atmaya var kuvveti ile çalışacaktır.  Milletimiz artık beşikten mezara kadar ecnebî mallarına bürünmekten ve doğar doğmaz kursağına ecnebi sütü dökmekten kendisini kurtaracaktır.”

        Yani millî pazar dediğimiz hadise tamamen kursağımıza düşen lokmanın haram mı yoksa helal mi olduğuyla alâkalı. Amellerimiz de kursağımıza düşen lokmadan bağımsız değil. Bugün bu haldeysek bunun ilk açıklaması kursağımızla alâkalıdır, diğer sebepler bundan sonra gelir. “Ne varmış halimizde?” diyenler olursa onlara diyebileceğimiz bir şey yok tabii. Dikkat edersek Türkçede midemizi doldurmayla değil de kursağımıza indirdiğimiz lokma ile ilgileniriz. Çünkü hadis-i şerifte rızık konusunda kursaklı olan kuşları örnek almamız tavsiye edildiği için bu böyledir. Özellikle geviş getirenler yani ağzında geveleyenler, midelerini doldururlar. Onların doldurdukları mideye de işkembe denir ki, öyle kolay kolay dolan bir şey değildir. Haa! Serbest pazar içinde de bir kuş olamaz mıyız? Oluruz elbette ama kafes kuşu oluruz. Önümüze ne herze koyarlarsa onu yeme mecburiyetindeyizdir. Millî pazar olmadan karnımızı doyurma meselesi de dâhil İslâmî mânâda hangi meselemizi halledebiliriz diye düşünmek lâzım. Meselâ millî pazar olmadan verdiğimiz zekâtla malımızın arındığını düşünebilir miyiz? Yani kapitalist ilişkiler sonucu edindiğimiz mal, sermaye, servet vs. her neyse bunun zekâtını vermek mümkün müdür acaba?

         Müslüman’ın iktisat anlayışıyla şahsiyeti kavileşir ve kimliği tebarüz ederken gayr-ı Müslimlerde iktisat, güç temin etmenin tek yoludur. Bu farkı millî ekonomi anlayışlarıyla tebarüz etmiş Almanlarda görebiliriz, Almanlar iktisadî nasihatlerinde derler ki: “Yalnız Alman unu, Alman meyvesi ve Alman birası ile Alman gücü hâsıl olur.” Yani bir gayr-ı Müslim ancak güç temin etmek için millî unsurlardan bahseder. Müslüman’ın ise o güce şahsiyetini kavileştirmek ve kimliğini tebarüz ettirmek için ihtiyacı vardır. Gayr-ı Müslimlerde iktisat bir tahakküm aracı iken, bizde sorumluluğumuzu yerine getirmenin bir vesilesidir.

         Yani millî pazar derken bir milli ekonomiden, bir yerli kapitalizmden bahsetmiyoruz. Hiçbir ahlakî kaideye yaslanmayan, sonunda millî birliğe ulaşmak gibi bir düşünce olmayan ekonomik faaliyetlerin geleceği yer, Konya'da onlarca örneğini gördüğümüz holdinglerdir. Yani bugün millî pazardan bahsederken tüketim seviyesinin yükselmesini değil, İslâm düşmanlarının elindeki en büyük imkânı ellerinden almaktan bahsediyoruz. Aksi takdirde gireceğimiz herhangi bir iktisadî faaliyet kapitalist değirmenin çarkına su taşımaktan başka bir işe yaramaz. Daha müreffeh ve daha rahat bir hayat için değil, haksızlıkla ayakta duran bir medeniyete karşı silah temin etmenin formülünün bugünkü adıdır millî pazar. Bugün fakirin de zenginin de bağımlı olduğu ve her geçen gün bağımlılığının arttığı bir çarkın içindeyiz. “Bir lokma bir hırka” demekle amuduyla götürmek arasındaki fark kapanmıştır; her iki halde de haysiyetimize halel getirecek bir düzende yaşıyoruz. Kapitalist sistemin kuşatmasını yarmak, onun yerine ikame edilecek yerli bir kapitalist anlayışla olmaz. Tabii bunların iyi niyetli temenniler olarak kalmaması için Müslüman'ın Müslüman'dan başkasına temenna çakmaması gereken bir seviyenin tutturulması gerekir.

         Son olarak iki pazar arasındaki farka kısaca hayvanlar âleminden bir örnekle değinip sözlerimi bağlayacağım. Serbest pazar it karakterli bir pazarken millî pazar at karakterli bir pazardır. İt karakterli bir pazarda olsa olsa yal peşinde koşulurken, at karakterli bir pazarda yiyecek atın önüne gelir. Hatta yem torbası atın boynuna takılacak kadar rızık ağza yaklaşır.  İtleri bir arada tutan şey eninde sonunda bir menfaatken, atlar birlik olmanın getirisine tavdırlar. İtler kunnar, atlar ise doğurur. Kıtmir haricinde hayırlı bir it bulamazsınız ama Rasulullah (s.a.v) tarafından her atın alnına kıyamet gününe kadar hayır bağlanmıştır, diyerek ben de sözlerimi bağladım.

 

 

Mustafa ÖZKÖYLÜ

Selâmün Aleyküm,

Sözlerime Allah’ın iki sıfatıyla başlayacağım: Biri malikü’l-mülk, diğeri ise Rezzak sıfatı. Malikü’l-mülk mülkün sahibinin Allah olması, Rezzak ise rızkın sonsuz olarak Allah tarafından verilmesi. Şimdi bir de size karşılaştırma olsun diye modern iktisadın tanımını söyleyeceğim, o da şöyle tanımlıyor iktisadı: “Yeryüzündeki kıt kaynakların sınırsız insan ihtiyaçlarına uyarlanması.” Yeryüzünde kıt kaynaklar varmış, bir de sınırsız insan ihtiyaçları varmış.

Şimdi... Mülkün sahibi olan Allah bize de bu toprakları nasip etmiş. Bizim milletimiz bu toprakta ne yapmış? Bu topraktan nasıl bir kardeşlik doğmuş? Milli pazar denen, temeli XIII. yüzyılda atılan bir “pazar” kurmuş. Selçuklular gidiyor, Moğollar gidiyor, Türkler XIII. yüzyılda bir pazar kuruyor.  Avrupa’da matematik ve rasyonalite üzerine kurulan pazara karşı, bizde temeli ahlâk ve zihniyet üzerine kurulmuş ve böyle de devam etmiş bir pazar var, ta ki XIX. yüzyıla kadar.

Bizim burada kurduğumuz pazar,  bizim burada icat ettiğimiz ya da  keşfettiğimiz bir pazar değil. Avrupa ise bizim kurduğumuz pazarın dışında kendi kafasından bir pazar icat ediyor; çünkü Avrupa yasak meyveyi yemeyi istiyor ve onu da başarıyor. Yeryüzünde bir cennet inşa etmeye çalışıyor, Türklerin pazarının olmadığı bir dünya icat ederek... Türkler Akdeniz’de hâkimiyet kurunca Avrupalılar Akdeniz’in dışında besin aramaya çalışıyorlar yani sömürmeye başlıyorlar: Afrika’da, Çin’de, Hindistan’da, Kuzey-Güney Amerika’da vs. protein depoluyorlar. Bu depoladıkları yani başkasını nasibini çalarak elde ettikleri enerjiyle de kendilerini güçlendirip karşımıza çıkıyorlar.

Bizim pazar keşfedilmiş ya da  icat edilmiş bir pazar değil. Avrupalılar XIX. yüzyılda Balta Limanı Anlaşması’yla bizim pazarın ipini çekiyorlar. Bu pazar kurulmuş ve meyvesi alınmış pazar; çünkü temelinde ahlâk var.

Bizim pazarımız Avrupa gibi talep merkezli değil, arz merkezli bir pazardır. Yani sadece kendi kendine yeten bir pazar. Sermayenin sadece zenginlerin elinde dolaşmadığı bir Pazar.Kuran diyor ki: “Ta ki, o servet aranızdan sadece zenginin elinde dolaşan bir güç, devlet olmasın.” Haşr, 7.  Yani bizim pazarımız ütopya değil.

Avrupa sisteminin çökmesi lazım; çünkü dünyayı bataklığa doğru götürüyor. Bu pazarın tek alternatifi Türklerin pazarıdır. Kumarı bunlar oynuyor ve masaya kim oturursa onu yeniyor. Dinlediğiniz için teşekkür ederim.

 

 

 

 

Mustafa TOSUN
 

Günümüz dünyasında bir şeyler olup bitmektedir. Peki, olan biten işlerin aslı esası nedir? Dünyada ne tür oyunlar oynanmaktadır? Varsa tarafları kimlerdir? 

Tüm olan bitene daha yakından bakıldığında anlaşılacaktır ki büyük oyun, beynelmilel büyük sermaye ile millet varlığı arasında oynanmaktadır. Bu oyunda beynelmilel büyük sermaye millet varlığını tarihten silmek gayesiyle daha II. Dünya Savaşı bitmeden 1944 yılında harekete geçmiştir. 1944 yılında Bretton Woods görüşmeleri sonucunda Dünya Sistemi’nin lordlarınca yeni kararlar alınarak; Dünya Bankası, Uluslararası Para Fonu gibi kuruluşlar ihdas olunmuş, “altına bağlı para sistemi” terk edilmiştir. Anlaşmaya katılan ve parasını altına dönüştürülebilir yapmayı kabul eden her ülkenin parasının değeri dolara göre saptanmıştır. Dolar altın ile dönüştürülebilirliğini koruyan tek ulusal para olarak kalmıştır. Yani kapitalizm, tahakkümünü sürdürmek ve güçlendirmek için yeni aygıt ve yöntemlere yönelmiştir. Sonuçta II. Dünya Savaşı akabinde kazanan “şirketler” olmuş, buna karşılık istisnasız tüm milletler ise kaybetmiştir. Bu şekilde beynelmilel sermaye önüne çıkan her meseleyi çözebilme yeteneğine sahip olduğuna ilişkin bir efsane türetmiştir.

Sonuç olarak büyük sermaye günümüze gelinceye kadar hatırı sayılır bir mesafe kat etmiştir. Bugünse -önündeki en büyük engel olarak gördüğü İslam’ın kılıcı olarak tarih sahnesinde yer alan- Türk varlığını tasfiye çalışmalarını yoğunlaştırmıştır; çünkü dünyada yürürlükte bulunan bu işleyişe intibaksızlığıyla dikkat çeken yegâne ülke Türkiye’dir. Türkiye dünya milletleri karşısında ne ölçüde tavizkâr tutum takınırsa takınsın sadece mevcudiyetini korumakla gösterdiği direnç, sistem sahiplerine rahatsızlık vermektedir. Bu sebeple özellikle AKP Türkiye’sinde, kapitalizm ve küreselleşme ile kaplanmış ve terbiye edilmiş bir Müslümanlığın mümkün olabileceği hatta bu şekilde olması gerektiği yönünde amansız bir misyonerlik faaliyeti devasa boyutlara ulaşmıştır. Bu faaliyetler milli birliğin bozulmasına ve sonucunda milli varlığın ortadan kaldırılmasına yönelmiştir.

Bu amansız saldırıyı tesirsiz kılabilmek için millî birliğimizin korunması ve bunun temini yollarının keşfi çok büyük bir ehemmiyet kazanmıştır. Bu da millî varlığa güç kazandıracak tüm unsurların harekete geçirilmesinden ve özellikle de millî pazarın tesisinden ve tahkiminden geçmektedir.

