İSTİKLÂL MARŞININ BESTEKÂRI ZEKİ ÜNGÖR’Ü EVİNDE ZİYARET

İstiklâl Marşı nasıl bestelendi?

İlk ilham – Bestenin tekemmülü – Atatürkten gelen mektup – Halife Abdülmecit Muzikai Hümayunu niçin istemedi? – Muzikai Hümayun tam takım olarak Ankaraya nasıl gitti? – İstiklâl Marşı betekârının aldığı 500 lira ve teberru

“İstiklâl Marşı” nın kimin eseri olduğu hakkındaki suale “şair Mehmet Akif merhumundur” cevabı verilir de; o güfteyi melodisi ile heyecan ve hürmet telkin eden ölmez bir eser ve “Millî Marşımız” haline getiren bestekâr Zeki Üngör’ün isminden hiç bahsedilmez! Bu haksızlık, şarkılardan bir çoğunda da tamamile tersine tezahür eder: Bugün piyasada tutunmuş, sevilmiş nice şarkılar vardır da güfte sahibi şairin adı anılmaz, fakat bestekârın ismi asla unutulmaz.

Rahatsız olduğunu teessürle haber aldığım kıymetli bestekâr Zeki Üngör’ü evinde ziyaret etmek üzere Modaya giderken, bu yüzden de ayrıca üzülüyordum.

Bestekârın evini bulmakta hiç güçlük çekmedim. Tarif edilen sokağa girdiğim zaman rastladığım ilk çocuk, aradığım evi derhal gösterdi.

-İşte! dedi. Zeki bey amcam bu evin üst katında oturuyor.

11-12 yaşında olabileceğini tahmin ettiğim bu çocuğa, Zeki beyin kim olduğunu sordum. Omuz silkerek sustu ve birkaç saniye sonra derhal kendisini toplayarak:

-Emekli! dedi. İş yapmıyor. İhtiyar amma bahçeden de çıktığı yok… Elinde kazma kürek hep bahçesile meşgul olur.

İlkokulu bitirerek bu sene ortaokula geçtiğini ve aynı sokakta oturduğunu söyleyen muhatabıma, Zeki beyin “İstiklâl Marşı” nı besteleyen bir sanatkâr olduğunu bilip bilmediğini sordum. Beni hayretle yukarıdan aşağıya süzdü, omuz silkti ve alaylı bir tebessüm ile yanımdan uzaklaştı!... Eminim ki bugün, liseye devam edenler ve belki de bitirenler arasında dahi Zeki Üngör’ün İstiklâl marşımızın bestekârı olduğunu bilen pek azdır.

Bestekâr, bembeyaz saçlarını parmaklarile taraklayarak geriye doğru ittikten sonra:

-Söyleyin Allahaşkınıza, dedi, niçin geldiniz?

-Rahatsız olduğunuzu duydum da…

Kaşları çatıldı:

-Öyleya… Bizde bir sanatkâr, başka türlü akla gelir ve aranır mı?

-Fakat ben siz sadece hasta diye değil, İstiklâl Marşının bestesini nasıl hazırladığınızı öğrenmek için de aradım.

-Şimdiye kadar bunu merak eden ilk gazeteci siz oluyorsunuz. Bu yüzden çok memnunum.

Son derece samimi, konuşması arasında espriler yapmaktan hoşlanan, tez canlı bir hâli var.

-Sorun, dedi, söyliyeyim:

-İstiklâl Marşını kaç günde bestelediniz?

-Bir akşam Şişlideki evimde oturuyordum. Bir misafir geldi. Bu Maarif Vekâleti talim terbiye heyetinden muallim Haydar beydi. Oturduk içmeğe başladık, bu sırada çocuklarım Beraet, Vedit ve Ekrem de odada idiler. Haydar bey bana süvarilerin İzmire girişinden bahsediyordu. Çok heyecanlı idim. Tam bu sırada kapı çalındı bir misafir daha. Bu defaki misafir, İhsan beydi. Yine aynı mevzu üzerine konuşurken İhsan bey bir aralık cebinden bir kâğıt çıkararak şair Mehmet Akif’in yazdığı güfteyi okumağa başladı. Büsbütün heyecanlandım. Derhal kalktım, kemanıma sarıldım ve süvarilerin İzmir’e girişini ifade eden bir borazan sesi ile “Korkma sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak” ı çalmağa başladım. İşte İstiklâl Marşımızın başlangıcındaki o borazan sesi, süvarilerin İzmir’e girişini ifade eden bir melodidir. Marş ondan sonra gelir…

Ben anî bir ilhamla kalkıp marşı çalarken, Haydar ve İhsan beylerle çocuklarım, derin bir sükûnet içinde dinliyorlardı.