Ancak millî pazar dendiğinde bir ülkenin "autarcique", kendi kendine yeten, kendi yağıyla kavrulan ve dolayısıyla yerini dünyadaki ekonomik işleyişin gerisinde kalan bir alana çekmiş, küskün iktisadi bağımsızlığı anlaşılmamalıdır. Millî pazar denilince bir ülkenin dünyadaki ekonomik işleyiş içinde elinde bir veya birçok koz tutabilecek derecede "ülke içi müfredat" geliştirmiş olması anlaşılmalıdır. Bu şekilde millî pazardan güç alan bir kalkınma strateji gütmek yoluyla birçok badire atlatılabilecektir. Millî pazardan güç almak demek millet içinden belirgin yeteneklerin her alanda söz sahibi kılınması demektir.

Çünkü bir toplumun bütün diğer toplumlarda bulunabilen nesne ve davranışlar sebebiyle üstünlüğe kavuştuğu, tarih boyunca görülmüş şey değildir. Bir toplum dokunulmazlığını sadece kendinde bulunan ve başkalarına uymayan unsurlar aracılığıyla sağlayabilir. Benzemezlik her toplum için bir kalkan görevi görür.

Her şey esasında “millî varlık” kabul ettiğimiz her ne ise ona verdiğimiz anlamla sıkıca bağlantılıdır. Millet varlığı dediğimiz zaman herhangi bir milletin (bu arada Türk milletinin) varlığını kastetmiş olmuyoruz. Çünkü millî menfaat kavramı para ile ölçülebilir değerlere indirgendiğinde beynelmilel sermayenin akış yollarında barajlar kurmayı öngörmektedir. Eğer millî menfaat kavramı para ile ölçülemeyen değerleri kapsar mahiyette anlaşılırsa bu kez beynelmilel sermayenin sosyal iletkenliğini imkânsız kılacak yalıtım alanlarının doğmasına yol açmaktadır.

Yani kendini korumayı başarmış bir millet varlığı refah konusunda yoğunlaştığı takdirde beynelmilel sermayenin başına bir paylaşım derdi açacaktır; aynı millet varlığı kültürel bir yükselişe "kilitlenirse(!)" beynelmilel sermayenin global geçerliliği yani mesele çözdüğü yolunda kısa zamanda türettiği efsane son bulacaktır.

Millet varlığının ortadan kaldırılmasının son aşamasına gelindiği bugüne kadar, bir sistem olarak Avrupa’daki medeniyet bir süreç yaşamıştır. Kapitalizm, önce İtalyan site devletlerinde temellerini atmış fakat merkezini XVII. yüzyılda Hollanda’ya, 19. yüzyılda İngiltere’ye ve son olarak da II. Dünya Savaşı ile de Wall Street’e  taşımıştır.

Peki, bu şekilde bir gelişme gösteren ve bir dünya sistemi teşkil eden kapitalizm ne şekilde çalışmaktadır? Öncelikle Dünya Sistemi metropol-periferi münasebetiyle işletilen bir sistemdir. Yani Dünya Sistemi denilen tahakküm düzeneği işleyişine "imtiyazlı bölge" türetme esasına dayanarak başlamıştır. Sistem dahilinde metropol ülkeler vardır, yarı-metropol ülkeler vardır ve nihayet periferide kalan ülkeler vardır. Bu sistemde metropolden periferiye talimatlar gitmekte, buna karşılık ise periferiden metropole değerler taşınmaktadır.

Bu işleyiş tarihi süreçte bir yandan paranın, diğer yandan dayatmaların trafiğini temin için bazı istasyonlar inşa etmeyi gerektirmiştir. Bu sebeple 1944 yılına kadar ulus-devlet istasyonluk görevi ile ilişkilendirilmiştir.  Ancak her ulus-devlet kendi hükümran olduğu alanda doğrudan doğruya milliyete (millî varlığın tebarüz etmesine) dönük iyileştirmeler yaptığı oranda Dünya Sistemi'nin işleyişini hantallaştırmış, merkeze olan kâr transferinde "fire" miktarını artırmıştır. Çünkü para hareket ederken ve sermaye kârlılık oranını azamiye çıkarma gayreti içindeyken herhangi bir “millî” pürüzle karşılaşmak istememektedir. Çünkü devlet idaresindeki milliyetçi tavırlar paranın mobilite gücüne zarar vermiştir. Millî gayeler güdülmesi halinde belli bir sermayenin azamî kârdan daha farklı hedefleri göz önüne alması mecburiyeti doğmuştur.

Bu sebeple sistem kendine daha hızlı, daha dinamik bir işleyiş sağlamak ve daha "temiz" kâra ulaşmak için bu kez küreselleşme yöntemini icat etmiştir. Küreselleşme imtiyazlı bölgeleri yok etmemiştir. İmtiyazlı bölgeler arasındaki hiyerarşi de yıkılmış değildir. Küreselleşme yalnızca istasyonların, başka bir deyişle, “ulus-devletlerin” müdahale yetkisinde daralmaları öngörmüş ve gerçekleştirmiştir.  Bu demek idi ki, Dünya Sistemi eskiden olduğu gibi işleyecek ve fakat küreselleşme sonrasında merkezle muhit arasında bir dizi "direkt hat" ihdas edilecekti. Merkez isterse ulus-devlet istasyonuna uğramadan muhitteki birimine ulaşabilecekti. Asıl karakteri itibariyle küreselleşme, paranın akışkanlığı önünden (kâr saikı dışındaki) bütün engellerin kaldırılmasıdır.

Bu nedenle beynelmilel sahada at oynatan sermaye sahipleri kâr oranlarını artırma yarışı yürütürlerken en büyük engellerle "ulus-devlet" yapılanması yüzünden insanların kapıldıkları taassup dolayısıyla karşılaşıyorlar. Bu manada "ulus-devlet" düşmanlığıyla "beynelmilel sermaye" dostluğu arasında bir eşgüdüm vardır. Ancak beynelmilel sermayenin tahakkümüne direnmenin yolunun "ulus-devlet"i tahkim etmekten geçtiği söylenemez; çünkü tarih süreci boyunca beynelmilel sermaye "ulus-devlet" ikilisinin "devlet" kanadıyla bağlantılarını sıkılaştırarak hükmünü yürütmüştür.

Net olarak bilinmelidir ki, beynelmilel sermayenin üstünlüğüne bir sınır çekmenin yolu "ulus-devlet"e sahip çıkmaktan değil, doğrudan doğruya "millet" vakıasına tahakkümü imkânsız kılacak yeni bir anlam kazandırmaktan geçmektedir. Bu manada Türkiye bir ulus-devlet olarak değil bir “millî devlet” olarak tarihte yerini almıştır.

Modernleşmesini feodalizmin transformasyonuna borçlu olmayan, tarihinin hiç bir devresinde sömürge statüsüne düşmemiş olan, pazar ekonomisi karşısına non- market ekonomik sisteminin uygulayıcısı olarak çıkan ve Batı’nın hep ötekisi olagelmiş bizim memleketimizde millet varlığıyla millî varlık arasındaki mesafenin kapanması yani Türk toplumunun tarihi ile buluşması halinde dünya tarihinde bir dönüm noktası yaşanacaktır. Toplumun tarihle buluşması demek, kapitalizm sultasında yaşayan insanların hayatlarını seçeneksiz olmadıkları, seçeneksiz kalmadıkları konusunda güven hissi taşıyarak geçiriyor olmaları demektir.

Bu noktada millet müktesebatının tahkim edilmesi öncelikli meselemizdir. Milletin müktesebatı dediğimiz şey ise sahip çıkıldığı zaman topluma ilişkin bir fayda temin eden ve terk edildiği zaman toplum için felâket sebebi haline gelen türden bilgileri içinde barındırır. Milletin müktesebatı önce arzu edilen, sonra kazanmak için fedakârlığa katlanılan ve bilahare elde tutabilmek için uğruna savaş verilen bilgileridir.

Bu sebeple dünya sistemi karşısında Türk varlığının durumu ve konumu ilgi çekicidir. Zira Avrupa tarihi Türk varlığı hesaba katılmaksızın yazıldığı takdirde ortaya eciş bücüş bir hikâye çıkar. Avrupa'nın sahiden bir "öteki"si varsa, onu asla müstemleke haline getirdiği toprakların ahalisinden çekip çıkarıp teşhis edemezsiniz. Avrupalıyı Avrupa'ya sıkıştıran Türk, Avrupa'nın ötekisidir.

Dünya Sistemi kendisinin ötekisi ve hasmı olan Türk varlığını adım adım geriletirken nelerin olduğunu doğru ve tam anlayabilmek için 1571 İnebahtı (Lepanto) yenilgisinden sonraki siyasi olaylar dizisini ve bu olaylarda rol alan kişilerin yaklaşımlarını bir bir sergilemek gereklidir.

Bunun için dünya sisteminin yüz yetmiş sene önce 1838 yılında yapılan ticaret anlaşması ile  emme basma tulumbasını Türkiye toprakları sathına önce kurmuş olduğunu ve Türkiye'de husule gelen değerin akış yönünü o tarihten itibaren belirlediğini bilmek gereklidir. Bu suretle Türkiye'nin kendi sıhhatine yarayan nesi varsa bir emme basma tulumba aracılığıyla "sistemli" olarak sistemin merkezi yönünde harekete geçirilmektedir. Böyle bir işleyişin devamı amacıyla talimatlar da merkezden Türkiye'ye doğru akmaktadır.

Bu durumun geri çevrilebilmesi için Türkiye şimdiye kadar potent halde bulunan millî vasıflarını, kinetik hale getirebilmelidir. Bu konuda elinde paha biçilmez bir hazinesi vardır. Çünkü millet varlığının varlık sorunu yaşadığı anda kendi yardımına yetişmiş bir İstiklâl Marşı’na sahiptir. İstiklâl Marşı, millet varlığımızın manifestosudur. İstiklâl Marşı içeriğinde millet varlığını hem tarif eder, hem de millî varlığa sadakat halinde büyük imkânların kendisine Rabbi tarafından bahşedileceği müjdelenir.

İstiklâl Marşı’nda “Verme, dünyaları alsan da bu cennet vatanı” şeklinde söylendiği gibi Türkiye özgünlük ve özgüllük doğuracak şekilde üretim kapasitesini keşfetmelidir. Türkiye’de yerine getirilmesi birinci derecede önemli işler arasına demiryollarının ıslahı, akarsuların ülke hayatında azami verimi tedarik etmesi, hava limanlarının optimum değere kavuşturulması gibi işleri dâhil etmelidir. Millî varlığın dikkate alınması halinde öylesine büyük imkânlara sahip olduğumuz keşfolunacaktır ki,   birçok aşılmaz görünen mesele rahatlıkla hâl yoluna girecektir. Yine hassaten zikretmek isterim ki, Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) at yetiştirmek yönündeki tavsiyesine kulak verilerek süvari birliklerinin yeniden teşkil edilmesi halinde dahi çok büyük imkânların ve nimetlerin önümüze serilmesi muhakkaktır. Bu şekilde dünya pazarında ülkemize özgü bir uğraşıya sahip çıkma ayrıcalığına kavuşmakla ve dünya ticaretinin ve üretiminin Türkiye'ye muhtaç veya mecbur olduğu unsurlar tebarüz ettiğinde yürünmesi gereken yolun büyük kısmı kat edilmiş olacaktır.

Bu nedenle ürün verme, eser ortaya çıkarma, verimli olma alışkanlığı olan bir toplum olma yolunda çaba gösterilmelidir. Fertler olarak şahsi gelecek taslaklarımız müşterek bir millî gelecek taslağının önüne geçirilmemelidir. Helâl–haram kriterlerinin belirleyici olduğu bir “millî pazar” tesis olunmalıdır.

Buna karşılık müşterek bir millî gelecek taslağının önüne geçilmek için bize dayatıldığı gibi sanıyoruz ki Türkiye, toprakları üzerinde birçok farklı unsurun yaşadığı yamalı bir bohçadır. Bize Türkiye’nin etnik, kültürel, itikadi çeşitlilik ihtiva ettiği söylendiğinde ilk karşılaştığımız belirtilere bakıp bize söyleneni ikna edici buluyoruz. Oysaki Türk milleti farklılıkların ahengiyle teşkil edilmiş bir mozaik değildir. Türk milleti farklı unsurların tarih ve özellikle Anadolu’nun vatanlaştırılması ile İslâmlaştırılması gibi yüzyıllar boyunca at başı giden iki eğilimin değirmeninden geçmek suretiyle türdeşlik kazandıkları bir usareden başka bir şey değildir.

Dünya devletlerine hayatiyet vereceği umulan çok kültürlülük (çok dinlilik, çok hukukluluk vs.) bir emperyalist uydurmasıdır. Kültürel çeşitliliğin bir zenginlik getirdiği fikri de dünyanın bazı kritik bölgelerinde millet fikrinde ısrar edenlerin kökünü kazımak beklentisiyle dayatılmış bir kanaattir. Neden emperyalizm çok kültürlülük fikrini dayatmaktadır? Çünkü tecrübe göstermiştir ki, emperyalizmin kökünü kazıyacak olan en etkili unsur bir milletin tek kültürü olduğundan hareketle canlılık kazanmış sosyal varlığından başkası değildir.

Bu manada İstiklâl Marşı millet varlığımızın hem özü hem esası hem ispatı hem de muhafızıdır. Bu sebeple Dünya Sistemi’nden istiklâlini koparmış bir millî pazarın tesisi ve temini ile biz hem politik hem ekonomik hem de sosyal alanda özgün ve özgül dokunulmazlıklarla donatılacağız. Bu şekilde "benim" dediğimiz ne kadar çok şeyimiz varsa ülkemizin, devletimizin, milletimizin Dünya Sistemi karşısında kozları o kadar çok ve güçlü olacak, milli birliğe yöneltilmiş tehlikeleri bertaraf etmek bir yana Allah’ın izniyle geleceğe özgürlük aşılayarak yeni bir çağ başlatılmış olacaktır. Ve bu yeni çağın ilk milleti olma şerefi “Hakkıdır Hakk’a tapan milletimin istiklâl” diyen Türk milletinin olacaktır.

Selâmlar…

 

 

 

Mustafa KARANFİL

 

Merhabalar,

 

Önce, bu konuşmaya iyi hazırlanamadım diye düşünüp üzülüyordum ki, Şanlıurfa şube başkanımız Mustafa Özköylü’yü dinleyince bu üzüntüm gitti; en azından çok güzel hazırlanmış arkadaşlarımız varmış, onların bu güzel konuşmaları bizim eksiklerimizi hissettirmez diye düşünüp rahatladım. Bununla birlikte inşallah biz de bir şeyler söylemeye çalışalım...

 

“Millî pazar” terkibi kimler tarafından kullanılmış diye bir araştırayım dedim. Malum, hepimiz için kolay yol Google’dan bakayım dedim ve “millî pazar” yazdım, beş-on tane sonuç çıktı: Bir tanesinde Millî Gazete’nin Pazar ekinden bahsediyordu, başka bir tanesinde de, “Millîlerimiz Pazar günü idmana çıkıyor.” diyordu.

 

Şimdi... Öyle anlaşılıyor ki, bu mesele hiç kimsenin derdi olmamış yani kimse bu meseleye kıyısından köşesinden de olsa bulaşmamış. Arkadaşlarım beni, “Her panele çıktığında ‘Yine zor bir konu ile karşınızdayız’ diyorsun” diyerek eleştiriyorlar. Arkadaşlarımı yalancı çıkarmayayım; hatta bu seferki en zor olanı... Bunu söylemeden edemeyeceğim.

 

Milli Pazar dediğimizde millete ilişkin bir şeyden bahsettiğimiz belli. Çünkü bir şeye “millî” diyeceksek eğer bir milletten de söz ediyoruzdur. Ama millet kelimesinin çok kolay formüle edilebilen yani her millete kolayca uyarlanabilen bir formülü yok. Çünkü her milletin var olma ve varlığını devam ettirebilme şartları birbirinden farklı olabiliyor.

 

Bir milletin kendi iktisadiyatını başka milletlere bağımlı olmadan idame ettirebilmesi halinde orada bir milli pazarın varlığından bahsedebiliriz. Her millet kendi varlığını idame ettirebilecek vasatı ve kendine mahsus varlık şartlarını bizzat kendisi oluşturabilmelidir. Ve bu o millete has bir şey olmalıdır aynı zamanda. Bu vasatı temin edemeyen bir milletin milli birliğinden dem vurulamaz.

 

Kendimize dönersek yani Türk milletinden bahis açacak olursak Türk milletinin kendine mahsus dinamikleriyle tesis ettiği bir iktisadi hayatı vardı, tabii önceden... Kapitülasyonlarla başlayıp Osmanlı-İngiliz Ticaret Anlaşması’yla devam eden süreçte bu hayat çok ciddi yaralar aldı. Türkiye Cumhuriyeti bu durumu düzeltmek için çok büyük bir imkândı; ama bu imkân da bile isteye heba edildi. Hele şimdilerde yani yaşadığımız son yirmi-otuz yılı düşündüğümüzde küreselleşme adı altında dayatılan uygulamalarla milli pazarı tekrar tesis etme imkânları kökünden halledildi. Geçmişte bu duygunun canlı olduğunu anlatan bir örnek var aklımda, o yüzden

bu konuda vereceğimiz tek örnek bile durumun vahametini anlatmaya yeter sanıyorum. Benim çocukluğumda mektep kitaplarında da milletin dilinde de dolaşan, sıkça tekrarlanan bir şey vardı. “Türkiye dünyada gıda bakımından kendi kendine yeten yedi ülkeden biridir.” Bununla da insanlar iftihar ediyordu. Şimdilerde böyle şeylerden bahseden bile yok.

 

Millî birlik dediğimiz hadise de adı üzerinde o milletin “bir” olmasıdır. Bizim bir millet olarak birbirimizin nesi olduğumuz çok önemli. Bizim; üstünlüğü komşusuna üstün gelmekte aramayan, şerefli ve haysiyetli yaşamayı refahın çok üstünde tutan, komşusu açken tok yatmayan-yatamayan, gördüğü bir kötülüğe “eliyle” müdahale edebilme imtiyazını elinde bulundurabilen bir millet olmamız gerekiyor.

Millet olarak şerefli bir hayat yaşamanın bedeli bazen –hattâ çoğu zaman- birilerinin nimet olarak gördüğü birçok şeyden mahrum olmayı gerektiriyor. Aksi halde hocamızın bugün basın toplantısında söylediği gibi, birçok rezalet ve zilleti sever hale geliyoruz; içine tıkıldığımız kafese aşık oluyoruz. Bu meyanda izin verirseniz bir de fıkra anlatayım:

 

Bir çift içkili ve lüks bir restoranda evlilik yıldönümlerini kutluyorlarmış. Bir taraftan yemeklerini yeyip bir taraftan içkilerini yudumlarlarken sarışın ve çok güzel bir hatun masalarına gelmiş ve adamla merhabalaşıp yanak yanağa öpüştükten sonra, “Burada ne yapıyorsun?” diye sormuş. Adam da, “Eşimle evlilik yıldönümümüzü kutluyoruz.” demiş. Bunun üzerine bu hatun kişi, “İyi o zaman, size mutluluklar!” deyip ileride bir masaya oturmuş. Kadın çok şaşkın, biraz da kızgın olarak, “Bu da kim yahu?” demiş. Adam gayet pişkin ve rahat bir şekilde, “Kim olacak? Sevgilim” demiş. Kadın, “Nasıl yani?” demiş. Adam gayet pişkince, “Metresim” demiş. Kadın bu defa hiddetlenerek, “Nasıl olur, böyle bir şeyi nasıl yaparsın; hem de evlilik yıldönümümüzü kutlarken... Hemen, yarından tezi yok; boşanıyoruz, buna dayanamam, bir gün bile beklemeye tahammülüm yok!” demiş. Adam yine aynı adam; yine gayet pişkin ve kendinden emin bir şekilde, “Tabii hayatım! Neden olmasın?” demiş. “Seni Etiler’deki katlar, Kalamış’taki yatlar, Bodrum’daki yazlıklar ve altındaki spor araban ilgilendirmiyorsa benim için de bir mahzuru yok, tercihine saygı duyarım.” demiş. Kadın bakmış ki pabuç pahalı, “Allah cezanızı versin, erkek milleti değil misiniz? Hepiniz aynısınız...” demiş. “Neyse, bu güzel geceyi mahvetmeyelim... Hem ben görmeyeyim de ne halt yapıyorsan yap!” demiş. Konuyu unutup eğlenmeye devam ettikleri bir sırada kadın birkaç masa ilerideki adamı işaret ederek, “Bu adam senin arkadaşın Selçuk değil mi?” diye sormuş. Adam da, “Evet, o” demiş. “Peki, onun yanındaki kadın kim?” diye sormuş kadın bu kez. Adam da, “O da onun sevgilisi” deyince kadın biraz da içkinin tesiriyle olsa gerek, “Ne yalan söyleyeyim; bizimki çok daha güzelmiş!” demiş. (Gülüşmeler...)

 

Evet, ne demiştik? Şerefli bir hayat yaşamanın bedeli bazı şeylerden mahrum kalmayı göze almakla mümkündür. Aksi halde bu fıkradaki kadından farkımız kalmaz.

 

Millî birliğini temin etmiş ve hürriyetini her şeyin üstünde tutan bir milleti hiç kimse hükümranlığı altına alamaz. Hele de bu millet Türk milleti olursa. İstiklâl Marşı’mız ne diyor?

 

“Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım;

Hangi çılgın bana zincir vuracakmış, şaşarım

Kükremiş sel gibiyim; bendimi çiğner aşarım

Yırtarım dağları, enginlere sığmam; taşarım”

 

Şimdi... Bugün bize yutturulmaya çalışılan en önemli şey Türkiye’nin yeryüzündeki ülkelerden biri-herhangi biri olduğu. Hâlbuki Türkiye ülkelerden biri değil, bilakis birincisidir. Birileri düzenlerinin devamını bu hakikatin örtülü kalmasına bağlamışlardır. Bize düşen ise, bu hakikati bütün çıplaklığıyla ortaya koymak ve bu oyunu bozmaktır. Türkiye, -dünya bilsin-bilmesin- dünyanın ümidi olan ülkedir. Türkiye Dünya Sistemi’nin kıskacına girmekten kurtulursa dünya kurtulur. Yani Türkiye’nin birliği, dünyanın dirliği demektir.

 

Beni dinlediğiniz için hepinize teşekkür ediyorum.