-Şair Mehmet Akif’i tanır mıydınız?

-Tanımıyordum ve ilk defa İstiklâl Marşı olarak yazdığı bu güftesi ile karşılaşıyordum.

-Besteyi nasıl tekemmül ettirdiniz?

-Misafirler gittikten sonra ben marşı tekrar çaldım ve notaya aldım. Refikam iyi piyano çalardı. Notayı onun önüne koyarak ben kemana geçtim, o piyanoya… Birlikte bir daha çaldık. Refikam:

-Zeki! Bu iyi bir şey oldu. Üzerine çalışılırsa daha iyi olur. dedi.

Bundan sonra marşın üzerine düştüm ve on günde tekemmül ettirerek bugünkü hale getirdim.

-Atatürk’ün yakın arkadaşlarından olduğunuzu duymuştum. Bu doğru mudur?

-Doğrudur. Hem de çok samimi arkadaştık.

-Marşın bestesini bitirdikten sonra onu Atatürk’e de çaldınız mı?

-Notayı ve plâğını gönderdim. Birkaç gün sonra eve bir polis gelerek bana bir mektup getirdi. Bu mektupla ben ve Muzikai Hümayun tam takım olarak Ankaraya davet olunuyorduk. Muzikai Hümayunu takımiyle İstanbuldan kaldırıp Ankaraya götüremezdim. Ankaraya ben gittim. Ertesi günü Atatürk tarafından kabul edildim. Yanında Latife hanım da vardı. Paşa, Muzikai Hümayunu niçin getirmediğimi sordu. “Getiririm. Fakat böyle acele olmazdı.” cevabını verdim. Uzatmıyayım, İstanbula dönerek adamlarıma hazır olmalarını tembih ettim. Onlar geleceklerine söz verdiler. Yanıma bir piyanist ve Muzikai Hümayunun kâtibini alarak tekrar Ankaraya gittim. Muzikai Hümayundan ayrılmama kızan son Halife Abdülmecidin “artık bandoyu istemiyorum.” demesi işimizi kolaylaştırdı ve Muzikai Hümayun Ankaraya geldi. Arkadaşları istasyonda heyecanla karşıladık. Muzikai Hümayunu Ankarada Osmanlı bankasının deposuna aldılar, bana da Nümune hastanesinde bir oda verdiler.

-İstiklâl Marşını bestelediğiniz için size kaç lira verildi?

-Beş yüz lira verildi. Fakat ben bu parayı Himayei Etfal Cemiyetine teberru ettim.

Ankaraya gitmesinden sonra musiki muallim mektebini kuran bestekâr Zeki Üngör’ün hayatından birkaç safhayı da yarın yine bu sütunlarda bulacaksınız.

Cemaleddin Bildik, Akşam, 9 Şubat 1952, s. 3 ve 7

AKİF Münakaşası mı? Yoksa…

Edebiyatın ve sanatın bayraklarını Akifin kemiklerine takarak sokak sokak dolaşmak...

"Düşünün bir, ya İstiklâl Marşı da olmasaydı?"

İstiklal Marşı: Derin Bir Millî Mutabakat Metni

Akif Öldü!.

Evet… Acı, fakat hakikat... Akif, Mehmet Akif öldü.

Milli marşları bile nasıl başlar: "Doçlan doçlan über al­les:' Yani bizim millet en üstündür dimeye getiriyor. Bir de bizi al.

Bu böyle de bunlar entipüften bir millet mi? Haşa. Bunlar tarihte zorlu dev­letler gurmuşlar, zorlu ordular gurmuşlar, zorlu sanayi gurmuşlar.

Mehmet Akif günleri

İstiklal Marşı dünyadaki milli marşların ekserilerinin aksine, sade bir üsluptan ve slogan halindeki deyişlerden çok dantel üsluplu bir felsefeyi aksettirir.

Günün düşünceleri...

Günün düşünceleri

Öz anası olanlara :

-Senin anan budur!

diye bir başka kadını;

Babası olanlara :

-Senin öz baban bu adamdır!

diyerek yabancı bir erkeği tanıtmağa uğraşan zavallı, gülünçtür de kendi öz inanı, kendi öz ülküsü, kendi öz rejimi ve kendi reyiyle başa geçmiş şefi bulunan bir millete yabancı bir inan, yad bir ülkü, özge bir rejim sunarak :