 

 

 

 

 

 

Hamdi ÖZYEL

 

Merhabalar,

 

Takip edenlerin malumudur, İstiklâl Marşı Derneği’nin diline doladığı sözlerden biri de şu: “İhtiyacımız olan milliyetçi bir ekonomi değil millî pazardır. Milliyetçi bir ekonomi ile millî pazar arasındaki tezadı fark edebilmek için kim olduğumuz ve nerede bulunduğumuz hususunda bir zihin berraklığına, bir düşünce açıklığına kavuşmuş olmamız lazım; eğer Goethe’nin bahsini ettiği iki bin beş yüz senelik insanlık tarihini hesaba katmadan yaşayan yani günübirlik yaşayan insanlar değilsek... Demek ki kim olduğumuzu, bulunduğumuz yerin mahiyetini ve bu mahiyeti nasıl kazandığını kavrayabilmek, olmakta olanı görüp yerimizi ve safımızı tespit edebilmek için bu iki bin beş yüz yıllık insanlık tarihinin ne mana ifade ettiğini anlamak zorundayız. Olmakta olan nedir? Olmakta olan, bugüne kadar olmuş olan ne ise odur. Yani Allah’ın iyi dediğini iyi, güzel dediğini güzel, doğru dediğini doğru bilen, varoluşun hakikatinin ve insanın şerefinin hakikat-ı Muhammedi dışında izah edilemeyeceğine iman edip bunu tartışma konusu yapmayanların ısrarı. Nasıl ki İstiklâl Marşı bu ısrarın semeresi ise İstiklâl Marşı Derneği de bu ısrarın vücut bulmuş halidir.

 

İstiklâl Marşı Derneği’nin mevcudiyeti, millî pazarın tesisi zaruretine doğrudan işaret eder. Zira millet, hayatiyetini ancak ve ancak millî pazardan temin edebilir. Pazar bir şeyin kıymetinin tespit edildiği yerdir. Hâlbuki kapitalist işleyiş bir şeyin kıymetini tespit etmenin ancak beynelmilel şirketlerin uhdesinde olduğunun kabulü esasına dayanır. Bu bağlamda kapitalist münasebetlerin kolaylıkla deveran edeceği bir ortam sağlamak ve onu muhtemel saldırılar karşısında koruma ihtiyacının bir ürünü olarak da milliyetçilik devreye sokulmuştur. Şunu açıklıkla bilmemiz lazım: Türkiye Cumhuriyeti’nin gelmiş geçmiş bütün iktidarları, Türk olmanın mümtaz ve mümeyyiz vasıflarını alaşağı etmek, İslam’ın kendisinin Cahiliyye’nin bir formu olduğu iddiasının geçerlilik kazanmasına imkân sağlamak, Allah’ın kelâmının ve Resulullah’ın kavlinin hükümsüzlüğünü dermeyan edecek bir ortamı temin etmek kaydıyla teşekkül etmiştir. Biz bu çabaların kâffesinin karşısında saf tutmuş yegâne millî organizasyon olarak Allah’tan gayrisini kendimize dost tutmamakta, Allah’tan gayrisini kendine dost tutanı asla dost tutmamakta karar kıldık. Ve buna dayanarak soruyoruz: Siz nede karar kıldınız?  

 


    

 

 

 


       

 

 

 
KENDİNİ BİLEN RABB'İNİ BİLİR - Panelistlerin Konuşmaları PDF Yazdır e-Posta

 



         İstiklal Marşı Derneği, Şanlıurfa şubesiyle birlikte bünyesi için gerekli gördüğü azalarına kavuştu. Bir görünüm hâsıl oldu, bir şey tamamlanmış oldu. Bundan sonrasını panelin de konusunu teşkil eden “Kendini bilen Rabb’ini bilir.” terkibine sadakat tayin edecektir. Bu ifade aynı zamanda, bugün burada neden bulunduğumuzu izah eden yegâne hakikatimizdir.

        İstiklal Marşı Derneği’nin varlığını devam ettirmesi, günden güne tesirini artırması, sahasını genişletmesi hususu, kendini kendinden ve Rabb’inden bilen şahsiyetlerin mesuliyetine bakmaktadır.

       Dolayısıyla “Kendini bilen Rabb’ini bilir.” ifadesinin kendini bilmek kısmının üzerinde bir miktar durmak gerekiyor.  Kişinin kendini bilmesi, kendi olmasıyla ilişkilidir. Kendi olma, kendini bilmekten önce gelir. Hepinizin bildiği gibi “kendini bil” ilkesi antik çağın temel düşüncelerindendi. Bu ilkenin yanında “ kendine dikkat et,  kendine özen göster, kendinle ilgilen, kendinle meşgul ol” gibi yan düşünceler de vardı. Sıraladığımız bu umdeler,  insanın titizlik sahibi yani ahlâk sahibi olmasını temin eden hususlar olarak, kişinin kendi olmasına dolayısıyla kendini bilmesine giden yola işaret ediyordu. Bu sayede kendini bilmenin değerinin fark edilebileceği/edilebildiği fikri vardı. 

        Sonrasında Müslümanlar bu ilkeye bir şey ilâve etmeksizin itikatları gereği şunu söylediler: “Kendini bilen Rabb’ini bilir.” 

         Biz bugün bu ifadeden ne anlamalıyız? Kendimizi bilmeye nereden başlamalıyız? Neleri bilirsek, ne kadarını bilirsek kendimizi biliyor sayabiliriz? Kişi -varsa tabii- dostunu görse kim olduğunu hatırlar mı?  Lisana, tarihe baksa kim olduğunu anlar mı? Nerede bulunduğunun, niçin bulunduğunun, hangi zamanda nelere şahit olduğunun üzerine düşünse, unutulanı hatırlasa, kendi içine yönelse, inzivaya çekilse bunlar dolayısıyla kendini bilmiş olur mu? Bunlarla birlikte burada asıl olan şey, bize verileni yakinen bilip ona sadakat husule gelmedikçe, kendimizi bilmiş olmayız. Sadakat, kendini ve Rabb’ini bilmenin ilk işareti, ilk merhalesidir.

        Bahis konusu olan bilmek,  hem ilme’l-yakini hem ayne’l-yakini hem de hakka’l-yakini ihtiva edicidir.  Bu manada insan, ancak kendini bilebilir. Kendi dışındakilerin hemen tamamı hakkındaki fikri, onun için zandan ibarettir. Hiçbir şey, insanın kendisinde olup bitenin ona verdiği sarahatin yerini alamaz ve de onun kıymetinde olamaz. Bundan dolayı insan eşref-i mahlûkattır. Bu şerefli yer ona, Rabb’i ile arasındaki irtibat dolayısıyla verilmiştir. Bu husus varlıklar içinde yalnız insana bahşedilmiş olmalı.

       İnsanın kendini ve Rabb’ini bilmesi hususunda :“Allah Âdem’i kendi suretinde halk etti/yarattı.” hadisini zikredebiliriz.  Yine “İnsanlara teşekkür etmeyen Allah’a şükretmez.” hadisi de aynı şekilde kişinin kendini bilme şuuruna ermesiyle Rabb’ini bilme derecesine yükseleceğini söyler. Kendi yaradılışını izleyen, Allah’ın takdirine razı olan, O’nun terbiyesiyle terbiye olan,  bunlar dolayısıyla kendini bilen, tanıyan kişi, bunları ve daha fazlasını ona Rabb’inin öğrettiğini de bilir. Böylece, sadece kendini bilenin Rabb’ini bilebileceğini/tanıyabileceğini söyleyebiliyoruz.

      Ayrıca “Hiç kimse Rabb’i hakkında kendi benliğinin vermiş olduğu şeyden başkasını bilemez.” deniyor. Buradaki benlik ifadesinden de onu kendisi yapan şeyi anlayabiliriz. Dolayısıyla söz konusu olan, verilmiş olanlarla inşa olunan şahsiyettir. Yani insan, Allah’ın emir ve yasaklarına uymakla insan olur ve kendi olur. Böylece bir derece sahibi olur. Bu mertebeyle de kendini bilen ergen bir bilinç meydana gelir. Neticede hâsıl olan şey bizim kul, Rabb’imizin Allah olduğunu bilmemizden ibarettir.

       Panelin konusu için neden böyle bir ifadenin seçilmiş olduğunu tekrardan düşünmek lazım. 

 

Konuyu etraflıca konuşmak üzere panelistleri buraya davet ediyorum. 

Ahmet DEMİREL

 

Hayırlı  Akşamlar,

    Günümüzde konuşulan Türkçeyle hiçbir ciddi meseleyi konuşamıyoruz. Daha doğrusu bugün gerçekten konuşabileceğimiz bir Türkçeye sahip olmadığımız için ve bir de derdimizi öz Türkçe kelimelerle anlatalım derken aciz, ucube bir dil ile konuşmak ve meramımızı anlatmaya çalışmak durumunda kalıyoruz. Nefs, irfan gibi tamamen Türkçe kelimeleri söylememek için ıkınıp durmamız gerekecek. (Kaldı ki, günümüzde söylenmek istenenler İngilizceden alınma kelimelerle açığa kavuşturulmak isteniyor. Siyak ve sibak denmiyor da “bağlam” deniliyor ama parantez içinde de context yazılıyor.)

    Bu söz üzerinde de konuşabilmek için asıl Türkçeye müracaat etmemiz gerekiyor:

    “Men arafe nefsehu fekad arafe rabbehu”

    Marifet ile ilim arasındaki farkı gözetirsek doğru tercümenin “Nefsinin arifi olan, Rabbinin de arifidir.” ya da en azından “Nefsini tanıyan Rabbini de tanır.” şeklinde olması gerekmektedir.

    Hucurat Sûresi’nde (49/13) “Ey insanlar biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık. Sonra sizleri şubelere ve kabilelere ayırdık ki, birbirinizi tanıyasınız.” (li tearafu) diye geçiyor mesela. Ya da Bakara Suresi’nde “Kendilerine kitap verdiklerimiz onu (Peygamberi) oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar. Böyle iken içlerinden bir takımı bile bile gerçeği gizlerler.” (ya’rifûne) şeklinde geçmektedir.

    “Sözde mana, kastedilendir.” gerçeğinden hareket edersek eğer “Kendini bilen Rabbini bilir.” sözünü eğer yukarıdaki kelimelerin anlamlarına vakıf olarak söylüyorsak bir sorun yok.

    Türkçemize “kendini bilmez” deyimi muhtemelen bu söz dolayısıyla geçmiş  olsa gerektir. Haddini bilmektir, kendini bilmek... Buna en iyi örnek Şeytan’ın durumudur. Şeytan Rabb’i hakkında bilgi sahibidir; ama nefsini yani kendini bilmez. Kendini bilseydi, yaratılan olduğunu bilmiş olacak ve kendine emredileni yapacaktı. Kendini bilmediği -kendini bilmez biri olduğu- için Rabb’ine asi olmuştur. İsyanı -hâşâ Allah’ı yok sayarak değil- kendi yaratılmışlığını göz ardı ederek vuku bulmuştur.

    Allah diğer varlıkların arasında veya onların hizasında değildir. Sen hiçbir şey değilken seni var eden, varlığını devam ettiren Rabb’in hakkında, yaratılanlar hakkında konuştuğun gibi konuşamazsın. Mesela O’nun emirlerini sorgulayamazsın. O, Allah’tır; sen ise O’nun “ol!” emriyle olan ve O’nun dilemesiyle var olarak kalansındır. Bu varlık sıralaması o kadar önemlidir ki, “Bana, ana ve babana şükret.” denilmektedir. Zira sen anne ve babanla da aynı hizada olamazsın. Onlar vesile kılınarak yaratıldın. Onlar sana baktı, altını temizledi, karnını doyurdu ve konuşma dâhil birçok şeyi onlardan öğrendin. Onlar karşısında kendi yerini buna göre takdir etmen gerekir.

    Bir damla sudan yaratılan, anne karnında şekilden şekle sokulan, ölümü  kaçınılmaz olan, yemek su, hava ve sair şeylere sürekli muhtaç olan insan nasıl kendini ilah görebilir. Yaratılmış olmak, sürekli muhtaç olmak demektir. Gani olan Allah’tır.

    Teşekkür ederim.

Âdem YILDIRIM

Selamün Aleyküm! Cümleten Merhaba!

“Kendini bilen Rabb’ini bilir” tercümesi ile meşhur olmuş bir Hadis-i Şerif'in Şanlıurfa'da konu başlığı olarak konulması tam isâbet olmuş. Çünkü Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra girdiğimiz kimlik bunalımında kendini bilen, kim olduğunu ilk cevaplayan şehirlerden birisi Urfa. Yani kimliğini çabucak bulan, tanıyan şehirlerden biri.  O günlerden çok daha kötü bir kimlik bunalımı yaşadığımızın ayan beyan ortaya çıktığı bu aylarda, bu günlerde İstiklâl Marşı Derneği'nin Şanlıurfa'da bir şube açması ve bu başlık altında bir program yapması kelimenin tam anlamıyla yerli yerinde olmuştur. Ama tabii o gün “bizim kimliğimiz budur” diyen o tıynette insanların bugün de yerli yerinde duruyor olması lâzım. Değilse Urfa'nın tarihte yaptığı o şanlı iş güme gitmiş olur. “Kendini bilen Rabb’ini bilir” Hadis-i Şerif’i tasavvufî ıstılahta genişçe işlenmiştir. Bazı büyük mutasavvıfların nirengi noktası olarak gördüğü Hadis-i Şeriflerden biri. Ama biz tasavvufî ıstılahtan ziyade İstiklâl Marşı Derneği ıstılahında bu konu nasıl anlaşılır ona bakmaya çalışacağız. Çünkü tasavvuf bir hal ilmi olmaktan çıkalı epeyce zaman oldu. Artık tasavvuf enstitülerinden sonra tasavvuf endüstrisi diyebileceğimiz bir şey ortaya çıktı. Hadis-i Şerif'in tercümesi her tercümede olduğu gibi biraz noksan; “bilen” olarak tercüme edilen kelime, orijinalinde “arafe” olarak geçer. Arafe lûgatda “inkâr”ın zıddı olarak izah ediliyor. Hadisi tercümesiyle anlamaya çalıştığımızda “bilen”in zıddı cahilmiş gibi akla geliyor ama değil. Cahilin zıddı âlim, cehâletin zıddı ilim. Burada geçen arefenin zıddı ise inkâr. Arifin zıddı ise münkîr olmuş oluyor. Yani “Arif olan anlar” sözünden “münkîr olan anlamaz” sözünü rahatlıkla istihraç edebiliriz. Dikkat edersek “emr-i bil mâ'ruf nehy-i ânil münker” mükellefiyetinde de mâ'rufu emretmek ve münkerden nehyetmek vardır.  Bir de bu mülâhazalardan sonra Hadis-i Şerif’e bakacak olursak şu çağrışımı beraberinde taşıdığını görürüz: “Kendini inkâr eden Rabb’ini inkâr eder.” Ya da bunun biraz yumuşatılmış hâli, Türkçede deyimleştiği şekliyle: “Aslını inkâr eden haramzâdedir.” Yani aslını inkâr eden -nesebi ne kadar sağlam olursa olsun- gayr-ı meşru olmuş olur. Bir de “arafe” kelime kökü olarak koku mânâsına geliyor... Kokusundan yola çıkarak irfanla, mâ'rufla, marifetle irtibat kurabiliyoruz. Yani somut deliller, elementer bilgilerle kendini bilme hadisesi gerçekleşecek diye beklemek, yanlış durakta beklemektir.  Orası hem o durak değil, hem de o hat, dolmuş hattı. Dolduruşa gelmeden, dolmuşa binmeden kendini bilme hadisesine yaklaşabilmek lâzım.  “Marifet iltifata tâbidir.” sözünde de bu koku var. Yani o, aslı kokuyla irtibatlı olan şey (marifet) letâfetle ortaya çıkıyor. Çünkü koku letâfetle yayılır. Kesif koku kötü kokudur. “Leş gibi kokuyor” deriz meselâ. Bir de “hayvanlar koklaşa koklaşa anlaşır” diye bir şey var.  Böyle bir kokudan bahsetmiyoruz elbette. Yani arafeden “zâtî” olarak ,  “zâtını” bilemediğimiz bir şeyin fiillerinden ve eserlerinden yola çıkarak bir bilme faaliyetini anlıyoruz. Biz kimiz, neyiz dediğimizde somut olarak vereceğimiz sıhhatli bir cevap bulamayız. Ama etkilerimizden, etkilenmelerimizden yani fiillerimizden dolayı takındığımız sıfatlarımızdan yola çıkarak kendimiz hakkında bir şeyler söyleyebiliriz, kendimizin kim olduğunun farkına varabiliriz.   Hacı Bayram-ı Veli bu konuyu bir dörtlüğünde özetleyivermiş, çok güzel formüle etmiş. Demiş ki:

 

Kim bildi ef'âlini

Ol bildi sıfâtını

Anda gördü zâtını

Sen seni bil, sen seni. 

 

Allah’ın zatını düşünmek şirktir. Ya aklı ermez çocuklar Allah'ın zatını düşünür ya da aklı başında biri düşünürse zındık olur.  Allah'ı Esma-ül Hüsna'sı ile biliriz. Esma-ül Hüsna ise zatî ve subûtî sıfatlar olmadan bilinmez. Allah'ın her ismi bir sıfatıyla bilinebilir,  bir sıfatına dayanır. İnsanları ve milletleri yaratan da Allah olduğu için insan ve millet hadisesi de bu şekilde bilinebilir. Tüm varlıklar kulluk için yaratılmıştır. Bu kullar içinde “isteyerek veya istemeyerek gelin” çağrısına isteyerek geldik diyenlere Müslüman ismi verilmiştir.  Yani zâtımız kul olarak yaratılmış. Bu kulluğu isteyerek kabul edene de Müslüman ismi verilmiş. Ama bu zâtı görebilmek için, Müslüman ismini taşıyabilmek için “sıfatımızı bilmek” olmazsa olmaz. Çünkü sıfatsız bir zâtı görmek mümkün değil. Yani nasıl kul olunacak, Müslüman ismi nasıl taşınacak soruları bizi sıfatımıza götürür. Bu bir dilbilgisi kuralıdır aslında. Çünkü dilleri de yaratan Allah’tır. Sıfat olmadan isim meçhuldür. Sıfat kullanmadan “yaprak” dediğimizde bu yaprağın neyin nesi olduğunu bilemeyiz. Yerde midir, ağaçta mıdır, yoksa bir defter yaprağı mıdır bilemeyiz. Ama “yeşil yaprak” dediğimizde bu yaprağın bir dalda olduğunu, aynı zamanda canlı ve yaş olduğunu anlayabiliriz.   O halde sıfatımız ne?         Hacı Bayram-ı Veli'nin fetvasınca fiillerimizi bildiğimizde sıfatımızı da bilmiş oluruz. Ve zatımızı sıfatımızda görebiliriz. O halde tarihin içinde fiillerimize, vakıalarımıza bakabilmek lâzım. Ama ben yeterince bakamadığımdan deyimlerle değinip geçeceğim. Hâlbuki tarih içinde fiillerimizin ne olduğunu kavradığımız zaman gerçek mânâda mensubiyetimizi ve giderek aidiyetimizi kavrayabiliriz. Yani reflekslerimiz, karakterimiz, hareket tarzımız, tepkilerimiz ne menem şeylerdir?  Deyimlerimizin birçoğu bu konuda işimize yarayabilir belki. Deyimler, atasözleri gibi karışık çorba değildir en azından, bize ait refleksleri ifade ederler.  Meselâ tüm dünyada makbul sayılanın tersine ne söylendiğinden önce kimin söylediğine bakarız. Ne işe yarayacağını bilmediğimiz bir icada “gâvur icadı” der çıkarız. Bizim sağımız solumuz belli olmaz. İlkokulda bir elimize soğan bir elimize sarımsak verseler bile sağı-solu öğretemezler bir türlü. Allah’tan başka kimseden kokmayanlarımız vardır. Şeytanın yattığı yeri bilenlerimiz vardır. Aklımız hep sonradan gelir ve nâmüsait zamanlarda gelir. Ama bir işin de dört başı mamur olanını severiz. Canımıza tak ettiğinde canımızı dişimize takarız.  Kızdığımız zaman Allah yarattı demeyiz.  Namazda imamın durduğu yere de mihrap deriz meselâ. Yani harp alanı. İlâ ahir… İşte Türkiye’de yaşayan insanlar olarak eylemlerimize, fiillerimize biraz dikkatli baktığımızda ilk dikkatimizi çeken şey fiillerimizin hiç de bilimsel olmadıklarıdır. Milletleri yaratan Allah fiillerini de yaratır.  Her milletin seciyesine göre fiillerini yaratır. Bu topraklarda, fiillerini bu vasıflarla yapanın bir de sıfatı olur. (Kim bildi efâlini / Ol bildi sıfatını)  Türkiye'de bu sıfat tarihî bir tanım olarak bu topraklarda ortaya çıkmış olan Türk’ten başka bir şey değildir. Yani Türk sıfatının yapıştığı yeri kazırsak altından Müslüman’dan başka bir şey çıkmıyor. Müslüman bir isim, Türk bir sıfat. İşte bugün,  kapitalizmin hükümran olduğu, bir sistem halinde hayatımızı kuşattığı bu zamanda nasıl kul olunabilir, nasıl Müslüman kalınabilir dediğimizde karşımıza müşahhas olarak Türk sıfatı çıkıyor. Önce çok mücerret gibi duran kendini bilme meselesi fiillerimiz dolayısıyla sıfatımızı bilmekle gayet müşahhas bir şekilde karşımıza dikiliyor. Yani bugün Müslümanlığından memnun olmanın, Müslümanlığında ısrar etmenin tek formülü Türklük olarak karşımızda duruyor. Geldiğimiz noktada bugün kâfirlerin oyuncağı olmamak için, bilakis kâfirler karşısında izzetli durabilmek için, Müslüman kalabilmek için Türk sıfatıyla sıfatlanmaktan başka bir formül yok.  Bugün bu formülün farkında olanlar İslâm düşmanları ve bir de İstiklâl Marşı Derneği.  İslâm düşmanları bir taraftan sıfatsız Müslümanlığı teşvik ediyorlar, diğer taraftan tarihî olarak Türk'ten başka çekindikleri hiçbir şey yok. Bu, öyle kuru bir böbürlenme, bir hamaset falan değil. Lozan'da açıkça ifade edilmiştir. Lozan’da İngiliz yetkililere itiraz ediyorlar: “Türklere Lozan'da verilenler fazla olmadı mı” babında. İngiliz diplomatın verdiği cevap şu mealde: "Lozan'da Türklere kısmî bir bağımsızlık verdiğimiz doğrudur; fakat Lozan'da öyle bir şey yaptık ki, Türkler bu verdiğimiz bağımsızlıkla gerçek anlamda bağımsızlıklarını yitirdiler. Bugüne kadar Avrupa'nın başına bela olan Türklerin Lozan'da ruhunu yok ettik."  Bu mesele çok açık aslında; ama bu açıklık meseleye nereden baktığımızla alâkalı. Müslüman olarak her şeye önyargılı bakmak lâzım. Özellikle bugünlerde daha bir önyargılı bakmak lâzım. Koyun gibi önyargısız, objektif bakmaya çalışırsak soluğu kasap dükkânında alabiliriz. Kimlik meselesi hayat-memat meselesi dedikleri o meselenin başı; çünkü kim olduğumuzu bilmeden Rabb’imizin kim olduğunu bilmek imkânsız. Kim olduğumuzu bilmeden yaptığımız her şey ya doğrudan doğruya batıl, Ya da Hakk'ı batıla bulamak suretiyle dolaylı batıl. Kendini bilmenin bir mükâfatı, kendini inkâr etmenin de bir cezası var. Ve  “ceza ve mükâfat amel cinsindendir” diye de bir fıkhî kaide var. Bu kaide çok fonksiyonel, çok pratik sonuç veren bir kaide; nereye koyarsak orada anında net sonuç veriyor.  Bu kaidenin hem dünyada hem de ahirette hükmü bâkî. Meselâ kasten adam öldürenin cezası yine ölümdür. Oruç bozanın cezası yine oruç tutmak ya da şu kadar fakiri doyurmaktır. Herkesin dünyada yaptıklarına mümâsil cennetler veya cehennemler vardır... Bu “ceza ve mükâfat amel cinsindendir” kaidesi kimlik meselemizde de sonuçlarını hemen görebileceğimiz netlikte hükmünü devam ettiriyor. İşte bugün Türkiye'de, adı “Türkiye” olarak konulmuş olan bu ülkede, bu topraklarda yaşayıp da öyle veya böyle bir Türkçe konuşup da Türk kimliğinden rahatsız olanların, Türk sıfatından imtina edenlerin önüne ceza olarak Çingeneliğe kadar varan bir yol açıldı. Çünkü “Türkiye'de Çingene Olmak” diye başlık atmaya kadar vardı iş. Bugün Türkiye'de “Ben Müslüman’ım ama Türk değilim.” diyenler, insan hakları emperyalizminin sultası altında Çingene kimliğine varıncaya kadar İslam’a mugayir bütün kimlikleri savunma işiyle cezalandırılıyorlar.  “Ben Müslüman’ım ama Türk değilim.” diyen birisinin -sıfatı olmadığından dolayı- kim olduğunu bilemeyiz. Dolayısıyla sıfatsız birinin fiillerini kendi hesabına yapmasına imkân yok. Sıfatsız birinin kendini bilmesine de imkân yok. Yani kendini inkâr eden Allah'ın terbiyesi altına giremeyeceği için terbiyesiz kalıyor. Bunun dahası da var, Kur'an-ı Kerim'de Yahudilere verilen nimetler uzun uzun anlatılır: Âlemlere üstün kılınırlar, peygamber üstüne peygamber gönderilir, gözlerinin önüne mucizeler serilir, gök sofraları açılır....  Allah yeryüzünde adalet numunesi olacak bir millet yaratmak murat eder. Fakat Yahudilerin ayak diremesi karşısında en sonunda “aşağılık maymunlar olun!” denir. “Aşağılık maymunlar olun!” ibaresi bir mühürdür. Ve kimin veya hangi topluluğun üzerine o mühür vurulmuşsa onun artık iflâh olma imkânının kalmadığı anlamına gelir. Bu hâdise tarihte kalmış hoş bir anekdot falan değil. Kur'an-ı Kerim'in her ayeti gibi bu ayetin de kıyamete kadar hükmü bakidir. Ayette, Yahudilere vurulan “aşağılık maymunlar olun!” mührünün akıbettekiler için bir ders ve bir nasihat olması için zikredildiği söyleniyor. Onun için öğüt almamız lâzım. Bu mühür bugün Türkiye'de yaşayan bizlerin tepesinde dolanıyor. Belki de tek tek veya fevc fevc insanların üzerine vuruluyor.  Bu mühürle mühürlenmemek için modern zamanda mahiyeti değişen “millet olma” hadisesini anlayabilmek, buna akıl erdirmek lâzım. Sıfatımızı bir an önce bulmak lâzım. İşte biz de Allah'ın bu mühründen yine Allah'a sığınmak için İstiklâl Marşı'nda kendimizi buluyoruz. Çünkü İstiklâl Marşı bu ülkenin kimliğidir. İstiklâl Marşı'nda fiillerimiz, vasıflarımız, karakter özelliklerimiz, rolümüz... Yani sıfatımız var İstiklâl Marşı'nda. İstiklâl Marşı'na bakınca zatımızı görüyoruz. Şerefle göstereceğimiz kimlik kartımız. Sen kimsin, diye sorana “aha, işte ben buyum” deyip gönül rahatlığıyla gösterebileceğimiz bir kimlik kartı. Elimizdeki tek ve son kart bu. Tüm kredimiz bu kartta. Ve bu kartın çok önemli bir özelliği var: Türkiye'de yaşayıp da ikinci bir kart taşıdığımız anda bu kart hükümsüz kalıyor. Söyleyeceklerim bu kadar…

Durmuş KÜÇÜKŞAKALAK

Kendini bilmesi konu edilen insanoğlu nasıl bir varlıktır. Öncelikle buna ilişkin birkaç söz etmek gerekecek: İnsanoğlu, dünyadaki hayatının uzun veya kısa, ancak bir müddet devam edebildiğini anlayan, yani ölümlü olduğunu bilebilen yegâne yaratıktır. Bu yaratık kendisinin bir ömrü olduğunu ve bu ömrünün sonunda öleceğini bilmesine rağmen başka hayatları kurtarma girişiminde bulunmaktan da geri durmaz.  Çünkü insanoğlunda soyut ve mutlak olanı üstün tutmak, bunu yapabilmek için de somut ve indî olandan vazgeçmeyi göze almak gibi bir eğilim var. İnsanoğlu Rabb’ini tanıyabilecek imkânlarla donatılmıştır. Yine insanoğlu âlem-i sagîr  (küçük âlem – mikro kozmos) olarak tarif edilir. Çünkü her insanda bir âlemin bütün vasıfları vardır. Bu vasıfların bazıları yerine yahut zamanına göre tebarüz ve tebellür eder, bazıları ise saklı durur ve şeklini bulmamış halde uykudadır. Ancak her halükârda her insan kendi başına bir kâinat, bir âlemdir ve Allah âlemlerin rabbidir. İnsanoğlu, Allah tarafından en güzel şekilde (ahsen-i takvim) yaratılmış olup, kendisine eşref-i mahlûkat olmak ile esfel-i sâfilin olmak arasında seçim yapabileceği bir alan tanınmıştır. Bu haliyle insanoğlunun dünyevi yurdu yer ile gök arasındadır. İnsanoğlu ulvî olanla süflî olanın kesiştiği noktada bulunan bir kıstaktır. Dünyevi yurdunda vereceği imtihanı, ahiret yurdundaki durumunu yani ahirini belirleyecektir. Çünkü insanoğlunun dünya hayatındaki yapıp etmelerinin, amellerinin hesaba çekileceği bir din günü ve ahiret hayatı kendisini beklemektedir. Dünya hayatı bir oyundan, oyalanmadan ibarettir; ama Allah amellerimizi oyun olsun diye yaratmamıştır. Bu noktada ahiret hayatının varlığının yadsınması ve hemen arkasından ulaşılabilecek dünya nimetlerinin ahiret hayatından ve onun nimetlerinden daha hayırlı olduğunun kabullenilmesi insanın istiğnaya ve isyana sürüklenmesine sebep olur. Yani insanoğlunun kendisine ahiret hayatını hesaba katıp katmamak hususunda seçme hakkı verilmiştir.
 
  İnsanoğlu ölünce ahiret hayatının künhüne varma bakımından uyanır, ayıkır. Bu öylesine bir uyanıştır ki; uykusu, baygınlığı sırasında ahiret yurdunu özleyip özlemediği hususunun ölmeden önce bile üzerinde nasıl etkinlik göstermiş bulunduğunu anlar.  Ahiret yurduna uyanan insanoğlu, kendisinin tevhid akidesine bağlılığının yani kendisine Allah’tan gayri rabler edinip edinmediğinin, dünya yurdunda bulunduğu bir müddet boyunca sınandığının ayırtına varacaktır. Tevhid akidesini kazanmak ise kulluğu ancak Allah’a has kılmakla ve Allah’tan gayrisine kulluk etmemekle gerçekleşir. Tevhid akidesinden uzak düşmek istemiyorsak, putperestliğin  gündelik hayatımıza nasıl müdahale ettiğini anlamamız ve putperest duruma düşmemek hususlarında hassasiyet göstermemiz gerekmektedir. Tevhid inancı bize hayatta fiilen alacağımız yeri de gösterir. İslâm düşüncesinin şirk tehlikesi karşısında gösterdiği hassasiyet yalnızca düşünce ve inanç dünyamızı ilzam etmekle kalmaz; çünkü her günkü işlerimizi görürken de toplum hayatının tevhid akidesine göre nerede bulunduğunu hesaba katmak zorunda kalırız. Kendini bilmenin çok hayatiyet kazandığı nokta burasıdır. Bir toplumda öne çıkan ve karar sahibi olan ister bir ruhban sınıfı, ister siyasi iktidarı kullanan zümre ve isterse mali imkânları çoğunluğu baskı altına alabilecek kadar şişkin tabaka olsun ortaya korkan ve korkutan, ümit veren ve ümit bağlayan insanlar çıkmışsa orada tevhid akidesinden uzaklaşılmış, bir tür putperestlik yürürlüğe girmiş ve dolayısıyla insanların insanlara kulluğu kabul görmüş demektir.  Bu da Allah’tan gayrisinin rabler edinildiğini gösterir. Yaşamakta olduğumuz modern zamanlarda şirk artık gizlenecek daha fazla mekân bulabiliyor ve putperestlik bizim onu kolay tanıyamayacağımız kılıklara bürünmekte zorluk çekmiyor. Bu arada insanın insana kulluğu da gün geçtikçe daha nazik, daha kibar hale geliyor. Yerleşik toplumların sırayla birinden diğerine tarım ağırlıklı, sanayi ağırlıklı, elektronik ağırlıklı olarak dönüşmesi aynı zamanda insanların insanlara kul oluşlarının biçiminde de bir dönüşümün yaşanması demektir. Bu noktada yaşadığımız hayatın meşruiyeti hakkında kendimizi ciddiyetle muhasebeye tabi tutma ve rabbimizi bilebilmemiz için öncelikle kendimizi bilme meselesi ile karşı karşıyayızdır. Her bir insanoğlu Ben kimim? Neredeyim? sorularına cevaplar aramalı ve bulmalıdır. Kendini bilenin Rabb’ini bildiği gerçeği bizi aynı zamanda Rabb’ini bilenin kendini bildiği gerçeğine götürmez mi? Hayır, götürmez. Giderek tersi olma ihtimali yüksektir, yani rablerini bilmeyi öne alan kimseler kendilerini unutma akışında ilk sırayı doldururlar. "Rabbim Allah, kitabım Kur'an" diyenler müstesna. Bu nedenle hal-i hazırda kimin terbiyesi altında bulunuyorsak (bir zamanlar bulunmuşsak değil) rabbimiz odur. Ne ile terbiye edildiğimiz hakkında edineceğimiz her malumat rabbimizi tanıma yönünde bir miktar ilerlememize sebep olacaktır. Terbiye edeni de bir terbiye eden vardır, diye düşünmekten kendimizi alamayız. En iyisi bir başkasının terbiyesi altında olmayanın terbiyesi altına girmektir.  Bu nedenle kendini bilen, diğer terbiye edici olarak edinilen putları; bunlar ister nesneler, ister düşünceler, ister kişiler olsun terk edecek ve kulluğunu âlemlerin rabbi olan Allah’a hasredecektir.Kendini bilme ameliyesi, bilgi ile kurulan irtibatla yol alır. İnsanoğlunun bilgi ile irtibatı ancak bu dünyada (beş duyuyla algılanabilen bir dünyada) bulunuşu ve fakat öte dünyaya (duyuları aşan bir dünyaya) ait oluşuyla kurulabilir. Bu yüzden bilgi edinmek veya hakikate ermek dediğimiz şey herhangi bir pratik fayda gözetmeksizin gerçekliği fark etmek anlamına gelir. Hakikati dile getirenler ait oldukları öte dünyanın gerçekliğine dair bir ifşaatta bulunur. Öte dünya hesap dışı bırakılarak ortaya getirilen her beyan bilginin aslını inkâra varır. Aslını inkâr eden ise haramzâdedir. Kendini bilme yolunda yol alan kendi ruhuna ve aslına özen göstermiş olur ve bu suretle kendini bilme yolunda yol alan, kendi ruhuna özen gösteren diğer bir kişiyi de tanıyabilecek kıvama gelir. Bu şekilde kendini bilenler bir ümmet oluşturacak mikyasa ulaşırlar. Kendini bilme yolunda yapılan muhasebe sonucunda insanoğlu kendini verili bir kültür alanı içerisinde bulur.  Bu sebeple kültürün kökeni bizi ilk elden ilgilendirir. İnsan-kültür ikilisinden yön verme gücüne sahip olanı insandır; çünkü insan, başka şeyler hakkında olduğu gibi, kendi hakkında bilinç sahibi olabilen, bu yüzden de mükellefiyet altına giren bir yaratıktır. Buradan kalkarak aldığımız terbiyenin Türklüğümüzün derecesini de belli ettiğinin farkına varırız. Bu noktada insanoğlu kendisini mutlaka tarihin varılan bir noktasında bırakılmış olarak bulur. O bulunduğu noktada dünya bir şekle bürünmüştür.  Dünyanın aldığı son şekil karşısında insanoğlu bir tercih ile karşı karşıyadır.  Ya bugün dünyanın aldığı şekil ve insanoğlunun vardığı noktayı kaçınılmaz gelişme olarak kabul edecektir ve “Modern çağlarda dünya öyle bir form kazanmıştır ki, bu form insanoğlunun kaçınılmaz olarak yürüyeceği yolun formudur...” diyerek şu anda yaşadığı hayatı vardığı esas nokta kabul edecektir. Ya da dünyanın sahip olduğu bugünkü şekli daha önce de insan topluluklarının vardığı noktalardan biri olarak kabul edecektir. Bu kişiler, içinde bulunduğumuz dünyanın imkânlarını, dünyanın tehlikeleri olarak görecek ve bunları Ad, Semûd ve Lût kavimlerinin vardıkları noktaların benzeri olarak anlayacaklardır. O zaman, içinde bulunduğumuz durumun yeni açılımlara varabilecek özellikte olduğu ve belli şartlar yerine getirilirse, belli bir takım sonuçların elde edilebileceğinin farkına varacaktır. Bu şekilde gerekli tedbirler alınırsa, başka bir dünyanın, Kur’an ve Sünnet’e uygun müslümanca bir hayat tarzının inşa edilebileceği anlaşılacaktır.Bu ikinci gruptaki insanlar kendilerine yalnızca İslam kaynaklarının açtığı imkânı gerçek kabul edecekler, dünyanın verdiği yaşama biçimini alt edilebilir, içinden has değerlerin seçilebildiği bir alan olarak kabul edeceklerdir. O zaman bu medeniyetin türetmiş olduğu maddi ve manevi değerler yaptırım gücünü kaybedecek, müminler “Güvenilir kuvvet olarak Allah yeter!” inancına yeniden sarılabileceklerdir. Modern hayatın imkânlarına, “hayatlarını kurtaran” kendilerine hayat veren unsurlar gözüyle bakmayacaktır. Çünkü İslam kaynaklarına mutlak bir teslimiyette bulunacaklardır. Modern hayattan bahsetmişken, modern çağ başlamadan önce de kâfirler kendilerini müstağni saydıkları için azmışlardı. Kendi emniyetlerini kayalarda oydukları meskenlerde aramış, ellerinden sadır olanın kendilerini kurtuluşa erdireceğine güvenmişlerdi. Modern çağda ise sözü edilen istiğna yalnızca devasa boyutlar edinmekle kalmadı; bir de sermaye ve teknoloji ittifakı yüzünden insan hayatının her anına musallat olabilecek yaygınlığa kavuştu. Hatta modern çağda istiğna, sistemleşerek kapitalist bir çark eşliğinde hüküm sürdürmektedir. Batı medeniyetinin kurduğu bu sistem her dönen çarkın, kendi dişlilerine bir yerden bağlanmasını kaçınılmaz sayar. Tahammül edemeyeceği ise bir başına dönen, dönebilen çarktır.  Tüm bunlara rağmen dünyanın aldığı son şekli bir veri olarak kabul edenler, istiğna ile gerçekleştirilen değişmeleri ve ika edilen haksızlıkları birer oldubitti sayanlar intikamı hem imkânsız, hem de lüzumsuz göreceklerdir. İntikam kelimesi kimin içinde bir huzursuzluk doğurursa, anlamalı ki o suç ortaklığından kaynaklanan bir azaptan endişe etmektedir. Bunlar karşısında kendini bilmek mükellefiyeti taşıyan insanoğlu kim olduğunu ve nerede yaşadığını bilmek zorundadır. Birbirinden ayrılarak sorulamayacak olan “kim olduğumuz” ve “nerede yaşadığımız” soruları tek başına bir insanın çaresizliği sebebiyle doğmuş sorular değildir. Bu sorulardan herkes ve her yer nasibini almıştır.  İnsanın kimliği takbih ettiği şeyler dolayısıyla tebellür etmez. İnsanın nerede yaşadığı, hariçte bıraktıklarından anlaşılmaz. Kim olduğumu billûrlaştıran beğendiklerim, güzel bulduklarımdır. Dâhil olduğum yerde yaşıyorumdur. Tek başıma bir şeyi, birçok şeyi, her şeyi reddedebilirim; ama neyi kabul edeceksem edeyim artık tek başıma kalmayacağım demektir. O halde kim olduğumun ve nerede yaşadığımın açıklaması mutlaka benimle olan bir (veya birçok) benden başkayla olur.  Bana kendiliğimi veren, kendime ait, kendimden yetişmiş, kendimi besleyen unsurlardan oluşmuş ortam nerede yaşadığımdır. Bir yerde bulunmak orada yaşamak değildir. Bana kendiliğimi vermeyen, bana ait olmayan, benim yetiştirmediğim, beni beslemeyen bir yerde bulunabilirim; ama bu benim orada yaşadığımı göstermez. Yaşamak bulunduğun yere dâhil olmaktır. Giderek bulunduğun yeri kendine dâhil etmezsen orada yaşayamazsın. Bu noktada millet düşüncesi önem kazanır. Çünkü din düşüncesiyle millet düşüncesini birbirinden ayıramazsınız. Bu demektir ki, hangi din sorusu aynı zamanda hangi millet sorusu yerine geçer. Dolayısıyla insan teki olarak bizler dinimizi tercih etmekle milletimizi de tercih etmiş oluruz.  O zaman Türk kime denir ve Türkiye neresidir? Türk, müstağnilerden intikam alıcı olarak teşhis olunabilir.Türkler kafirle çatışmayı göze alma vasfını Müslümanlığına eklemlemiş bir millet olarak tarih sahnesine çıkmışlardır. Türkler bu vasıflarını tarihi rol olarak benimsemek suretiyle tarih sahnesinde bir eksen teşkil etmişlerdir. Türkiye Türkleri, Türkler Türkiye'yi meydana getirmiştir.  Türkler vatanlaştırdıkları toprağı kültürel bir yüceltmeyle donatma başarısına ermiş nadir milletlerdendir. Türkler Türkiye'yi vatan kıldıktan sonra İslâm kültürüne mahsus birçok itibar alanı "Türk yurdu" lehine yer değiştirmiştir. Türkler irtibatlı oldukları devlet yapısı itibariyle modern dünya sisteminin hiçbir zaman dışında kalmamış ve asla içine tam olarak girmemişlerdir. Bu onların özgünlüklerinin önemli bir kültürel parçasıdır. Türk özgünlüğünün siyasi parçasını bağımsızlığa kıskançlıkla tutkun oluşlarında görürüz. Tarih boyunca hiçbir çağda kolonileştirme politikası gütmeyişleri, Türkleri ancak ve sadece kolonileştirilemeyen bir toprak üzerinde yaşayabilen bir millet haline getirmiştir. Dünyada kendini böyle bir dokunulmazlıkla donatmış ikinci bir millet yoktur. Bu haliyle biz Türkler henüz kendinde (ansich) bir millet olmamız ve ancak daha kendisi için (für sich) bir millet olma aşamasına ulaşamamış olsak da bu böyledir. Açıktır ki, Türkiye’ye gösterilecek hassasiyet birinci elden geleceğimizle bağlantılıdır. Çünkü toprağın insan dolayısıyla, insanın toprak dolayısıyla duydukları kaygıya verdiğimiz isim gelecek zamandır. Kaygıdan arınmanın verdiği sonuç gelecekten mahrum olmaktan başka bir şey olamaz.  Toplum hayatı içinde herhangi bir insan kendine mahsus bir bilince sahip olmaksızın ve sadece kendi varlığına ilişkin bir gaye gütmeden ömrünü geçirebilir. Oysa bir toplum veya belirgin bir insan topluluğu diğer topluluklar, diğer toplumlar arasında hususiyetini koruyarak yaşamak mecburiyetindedir. Eğer o topluluğun üyelerinin her biri bir yandan kendilik bilinci geliştirememişlerse ve bunun yanı sıra şahsen güttükleri gayeleri mensup oldukları toplumun veya topluluğun gayesiyle koşut hale sokamamışlarsa sözünü ettiğimiz topluluğun varlığı zihinde doğmuş bir hayalden ibarettir. Böyle bir toplum gerçeklik alanında sınanmaya gelmez. Bilinçsiz ve gayesiz toplum diğer toplumlar içinde erimeye mahkûm olduğu yetmezmiş gibi diğer toplumların avı durumuna düşmekte gecikmez. Bütün bunlar Türklerin dünyadaki binlerce millet arasında herhangi bir millet, Türkiye’nin yerküre yüzeyini kaplayan yüzlerce ülke arasında herhangi bir ülke olmadığını düşündüğümüz zaman anlam sahibidir. Türk ve Türkiye arasında ne gibi bir münasebet bulunduğu ancak derin bir varlık endişesinin sonucu olarak anlaşılabilir. Eğer bu çabaya girilmez ise, ben Gaza Beyliklerinden İstiklal Harbi’ne, oradan da günümüze uzanan süreç içinde hangi uğraklarda bulunduğumu fark edememişsem; benliğim, kişiliğim hakkında yeterli bilince ulaşamamışım demektir. Bu noktada âlemlerin Rabb’i olan Allah’ı bilmek maksadıyla, yüce Rabb’ini en iyi bilen insanoğlu olan Peygamber efendimizden aktarılan bir hadis-i şerifi zikretmek istiyorum. Peygamber efendimiz her namazın arkasından selâmdan sonra, “Allah’tan başka ibadete layık tanrı yoktur. O’nun şeriki yoktur. Mülk O’nundur. Hamd O’na mahsustur. O her şeye kadirdir.  Havl ve kuvvet ancak O’nun inayetiyledir. Allah’tan başka ibadete şayan bir ilâh yoktur. Biz yalnız O’na ibadet ederiz. Mazhar olduğumuz nimet ve fazlu kerem O’nundur. En güzel medh ü sena O’na yaraşır. Dini yalnız O’na tahsis ederiz, kafirler istemeseler bile.” mealindeki senayı okurdu. Tüm yapıp etmelerimize karşılık olarak gelecek en güzel söz “şahit olarak Allah yeter” ise vicdanen müsterih olanı ararken gerçekte kendimizi aradığımız fark edilir...  Kendini bilmek, hakikate şahitlik etmektir. Bu nedenle konuşmamı şehadetle sonlandırmak istiyorum: “EŞHEDÜ EN LÂ İLÂHE İLLALLAH VE EŞHEDÜ ENNE MUHAMMEDEN ABDUHU VE RASÛLUHU.” 

Mustafa TOSUN 

İstiklal Marşı Derneği'nin Şanlıurfa şubesinin hayat bulduğu bu günde kendini bilmenin Rabb'ini bilmek olduğunu söylüyoruz. Bunun mânâsı nedir? İstiklal Marşı Derneği'nin Şanlıurfa'da bir şube açmasının ve bu açılışı "Kendini bilen Rabb'ini bilir" başlığı altında idrak etmesinin mânâsı nedir? Ne demek istiyoruz? Ne demek istediğimizin anlaşılması için neye kulak verdiğimizi, daha doğrusu kulağımızı neyi duymaya ayarladığımızı kendimize mesele edinmemiz gerekir. Kendimizi mesele edindiğimiz takdirde kim olduğumuzu idrak etmemize imkân sağlayacak bir sıhhat alanını fark edebiliriz. Bu sıhhat alanı sınırları istiklâl ameliyesiyle yani yüklenip götürmek ameliyesince çizilmiş bir alandır ve bu alana Türk olmakla dâhil olunur. Türk olmanın ise İslam'ı sırtlanıp götürmeye talip olmak dışında bir tarifi yoktur. Kendini bilmek Türk olup olmamaya karar vermektir. Selametimizi nerede arıyoruz? Selametimizi Türklükte arıyorsak Rabbimizi bilme derecesine ermemizin yolu açılmış demektir. Bu yol din ve milletin bir olduğu hakikatinin açtığı yoldur. Şöyle deniyor mızraklı ilmihalde: Din ve millet birdir. Resulullah'ın Allah'tan itikada müteallik getirdiği şeylere millet denir. Din ve millet demek; iman, marifet, tevhid ve şeriat üzerine oluncaya dek daim olmaktır.  

Din ve milletin, bu ikisinin aynı şey oluşunun bize sunduğu mânâ çerçevesi içerisinden baktığımızda bugün bize millet olmanın unsurları diye yutturulan şeylerin milletin aslî anlamına hayat sağlamamak üzere yani Türk milletini tarihten silmek üzere devreye sokulduğunu görmemiz lazım. 

Mesela adına sosyoloji denilen bilimin içtimai hayatı ve dahası onun kemikleşmiş biçimi olan milleti anlama ve izah etme endişesinin neticesinde ortaya çıktığı yalanı hepimize yutturuldu. Oysaki sosyolojinin varlık sebebi iman, marifet, tevhid ve şeriat üzere oluncaya dek ısrar etme şuurundan doğan Türklüğün etkinliğini yok etmektir. Türk milleti tarih sahnesinden silinecek mi? "Dost olarak Allah bana yeter" diyor muyuz?  

Hamdi ÖZYEL

Selâmün Aleyküm, Oflu Hoca ölüm döşeğindeymiş. “Ah ömrüm, vah ömrüm diye yazıklanırken oğlu, “Baba!” demiş, “Niye hayıflanıyorsun? Ölümden korkmaması gereken birisi varsa o da sensin. Biz şahidiz ki, sen ömrünü Allah yolunda geçirdin ve hep hayırlı işler işledin...” Oflu Hoca cevaben, “Aaah oğlum ah, ben kendimi bilirim.” demiş. 

İşin latifesi bir yana yine zor bir konu başlığıyla karşınızdayız. Üzerinde konuşulması en zor konulardan biri olmasına rağmen bu konuda daha önce de birçok şey söylendi ve yazıldı. Biz de kendi anlayışımız çerçevesinde bir şeyler söylemeye çalışacağız:  

Önce, “Neden zor bir konu?” onu anlamaya çalışalım. Bu hadisin aynı zamanda bazı mutasavvıflar elinde vahdet-i vücut nazariyesini savunmak için dillendirildiğini biliyoruz. Belki İbn-i Teymiyye sırf bu yüzden hadis-i şerifin mevzû yani uydurma olduğunu söylemiştir. Bir kısmı bu sözü Hz.Ali’ye nispet etmişler, bir kısmı hadisin zayıf olduğunu söylemişler vs. Biz bu sözün Hz. Ali’ye ait olması durumunda da zayıf hadis olması durumunda da kıymetinden bir şey eksilmeyeceğini düşünüyoruz. Meselenin zor yanlarından biri de bu söz anılırken çok kere takdim te’hir yapıldığına da şahit olmamızdır. Yani “Kendini bilen Rabb’ini bilir.” denileceğine “Rabb’ini bilen kendini bilir.” denilebilmektedir. Her neyse... 

Öncelikle, “Kendini bilen...” sözünü nasıl anlamamız lâzım? İsterseniz sözün orijinaline yani Arapça aslına birlikte bir bakalım:  “Men arafe nefsehu fekad arafe Rabbehû.”  Neredeyse tamamı Türkçe diyebileceğimiz kelimelerden oluşuyor; irfan, nefis ve Rabb. Burada üzerinde durulacak kelime “arafe” kelimesi ki, bunun masdarı irfandır. Yani tanımak. Türkçeye -daha çok- tanımak şeklinde tercüme ederiz. Bilmek şeklinde çevirdiğimiz de olur, beraber kullandığımız da. Filanca için, “Tanıdım, tanıdım; bildim...” deriz. Yani irfan tanımak ve bilmektir. Bilmiyorum, bu ayrıntıyı zikretmek ne kadar işimize yarayacak? Bir de “irfan” kelimesinin “iman” gibi bir anlamı olduğunu bilmemiz gerekiyor. Nasıl iman sadece inanmak değilse, irfan da sadece bilmek hatta tanımak değildir çoğu kere.  Bu durumda bu hadisi şöyle anlamamız gerekecek: Kim kendini bilip tanırsa ancak o Rabb’ini Rabb olarak tanır yani onun terbiyesini ve hükümranlığını kabul eder.  Daha önceki bir panelde de aynı örneği vermiştim, olsun; burada da aynı örneği vereceğim: Hani Şeytan Rabb’ini tanımayarak kâfirlerden olmuştu. Hâlbuki Şeytan Rabb’ini biliyordu. Ama Şeytan’ın bilmediği bir şey vardı, o da haddi idi.  Buradan nereye gelmek istiyorum? Kendini bilmenin haddini bilmek demek olduğunu, Rabb’ini bilmenin ise onun rabliğini tanımak ve kabul etmek demek olduğunu söylemeye çalışıyorum. Çünkü bir insanın Allah’ın varlığına inanması onu aynı zamanda Rabb’i olarak tanıdığını göstermez; inançlı olduğu söylenen nice insanın Rabb’ini ve onun hükmünü tanımadığını biliyoruz.  Adem ve Şeytan örneğine dönersek, Adem'in farkı “Abdullah” yani “Allah'ın kulu” olduğunun farkında olması idi, diyebiliriz. Ve bu kulluktan da memnundu. Şeytan ise kendini bilmediğini kul olduğunu unutarak ortaya koydu. Yetmedi; kafa tuttu. O da yetmedi; hatada ısrarını sürdürdü. Nihayetinde tövbe de etmedi ve kâfirlerden oldu.  Peki, insan önce kendini mi tanımalı yoksa Rabb’ni mi? Her şeyden önce şunu söylemeliyiz ki, burada bizim zannettiğimiz manada bir sıralama söz konusu değildir. İnsanın kendini bilmesi Rabbinden ve Rabb bilgisinden bağımsız bir hadise midir ki böyle bir sıralama olsun. Yani Rabb’den habersiz birisinin kendinden haberi olması zaten muhaldir.  Şimdi de kendini bilen ve bilmeyen insanların neyi yapıp neyi yapamayacağı ile ilgili bir-iki örnek verelim:  Mesela, “Kendini bilen kul hiç günah işlemez.” diyemeyiz ama iddialı da olsa rahatlıkla şunu söyleyebiliriz: “Kendini bilen asla mahlûkatın genleriyle oynamaz, oynayamaz.” Yine aynı şekilde, “Kendini bilen güzelleşmek ve estetik için ameliyat olmaz, olamaz.” Bir de “Kendini bildiğini söyleyen insan Rabbini de mutlaka bilir.” diyemeyiz belki; ama kendini bilmeyenin Rabbini hiç bilmeyeceğini rahatlıkla söyleyebiliriz.  Kendini bilmek, kendi kıymetini de bilmektir. Kendini bilen, Türkiye’nin niçin vatan olduğunu da bilir. Ve yine bilir ki, kendini bilmek ancak dua ile mümkündür.  İstiklâl Harbi yıllarını hatırlayacak olursak, her şeyin bittiğinin sanıldığı bir zamanda Türk milleti kul olduğunu bildi, kul olduğunu hatırladı. Ve yine bildi Rabb'inin kendi duasını karşılıksız bırakmayacağını. “Garbın âfâkını sarmışsa çelik zırhlı duvar/Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var” diyerek kendinde olanı yeniden keşfetti. Kendini yeniden tanıdı, yeniden bildi. Ve dua niyetine İstiklâl Marşı'nı yazdı. Yani duası İstiklâl Marşı şeklinde tecelli etti.  Ve tabii Rabbi de kulunun duasına icabet etti: bize bu vatanı bağışladı. Ama öyle anlaşılıyor ki, sonrasında kendimizi yine unuttuk ve bugünlere geldik. Millet olarak kendimizi bilmenin ve kendimize gelmenin zamanı çoktan geldi, diyoruz. Kendimize gelmenin ve kendimizi bilmenin yolu da millet olarak tekrar İstiklâl Marşı’mıza kulak vermekten ve tekrar ona sarılmaktan geçiyor. Beni dinlediğiniz için hepinize teşekkür ediyorum.  

Mustafa KARANFİL

Devam edecek...

 

 
İkinci Sene-i Devriye - Panelistlerin Konuşmaları PDF Yazdır e-Posta

 İkinci Sene-i Devriye Merasimi - Panelistlerin Konuşmaları

  Ahmet Demirel:
 İstiklâl Marşı Derneği, dinin milletle, milletin de vatanla yekpare bir bütün  olduğu inancı  içinde faaliyetlerini devam ettiriyor. Bugün birini daha gerçekleştirmekte olduğumuz panelin konusu, “Yeniyse iyidir deme; iyiyse yepyenidir de” şeklindedir.

 

Devamını oku...
 
Birinci Sene-i Devriye Merasimi - Panelistlerin Konuşmaları PDF Yazdır e-Posta

AHMET DEMİREL

İstiklal Marşı Derneği’nin birinci sene-i devriye merasimine hepiniz hoş geldiniz. İstiklal Marşı Derneği 6 Şubat 2007 tarihinde kuruldu. Dernek olarak bir seneyi geride bıraktık. İstiklal Marşı Derneği’nin henüz kurulduğu günlerin içinden geçtik, bugüne ulaştık. Bu süreçte irademizin rolü konusunda hiçbir fikrim yok! Allah’ın yardımı sayesinde buradayız.

 

Devamını oku...
 
Panel: Bir Çağın Başlangıcı Olarak İstiklâl Marşı PDF Yazdır e-Posta
12 Aralık 2008 Tarihinde Kızlarağası Medresesi’nde düzenlenen “Bir Çağın Başlangıcı Olarak, Bir Alanın Açılımı Olarak, Bir Biçimin Sunumu Olarak İstiklal Marşı” Paneli
Devamını oku...
 
<< Başlangıç < Önceki 1 2 Sonraki > Son >>

Sonuçlar 1 - 9 / 10